Söyleşi: Behçet Çelik



İlk kitabınız çıktığında yaklaşık bizim yaşlarımızdaydınız, kitabınızda kurgunun yanı sıra düşünce yazısının izlerini de görüyoruz. Her yazar gibi anlatmak istedikleriniz, biraz da anlayamadıklarınız ve konuşmak istedikleriniz var gibi, aklıma o yaşlarda yazarak kendi kafanızdaki soruları daha da berraklaştırmak ve onlara cevap aramak gibi bir isteğinizin olabileceği geldi.


Bu belki de biraz neden yazmayı istediğimle alakalı, bir edebiyat ürünü ortaya koyma, bir öykü kurma isteği mutlaka var ama bir şeyler söylemek ya da bir şeylere itiraz etmek isteği de var bunun yanında; o yaşların gerektirdiği. Haliyle belki sorduğunuz anlamda öykülerin denemeye yakınlaştığı bir durum olabilir. Yıllar sonra öyküleri okuduğumda, iç dökümüne de yakın olduklarını fark ettim. Bu biraz edebiyatı az bilmekten, biraz da gençliğin getirdiği anlatma iştahı, “söyleyeceğim şeyler var, bunları söylemeliyim” hissinin önünü alamamak. İlk kitabımda, yaşım on yedi iken yazdığım bir öyküm de var mesela, o öykü deneme adı altında bir yerlerde yayımlansa insanların çok da itiraz etmeyecekleri türden bir metin. İlk kitabım ağırlıklı olarak benim üniversite yıllarımda yazdığım öykülerden oluşuyor. Haliyle, o zamanki çeşitli acemilikler, ruh halim, ilgi alanlarım hikâyelere yansımıştır.


87-95 yılları arasında yazdıklarınızı Yazyalnızı ve İki Deli Derviş kitaplarınızda topluyorsunuz fakat bunlardan sonraki kitabınız 2002 yılında çıkıyor. Bu sürede kurgu yazmaya ara mı verdiniz yoksa öykülerinizi bir araya getirmeniz mi uzun sürdü?


O dönem, üniversitenin bitmesiyle çalışma hayatına geçtiğim dönem. Dolayısıyla benim gündelik hayatımın değiştiği, başka bir faza geçtiğim bir dönem. Birincisi, bu iş hayatı durumu benim üniversite yıllarındaki kadar yazmamın ve okumamın önünde bir engeldi. Bundan da öte biz 1991-1993 yılları arasında Yazılı Günler adında bir edebiyat dergisi yayımlamıştık. 1993 yılında Yazılı Günler’i kapattıktan sonra bu edebiyat dünyasına karşı bir küskünlük, kırılma da yarattı belki. Bir de bu tarih benim avukatlığa başlamamın da ilk yılına tekabül ediyor. Bu geçiş dönemi edebiyattan tamamen uzağa düşme riskini de barındırıyordu fakat ben özellikle okumaktan uzak durmadım. Yazmıyor, yazamıyordum fakat bir şekilde okumayı sürdürdüm ve yine zaten benim edebiyatla yakın ilişkiye girmem, yoğun şekilde çalışmam bir başka edebiyat dergisiyle ilişkilenmem sonucu oldu. Dolayısıyla o boşluk çok bilinçli bir boşluk değildi. Sonrasında fark ettim, bu 5-6 yıllık boşlukta tanıdığım yeni öykücülerin, yeni usta yazarların katkısıyla biraz daha farklı öyküler yazmaya başlamışım. Üçüncü kitap, ilk iki kitaptan biraz daha farklıysa, bu benim 5-6 yıllık boşluktaki okumalarımın katkısıyla olmuştur.


Tekrar bir dergiyle ilişkilendiğinizden bahsettiniz. İlk dergi sanırım Varlık dergisi.


Yok. İlk öyküm Varlık’ta yayımlandı ama asıl bir dergiyle ilişkilenmem Yazılı Günler ile olmuştur. O derginin yazı kurulunun en genç üyesiydim ben. 22 yaşındaydım. Benden 10-15 yaş büyük, yani bizden bir önceki kuşak edebiyatçıların olduğu bir dergiydi. Çok şey öğrendim o dergiyi çıkartırken. Bir edebiyat dergisinin mutfağında olmanın zorluklarını da, hoş yanlarını da yaşadım. 1997 yılından sonra Virgül dergisi yayımlanmaya başladı. Virgül dergisine bir gün bir çevirimi götürdüm. Çevirinin yanı sıra neler yaptığımı sordular. Arada yazı da yazarım deyince, o zaman bize de yazar mısın dediler. Böylece ben tek tük oraya yazmaya başladım. Böyle bir ilişki kurmuştum o dergiyle. Virgül, bir kitap ve eleştiri dergisiydi; kurmaca yayımlamıyordu. Yine de Virgül ile bu tarz bir ilişkiye girmek benim kitaplarla ve yayın dünyasıyla ilişkimi sıcak tutmama sebep oldu. Bu da yeniden öykü yazdığım bir dönemin başlamasını sağladı.


Düğün Birahanesi kitabınızdaki “Ötedeki” öykünüz novelette diyebileceğimiz kıvamda. Ayrıca bir öyküdeki ana karakteri diğer öykülerde de yan karakter olarak görmeye devam ediyoruz. Bunları, sonradan yazmış olduğunuz romanlarınıza hazırlık olarak değerlendirebilir miyiz?


“Ötedeki”ni yazarken bir gün bir roman yazarım, ona antrenman olsun diye yazmadım ama bu tespitinizin çok benzerini bir edebiyat eleştirmeni de yaptı. Ben o uzun öyküyü okuduğum zaman bir roman da yazabileceğini ya da yazacağını anlamıştım gibi bir şey söylemişti. O yıllarda bir romana kalkışıp sürdürememiştim. 30-40 sayfa yazdıktan sonra, “Yok roman henüz benim harcım değil,” demiştim. “Ötedeki”nde ben başka bir şey denedim, yani denemek istedim. O hikâye bölüm bölümdür, her hikâye kendi içerisinde bağımsız bir hikâye gibi de olabilsin istedim ama sonra fark ettim ki bunu tam olarak yapamamışım. Üçüncü bölümün anlaşılabilmesi için ister istemez birinci ve ikinci bölümlerin okunmuş olması gerekiyordu. Böyle olunca ben bunları ayrı ayrı değil de rakamlarla ayırıp bir uzun öykü şeklinde yayımlamayı tasarladım. Hikâyelerdeki kahramanların diğer hikâyelerde yan kahramanlar olması da çok net değil aslında ama belli bir kuşağı, belli bir yaş grubunu, benzer düşüncedeki insanları farklı hikâyelerle yazınca öykünün kahramanları arasında bir şekilde bir arkadaşlık, akrabalık varmış hissi doğdu sanırım. Öyküleri yazdıktan sonra da bir parça bu hissiyatı kuvvetlendirmek için ufak değişiklikler de yaptım.


Kurgu yazmanızın yanı sıra çağdaş edebiyatımızın ürünlerini, günümüz yazarlarını takip ediyor ve onlar üzerine de yazıyorsunuz. Ben açıkçası bugünkü edebiyatımızın oldukça çok sesli olduğunu düşünüyorum. Sizin yazar olmanızın yanı sıra iyi de bir okur olarak günümüz edebiyatı hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?


Her türlü çeşitlilik bir zenginliktir ve 2000 sonrası edebiyatının ayırt edici özelliğinin bu çeşitlilik olduğunu düşünüyorum. Bu bir etkileşim de sağlıyor. Eskiden genellikle belli dergilerde belli tarz öyküler, öbür dergilerde öbür tarz öyküler yayımlanırdı. Şimdi bir çeşitlilik var dergilerde yayımlanan ürünlerde, bunun yanı sıra yazarlarda kendi tarzlarına kıskançlıkla bağlı kalma da yok. Mesela üst kurmaca tarzında yazmış bir öykücü, bir zaman sonra çok minimalist öykülerden oluşan kitap da hazırlayabiliyor, ya da tersi de mümkün. Bizde ve bizden sonraki kuşakta olumlu gördüğüm bir yan da yazarların birbirini takip etmesi. Takip ettiklerini birbirleri hakkında yazdıkları yazılardan görüyoruz ya da kimi etkileşimleri eserleri üzerinden takip etmek de mümkün. Farklı bileşimler ve sentezler de çıkıyor, çıkacak diye umut da ediyorum. Bence bu çeşitlilik olumlu bir şey.


Mesela, hiç tanımadığınız genç bir öykücünün kitabını aldığınızda bir yere kadar okuyup, sonunu bitirmek zorunda değilim gibi bir durumunuz oluyor mu? Mesela ben en azından yetkin bir insan olmadığım için sonuna kadar her kitabı okumaya çalışıyorum. Acaba bir şey çıkar mı diye.


Tabii, çok kitabı yarım bırakmışımdır. Bu illa genç bir yazar olması lazım değil bazen herkesin çok ayıldığı bayıldığı kimi yazarları da, “Buna bu zamanı ayıracağıma benim okuyacağım başka şeyler var,” deyip bıraktığım oluyor. Ama öğrencilik yıllarımda kendimi kitabı bitirmeye daha mecbur hissederdim, özellikle de bir yazar hakkında yazı yazmak istemişsem. Diyelim ki Memduh Şevket Esendal ile ilgili bir yazı yazmak istiyorum. Bulabildiğim bütün kitaplarını okuduktan sonra yazmaya başlıyordum. Başta böyle bir amaç koyunca insan zaten okumak zorunda hissediyor bütününü, ama keyif için okuyorsam, kitap da beni açmamışsa belki “Bu kitabı okumamın zamanı şimdi değildir,” deyip bırakmışımdır, ama 3-4 yıl sonra tekrar elime geldiğinde bu sefer çok severek okuduğum olmuştur. İnsan kendini rahat bırakmalı ama dediğim gibi bir çalışmanın parçasıysa zaten okuyup bitirmek doğal olarak o uğraşın zorunluluğudur.


Kitaplarınızın giriş bölümlerinde ya da eserin içinde Edip Cansever’den alıntılara sıkça rastlıyoruz. Buradan Edip Cansever‘in sizde özel bir yerinin olduğunu anlıyoruz. Bize biraz bundan bahseder misiniz?


Ne kadar bahsedilebileceğim bir konudur Edip Cansever ve onun şiiri hakkında neler söyleyebilirim, bilemiyorum ama gerçekten beni en çok etkilemiş birkaç şairden biridir. Kitaplarda bölüm aralarında, bazen o bölümü uzaktan tanımlayabileceğini umduğum dizeleri epigraf gibi koyduğum oluyor. Bu durum belki Edip Cansever‘in şiirlerindeki bir damar bana yakın geldiği içindir. Belki benim dünyaya, insana, kendime bakışımda onun şiirinden etkilenmiş olmamın getirdiği doğal bir durumdur bu. Edip Cansever o anlamda benim için çok önemli bir şairdir ve buraya epigraf olarak hangi şiiri koysam diye düşündüğümde aklıma ilk onun dizeleri geliyor. Belki onun sonucudur bu.


Ateşe Atılmış Bir Çiçek adlı bir deneme kitabınız var. O kitapta Türk edebiyatının önemli isimlerine dair yazılarınızı görüyoruz. Bu isimlerin yeteri kadar incelenmediğini, anlaşılmadığını düşündüğünüz için ve eleştiri konusunda eksiklik gördüğünüzden mi bunları kaleme aldınız? Edebiyatımızdaki eleştiri yazınına nasıl bakıyorsunuz?


Bu kitap bir derleme. Benim yıllar içerisinde yazdığım yazılardan bir araya getirdiğim bir kitap oldu. Az önce bahsettiğim gibi Yazılı Günler‘i çıkartırken çeşitli yazarlar üzerine yazılar yazdım. Edebiyat dergisi yayımlamak aynı zamanda bir okuldur, böyle olması iyidir. Yazılı Günler‘de yayımladığım yazıları bu kitaba almadım ama daha sonraki yıllarda o yazarlarla ilgili başka yazılar yazdım, onlar var kitapta. Bu yazıların çoğu daha önce bir dergide yayımlanmıştır ya da derleme kitaplarda yayımlanmıştır. Virgül‘de yahut bazı kitap eklerinde çıkmış yazılar da var. Yazılı Günler‘i zikretmemin sebebi şu; biz orada özellikle unutulmuş, pek gündeme getirilmeyen yazarları, gündeme getirelim istemiştik. Osman Cemal Kaygılı‘yla ilgili özel bir dosya yapmıştık mesela. Esendal da çok konuşulan bir yazar değildi, onunla da ilgili bir yazı yazmıştım. Daha sonra Sadri Ertem‘le ilgili dosya yapmıştık. 1990’larda yayın dünyasında bir genişleme oldu. Büyük yayınevleri artık baskısı kalmamış kitapları yeniden yayımlamaya ya da bazı yazarların toplu eserlerini yayımlamaya başladılar. Bu durum hem o kitaplara ulaşmamı kolaylaştırdı hem de onları okuyup öğrenmeme sebep oldu. O dönemde yazdığım yazılarda da böyle bir yan vardı. Osman Cemal 90’larda yeni baskı yapınca onunla ilgili bir yazı yazma ihtiyacı duyup, onun kitaplarını tekrar okuduktan sonra kitaptaki yazıyı yazmıştım. Türkçe edebiyatın belli başlı yazarlarını öğrenmek istediğim için de o yazıları yazıyordum. Yazı yazmak için bir yazara yoğunlaşmak aynı zamanda bana bir şey öğretiyordu. Diyelim ki, Hulki Aktunç‘un bütün kitaplarını okumamıştım ama Hulki Aktunç‘un bütün eserleri iki cilt halinde yayımlandığında dedim ki: “Şu kitabın tamamını okuyayım ve Hulki Aktunç‘la alakalı bir yazı yazmaya çalışayım.” Bir yazı ortaya çıkarsa o yazı yayımlanır hem de ben Hulki Aktunç‘u öğrenmiş olurum. Bu şekilde yaklaşık 20 yıl içerisinde yazılanlardan oluşan bir kitaptır Ateşe Atılmış Bir Çiçek.


Onları bir kitap haline getirmiş olmanız bir yerde o yazıların ve o insanların kalıcılığını etkileyecek bir şey sanırım. Bu kitapla aynı zamanda o insanlara olan vefamı gösterdim diyebilir misiniz?


Tabii. Onlardan çok şey öğrendim. Başkaları da onlardan bir şeyler öğrenebilsin istedim. Kitabın sunuşunda da bunu ifade etmeye çalışmıştım. Ben bu kitabı böyle gördüm, bak böyle bir yazar var insanlar haberdar olsun, edebiyatta böyle bir damar var bu görülsün istedim. Vefamı da göstermeye çalıştım ama bu tarz kitaplar çok gündeme gelmiyor ve çok okurunu bulmuyor. O yüzden de umarım dediğiniz gibi olur diyorum. En azından onları kitaplaştırmış olmak dergilerde kalmış yazıları derli toplu bir şekilde bulma imkânı sağlayacaktır, diye umuyorum.


Peki acaba Türk edebiyatındaki eleştiri ve inceleme yazıları konusundaki esas sorun okur sorunu mu sizce?


Sadece okuru suçlamak doğru olmaz. Sonuçta okur kendisine sunulanları alıp okuyor. Burada son yıllarda şöyle bir mesele var; kitapların satışı kitapların değerinin önüne geçmiş durumda. İktisat terminolojisiyle konuşursak değişim değeri kullanım değerinin önünde. Bu da ister istemez yayıncıların daha çok satabilecekleri kitaplara yönelmelerine sebep oluyor. Böyle bir çeşitlilik karşılığında okur da onların arasından kitap seçmek durumunda. Yani bir okur meselesi değil başka bir mesele. Yayımlanan kitapların eleştirel bir süzgeçten geçmemesinin sebebi de yayınevlerinin kendilerini çok sık ve çok sayıda kitap yayımlamak zorunluluğunda hissetmeleri. Bağımsız eleştiri dergilerinin yokluğu da piyasa koşullarıyla ilgili. Bu tip dergilerin okuru olmaması nedeniyle bu tip dergilerin dolaşıma girmesi de mümkün olmuyor. Böyle birbirini koşullayan farklı etmenler var. Ama okura yüklenmenin bir anlamı yok çünkü okur kendine sunulanlar arasından seçim yapıyor.


Son kitabınıza kadarki öykülerinizi okurken Behçet Çelik’i hissedebiliyoruz fakat Kaldığımız Yer’de bu durum biraz daha farklı. Anlatmak istediklerinizi karakterlere ve olaylara daha fazla yedirerek ifade ediyorsunuz. Diğer öykü kitaplarınızı okurken sizi düşünsel anlamda hissedebiliyordum ama Kaldığımız Yer’de karakterlerle baş başa gibiyiz. Kaldığımız Yer için yazınınızda bir değişmenin başlangıcı diyebilir miyiz?


Bir fark varsa belki bu Kaldığımız Yer’in özellikle ilk bölümündeki öykülerin daha toplumsal meselelere, siyasal konulara değiyor olmasıdır. Orada belki anlatıcıyla yazarın ne kadar örtüşüp örtüşmediği meselesi biraz daha geride kaldığı için öyle algılanıyor olabilir. Siz bu görüşteyseniz benim buna böyledir ya da değildir deme şansım yok. Kaldığımız Yer benim son 5 yıl içerisinde yazdığım öykülerden oluşuyor. Bir önceki öykü derlemelerimden ne kadar farklı olup olmadığını benim tahlil edip buna ilişkin şeyler söylemem bana doğru gelmiyor. Bu daha çok okuyan kişinin tespit edeceği bir şey. Biraz daha değişik bir öykü tarzında yazmışım gibi geliyor bana da, ama bunun neye karşılık geldiğini söylemek bana düşmez, kaldı ki nesnel biçimde bakıp değerlendirmem de mümkün değil. Benim sormam gerekir belki de: “Kitabın ikinci bölümündeki öykülerde de böyle bir şey görüyor musunuz”, diye. Sonda daha kısa öyküler var. Ama mesela orada da önceki öykülerimden daha da başka bir yan varmış gibi geliyor bana ama bir yazarın kendi eseriyle ilgili objektif bir değerlendirme yapması bana çok mümkün görünmüyor. O yüzden siz eğer böyle görmüşseniz böyledir. Ama ben çok bilinçli bir şekilde, mesela eskisi gibi öykü yazmayacağım diyerek başka tarzda bir şeyler yazmaya çalışmıyorum. Yazmaya oturduğumda bende yazma duygusu uyandırmış bir görüntü, bir vesile üzerinden yazmaya başlıyorum. Burada öncekinin benzeri oldu ya da olmadı, konusunu öyküyü bitirdikten sonra ancak tahlil edebiliyorum. Belki şöyle bir fark var yine de. O siyasi toplumsal göndermesi olan öykülerin bir kısmı belli kitaplar için yazdığım öyküler. Mesela Murathan Mungan’ın derlediği Bir Dersim Hikâyesi ya da Merhaba Asker için yazdığım ya da Neslihan Önderoğlu’nun derlediği, kayıp öykülerinden oluşan Burada Böyle Biri Yok için yazdığım öyküler. Bunlar bu konuda yazar mısın sorusu üzerine yazdığım öyküler. Belki böyle bir sebeple yazılmış olmaları onları biraz daha farklı kılmış olabilir.


Öykülerinizde kahramanlarınız taraflı bir şekilde politik değil fakat anlatılarınızı sosyal meselelerden ayırmak da pek mümkün değil. Toplumu, bireyi konuşturma yoluyla dillendiriyorsunuz. Sanırım biraz önce bahsettiklerinizle anlamlandırabiliriz bunu.


Bizim bazı bireysel sıkıntılarımız var ama aslında bu sıkıntılarımızın toplumsallıkla bir şekilde ilgisi var. Dolayısıyla bu toplumsal arka planı ne düzeyde ya da ne yoğunlukta ifade edebiliriz meselesi, edebiyatı bunun içerisinde ne kadar tartışabiliriz meselesi benim öteden beri zihnimi meşgul ediyor. Ama can sıkıntısını anlattığımızda bu can sıkıntısı bile dışarıdaki hayatın bize çok fazla bir şey sunmaması, belki de bize sunulan hayatın aslında bizim doğamıza uygun olmamasıyla ilintili. Dolayısıyla toplumsallıktan yalıtık değil. Türkçe edebiyatın usta yazarlarına baktığımızda onların eserlerinde de bunu görürüz. Tomris Uyar’ın öykülerinde, Hulki Aktunç’ta, Necati Tosuner’de... Bunlar zaman zaman bunalım edebiyatı yapmış olmakla suçlansalar bile aradan biraz zaman geçtikten sonra baktığımızda bu usta yazarların öykülerinde de aslında toplumsal mesele ile bireysel meselenin nasıl üst üste geldiği ortaya çıkıyor. Dünyaya da böyle baktığım için, haliyle bu yazdıklarıma da yansıyordur.


Geçmişi öykülerinizde romantik bir şekilde işlemiyorsunuz. Karakterlerin sığınabileceği bir liman değil geçmiş, hatta bir liman bile değil. Karakterleriniz post-modern durum altında eziliyor ve onların yersiz yurtsuzluğunu ve iletişimsizliğini bize ağır bir şekilde hissettiriyorsunuz. Bunu yaparken geçmişi sıradandan oldukça farklı kullanıyorsunuz. Bir yazar olarak geçmiş size ne ifade ediyor?


Zor bir soru. Sonuçta bir insanın geçmişi onu kendisi yapan etmenlerin bütünüdür. Dolayısıyla kendinizden hoşnutsanız geçmişinizden de hoşnutsunuzdur. Geçmişte elbette çok güzel ve çok hoş hatırlanacak şeyler var ama canımızı sıkacak şeyler de var. Geçmişi edebiyatı besleyen bir damar, bir mesele olarak gördüğümü söyleyebilirim. Çünkü ister istemez biz bugünkü durumumuzu, hoşnutluğumuzu, hoşnutsuzluğumuzu tartarken bunları geçmişle kıyaslarız. Geçmişte bize çok haz vermiş, bizi mutlu etmiş birtakım şeyler bugün elimizde olmadığı için canımız sıkılır ama onu artık elde edemeyeceğimizi de biliriz çünkü biz de artık aynı kişi değilizdir. Biz de değişmişizdir. İnsanı mesele olarak ele aldığınızda, insanın karanlıkta kalmış yanlarını araştırmaya kalktığınızda, ister istemez, bunların geçmişle, aynı şekilde gelecekle de ve genel olarak zamanla bir bağı, bir meselesi olduğunu görüyorsunuz. Zamanla ilgili meselede de geçmişi tartışmak kaçınılmaz oluyor. Ama ben geçmişi şöyle görüyorum: Benim geçmişim beni ben yapan şeylerin bütünü. Bunun içerisinde bugün benim canımı sıkan şeyler de var, beni mutlu eden de. O benim şimdimi ister istemez etkiliyor. Ama benim şimdiki halim de geçmişe bakışımı etkiliyor. Keyfimin kaçık olduğu bir anda benim geçmişe bakışımla, keyifli olduğum bir andaki geçmişe bakışım da bir değil. Geçmişe böyle bir bakış ister istemez yazarken de gündeme geliyor. Bir de şu var: bir önceki soruda değindiğim gibi, bireyselle toplumsalın kesiştiği noktanın peşinden giderken de geçmiş meselesini, geçmişte bireyselle toplumsalın nasıl kesiştiği noktasından da ele almak gerekiyor.


“Gecede Tuhaf Gölge” öykünüzde karakter, insanların sürekli şikâyet etmesinden, tüm kötülüklerin sorumluğunu başkalarında görmelerinden ve kendilerini bir bebek kadar masum sanmalarından ciddi derecede rahatsız. Onlara tavır almış bir vaziyette onların karşısında duruyor. Peki, karakterin bu durum içerisinde yeri nedir diye merak etmiştim.


Karakter herhalde dışarıdakilerin sürekli şikâyet etmesinden şikâyet ettiği için aslında dışarıdakilerden çok farklı bir yerde değil. Belki o an çevresindekilerden bir parça daha farkındalıklı. Ama o farkındalığı onu öbürlerinden çok da ayrı tutmuyor. Belki problemi de bu. Onlardan biri değilmiş gibi görmek ama aynı anda onlardan biri gibi görmek. Dolayısıyla yersizlik yurtsuzluk duygusunun katmerlenmiş bir hali gibi belki de.


Hermann Hesse’in Bozkırkurdu’ndaki durum gibi aslında.


Böyle bir karşılaştırma bana büyük iltifat olur. Başka öykülerdeki karakterlerde, kahramanlarda da böyle bir yan var gibi geliyor bana.


Evet, başka öykülerde de hissediyor ve görüyoruz bunu ama bu öyküdeki o sahnede karakterin şikâyet tavrı ciddi olarak hissediliyor.


Şikâyet etme ama o şikâyet etme sırasında da bir anlama. Onlardan biri olduğu için içeriden anlıyor ama onlardan olmadığı için dışarıdan da görüyor. Böyle bir karambol hali var. Bu hal de bana edebiyatta üzerine gidip didiklenebilecek bir hal gibi geliyor. Zaten günlük hayattan bu gibi enstantaneler bana öteden beri üzerinde yazma konusunda cazip gelmiştir. O öyküde de böyle bir izlek üzerinden onu yazdım desem yanlış olmaz herhalde.


Kitaplarınızda arka plan olarak belirli bir mekân bulunmuyor. Mekânları isim vererek ve belirterek anlatmıyorsunuz. Edebiyat ve bir şehri yazmak, mekânları ve şehri korumak için önemlidir. Ama sizin kitaplarınızda bunu görmüyoruz. Diğer bir yandan Adana ile ilgili yaptığınız Adana’ya Kar Yağmış çalışması var.


İsimsiz bir mekândan yazmayı önemsiyorum. Ama bilen birisi çok rahatlıkla bu anlattığın yer Kadıköy çarşı diyebiliyor. Ya da birisi “Moda’daki çay bahçelerinde geçiyor bu öykü değil mi?” diyor. Ama aynı mekân için bir başkası: ”Ben orada Cihangir’i gördüm,” diyor. Bir başkası belki İzmir’i görüyor. Herkes Kadar yayımlandığında onu okuyan bir arkadaşım Ankara Hukuk’tan mı mezunsun demişti. Çünkü o hikâyelerde Ankara’yı görmüş. Hâlbuki o kitapta ben daha çok Kadıköy’ü yazmıştım, daha doğrusu mekânlar Kadıköy’den mekânlardı. İşte, bu olabilsin diye, “Öykü kahramanı o gün Kadıköy sokaklarından geçiyordu,” gibi bir şey yazmak yerine “Sokaklardan geçiyordu,” demeyi yeğliyorum. Bir de hayatlarımız birbirine benziyor. Yani Ankara’daki ile İzmir’deki, Adana’daki çok farklı şeyler yapmıyor. Edebiyatı bir mekânı bir şehri korumak için araç kılmak da bana çok doğru gelmiyor. Özel olarak bu amaçla bir şey yapılırsa olur. Adana’ya Kar Yağmış kitabı benim yapmak istediğim bir kitap değildi. Bana teklif edilen bir kitaptı. İletişim Yayınları’nın Memleket Kitapları dizisinde Adana ile ilgili böyle bir kitap yapar mısın diye bana teklif geldi. Kabul ettim. 20-22 yazarlı bir kitaptır o. Benim bir sunuş yazım bir de başka bir yazım var. Doğup büyüdüğüm şehre de bir vefa borcum vardı. Bunu öykülerde çok anlatmamıştım. O teklifi ikiletmeden kabul etmem biraz da doğup büyüdüğüm şehre borcumu ben de bu şekilde ödeyeyim diyedir. Mekân isimlerini belirtmeyi sevmiyorum ama bunun yapıldığı eserleri okumayı severim. Onu da ekleyeyim. Diyelim ki benim bildiğim bir sokağın ve muhitin adının verilerek anlatıldığı bir öykü, bir roman okumayı severim, ama ben öyle yazmayı çok yeğlemiyorum.


Öykü olan “Kaldığımız Yer”in farklı bir hikâyesi var sanırım. Bize anlatabilir misiniz?


Evet, onun farklı bir hikâyesi var. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi’nin bir projesi vardı. Yazarlara yaşanmış insan hakları ihlalleri dosyaları gönderip, yazarlardan oradan bir tane seçip öyküleştirmeleri isteniyordu. Bana gönderdikleri 4-5 başvuru belgesinden bir tanesinde anlatılanlar buradan bir öykü yazabilirim hissi uyandırdı. Ama o öyküdeki sadece 4-5 cümle ya da sadece bir nokta o başvuruyla örtüşür. Böyle bir insan hakkı ihlali var bilinsin diye yazmak istemedim. Böyle bir insan hakkı ihlali insanların ruhsallığında nasıl bir yara açar, yakın iki amcaoğlunun arasında nasıl bir uçuruma yol açar ve bu kişilerde nasıl manevi bir yara yaratır noktasından baktım. Hukukun, mahkemelerin, siyasetin ilgilenmediği yanına odaklandım o insan hakkı ihlalinin. Edebiyatın daha çok bu yanla ilgilenmesini istiyorum. Kitap olan Kaldığımız Yer’deki daha tarihsel siyasi göndermesi olan öykülerde de vurgulamak istediğim işin bu yönü oldu. Zaten biliniyor ya da bilinmiyorsa da ben bunu yazdım diye bilinecek değil. Evet, Dersim’de katliam oldu, 1915’te sayısız insan öldürüldü, katledildi, soykırım oldu ama bu başka insanları nasıl etkiledi? Manevi olarak, ruhsal olarak nasıl etkiledi? Edebiyat buradan bakmalı deyip öyküleri bu şekilde yazmaya çalıştım.


Öykü ve kitap arasında isim yönünden bir ilişki var mı peki?


Aslında ben son öykü kitabıma isim bulmakta zorlandım. Sonra bir gün bu öykü aklıma geldi. Ama “Kaldığımız Yer” öyküsüne bir gönderme yok. Kitaba Kaldığımız Yer ismini koymamın sebebi şu: Geçmiş soruyla da ilgili biraz. Biz bir yerde takılıp kalkma durumundayız. Yüzleşmediğimiz, hesabını sormadığımız bir şeylerin üzerinde durmadan geçiyoruz ama geçemiyoruz da, orda kalmış oluyoruz aslında. Yani kaldığımız bir yer var geçmişimizde. Bu siyasal toplumsal olarak da böyle, bireysel olarak da. 45-50 yaşınıza gelirsiniz ama ilk gençlik yıllarınızdaki bir meseleyi kendi içinizde çözmemişseniz bu aslında sizinle beraber gelmiştir. Ya da siz orada kalmışsınızdır. Kitaba Kaldığımız Yer adını koymamın sebebi, öykülerin büyük bölümünde toplumsal ya da bireysel olarak takılıp kaldığımız noktaları, yerleri anlatmaya çalıştığımı düşünmem.



Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Sekteryen Kısa Tarihi

bir ayva düştü, okundan vurulmuş delinmiş, düştü. kral bacak arasından güldü okundan, kendi okundan. ava gitmiş bir kral mağrurluk da avlar getirir, o da, kepaze ettiği tabaklarda bir ayva istedi. bun

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon