Açık Cumhuriyet Ameliyatı

1 saat 27 dakika. Dışarıdan küçük bir telefon kulübesiyken içine girdiğinizde kocaman bir zaman makinesiyle karşılaştığınız, aslında ne kadar büyük olduğu içine girilmedikçe de anlaşılmayan 1 saat 27 dakika. Ölmeye Yatmak, TARDIS etkisi yaratan bir roman. TARDIS, BBC yapımı bir İngiliz bilim kurgu dizisi olan Doctor Who’daki başkarakterin kullandığı bir zaman makinesi. Dizide Doktor olarak geçen karakter bir zaman lordu ve bilinci olan bir zaman makinesiyle evrende zamanlar arasında dolaşıyor. Bu sırada da bulunduğu zamandaki problemleri çözüp, zamana müdahale edilmesini engelliyor. Adalet Ağaoğlu da bu romanıyla bir TARDIS yaratmış ve onu Aysel’e emanet etmiştir.


Adalet Ağaoğlu’nun Dar Zamanlar adlı üçlemesinin ilk kitabı Ölmeye Yatmak, Aysel isimli başkarakterin bir otel odasında çırılçıplak kalıp, karanlıkta yatağa girerek ölmeye yatmasıyla başlıyor ve geçen 1 saat 27 dakikaya birkaç ömürlük anı sığdırıyor. Üçlemenin devamıyla ve yazdığı diğer romanları ile ‘’anların uzun soluklu yazarı’’ unvanını almış Ağaoğlu, ölmeye yatmış bir kadın aracılığıyla bizi cumhuriyet devrimlerinden 68 kuşağı çocuklarına kadar uzanan bir yolculuğa çıkarıyor. Bu yolculukta sadece Aysel’in değil, ailesinin ve arkadaşlarının da anlar toplamına tanıklık ediyoruz. Tüm bu anların oluşturduğu resim bizi tek bir ana götürüyor dersek yanılmış olmayız. Zira Aysel’i o otel odasına götürüp, kapkaranlık bir odada çırılçıplak yatmış halde ölmeyi beklemeye götüren yolculuk sadece Aysel’i bilmekle, sadece Aysel’i yaşamakla anlaşılacak bir yolculuk değil. Aysel’i anlamak babasını anlamak, annesini anlamak, abisini anlamak, okul arkadaşları Aydın’ı, Ali’yi, Ertürk’ü, Behire’yi, kocası Ömer’i, öğrencisi Engin’i anlamak demek. Ama roman Aysel ile birlikte, Ağaoğlu’nun kendi deyimiyle “cumhuriyeti ameliyata yatırmak” demek (Ağaoğlu, 2000). Bu yüzden Aysel’i anlamak, cumhuriyet devrimleriyle büyük ülkülerle büyümüş bir kız çocuğunu anlamak demek. Bu kız çocuğu devrimlere rağmen tutuculuğunu bırakmamış bir aile içinde büyük ülküleri için okumaya çalışmış. Devamında eğitim alanında kendini kanıtlamış sosyoloji doçenti olmuş ve kendisi gibi eğitimli biriyle evlenmiş. Fakat cumhuriyet ile gelenek arasına sıkıştırılmış, özgürlüğünü öğrencisinin altına yatarak kazanmaya çalışan bir kadın da aynı zamanda. Aysel’i anlamak önce tüm bu geçmişi anlamak demek. Bu geçmişi anlamaya çalışırken de sadece Aysel ile sınırlı kalmamak gerekiyor. ‘Modern Aydın’ı anlarken zanaatçı elleriyle şiir okuyan, devrim hayalleri kuran Ali’yi de dinlemek gerekiyor. Ya da Selma’nın sanatçı olup yaşadığı bohem hayatı izlerken, Behire’nin düzene duyduğu saygıyı, bağlılığı da görmek gerekiyor. Ülkesini kurtarmak için elinden geleni yapan bir babanın ahlak anlayışlarına ters yeniliklere adapte olamayışını, çocukları arasında kalmış bir anneyi, ülkücü bir ağabeyi ve uzun yıllar medeniyet ülküsü ile eğitimi için büyük çaba veren Aysel’i tanımak gerekiyor.


An dediğimde kafanızda oluşan bir dakika ya da on dakika mıdır bilmem ama Ağaoğlu an dediğinde koca bir geçmiş, şimdi ve gelecekten bahsettiğinin farkında ve bize de bu kitapla aynı farkındalığı yaşatmak istiyor. Başkarakterimiz sosyoloji doçenti Aysel’in okul müsameresiyle başlayan ölmeye yatma anı öğrencisinden hamile kaldığını öğrenmesine, geleceğiyle yüzleşmesine kadar devam ediyor.


Peki, Aysel’i o otel odasına götürecek kadar yalnızlaştıran, yabancılaştıran neydi? Aysel muhafazakâr bir aileden geliyor, daha doğrusu o zamanlarda Anadolu’daki aileler nasılsa öyle bir aileden. Aysel’in ailesi gibi ailelerin geldikleri bir gelenek, örf ve adet vardı. Kadın olsun erkek olsun herkes ne yapması gerektiğini, ailede nasıl bir rol alacağını bu örflere göre öğrenirdi. Aysel tam da böyle bir ailede, böyle ailelerin değiştirilmeye çalışıldığı bir vakitte dünyaya gelmiş, okula başlamıştı. Romanın okul müsameresinin anlatıldığı kısmında Avrupai olmayan ailesi ve cumhuriyet ülküsüyle yola çıkmış Dündar Öğretmen arasında kaldığı gün barizdi Aysel’in yıllarca bu arada kalmışlıktan kurtulamayacağı. Dündar Öğretmen, polka oynasınlar, erkek arkadaşlarıyla el ele tutuşsunlar, aydınlık geleceğimize ışık tutsunlar istemişti. Onlar için bir piyes yazmış ve hepsine birer meslek, aslında birer gelecek biçmişti. Piyeste bir memuru oynayan Aysel, kendisine bir boy büyük bu rolü oynayabilmek için annesinin çabalarıyla rolü gibi kendisine büyük elbiseler bulmuş, içine pamuk tıkıştırılmış bir ayakkabıyla sahneye çıkmıştı. Annesinin desteği de babası kızınca sona ermiş, müsamereye saçını ördüremeden gelmişti. Bu durumu öğretmenine açıklarken yaşadığı mahcubiyet onun küçük duygularını da kızıştırmış ama geldiği aileyi tekrar hatırlamasına yol açmıştı. Ayrıca müsamere sırasında Aydın’ın yanağına kondurduğu öpücükle, oynadığı rolle yaşadığı utanç bundan daha da fazla etki bırakmış, ailesinin orada olup onu izlemiyor oluşuna sevinmesine sebep olmuştu. Cumhuriyet uğruna böyle bir müsamereyi kabul etmiş, kızlarının katılmasına izin vermiş, üstüne bir de okula izlemeye gelmiş ailelerin de bu durumlarla karşı karşıya kaldığında Aysel’den daha az utandığı söylenemez. Kızların erkeklerle el ele tutuştuğu oyunlarda babaların öksürmeleri, annelerin gözlerini kaçırışları devletlerini milletlerini seven ve onun için savaşan insanların bu yeni duruma alışmakta ömürleri boyunca zorlanacaklarının en belirgin özelliğiydi (Ayaz, 2009).


Öğretmeni ailesini ikna edip ortaokula gittiğinde, okul için akrabalarında kaldığında daha sonra ailesi yanına taşındığında da aynı durum devam etti. Aydın’ın müsamerede yanağına kondurduğu öpücüğün utancını hep içinde taşıyan Aysel, zamanla o öpücüğün çok da utanılacak bir şey olmadığını düşünmek istedi ama içine yerleşmiş gelenek buna hiçbir zaman izin vermedi. Aydın’a daha sonra da izin vermedi. Belki de Engin’le yaşadıklarına kadar hiçbir zaman izin vermedi. Engin’in altına yatışını, özgürlüğünü kazandığı an olarak adlandıran Aysel, kime hangi özgürlüğü verdiğinin hesabını o otel odasında yine kendine veriyordu.


Aysel, özgürlük metodunu “İnsan kendini tek başına özgürleştiremezse ve tek başına özgürleşme düşü içinde boğulmuşsa, kendinden sonra gelenlerin altına yatmalıdır.” cümlesiyle açıklamıştır. Zira kendisi de bir cumhuriyet çocuğu, bağımsızlığı uğruna savaşmış insanların torunu, geleceği olarak kısmen yenildiğini ya da devirlerinin geçtiğini kabul etmiş, 68 kuşağının derdine bu şekilde ortak olmuştur.


Bu durum Aysel’in hem kadınlığıyla hem de yaşam görüşüyle alakalı bir durum. Bir zevk uğruna verilmiş bir karar gibi değildir. Yıllardır kadın olmakla, kadın olmanın sebep olduğu bedellerle savaştığını düşünen Aysel’in bu zamana kadar yaptıklarının aslında toplumun uygun gördüğünden fazlası olmadığını düşünmeye başlamış olması ve peşine düştüğü ülküsünün şimdi çok da bir değer taşımadığını görmesiyle verdiği bir karardır. Okumak için kendini dereden atacak kadar, erken yaşta istemediği biriyle evlenmemek için adını çıkartmayı göze alarak harekete geçecek kadar cesur olduğunu unutmamakla birlikte hep utanmış, çekinmiş olduğunu, gençlik yıllarını kalbinden geçenleri saklayarak geçirdiğini de eklemek gerekir. Aysel kadın olmanın bedelini ödemiştir demek çok yanlış olmaz. Biraz abartmakta sakınca görmezsek kadınlığı Aysel’in başına bela olmuştur. Bütün ideolojilerden öte yerleşmiş bir zihniyete karşı kadın olmanın savaşını vermiş, özgürlüğünün ve modernliğinin ölçütünü onunla yakınlaşabilmesine bağlayan Aydın, onu aniden öperek utandırmasına sebep olan Metin, okumasına ses çıkarmasın diye evde görünmez olmasına neden olan babası gibilere karşı kadın olmanın bedelini ödemiştir. Ölmeye yattığı otel odasında iç hesaplaşmaları Aydın’ı arayıp onunla değil, yirmi beş yaşında bir delikanlıyla “özgür bir Türk kadını” olduğunu ispatladığını söylemek istemiş ama bunun çirkinliğini fark etmiştir.


Öte yandan “kendinden sonra gelenin altına yatmak” ideolojik olarak da bir şeyler anlatan bir ifade. Aysel ‘’ateşler içinde bir gül bahçesinde’’ yaşadığını hissettiği bir geçmişle uğraşırken, önünde öğrencilerinin oluşturduğu bir bugün ve umut dolu bir gelecek vardı. Her savaştan açık alınla çıkmaklar, yurtta sulh cihanda sulhlar çoktan eskide kalmış; yeni davalar, yeni yüzler, yeni umutlar ortaya çıkmıştı. Bunun altına yatmak, bunu dinlemek, yakalamak gerektiğine inanan Aysel özgürlüğünü de bu şekilde bulacağına inanmıştı.


Ölmeye Yatmak başkarakterinin kadın olması ve döneminin sorunlarını onun ekseninde ele aldığı için eksik bıraktığı noktalar olduğu yönünde eleştiriye açık gibi görünüyor. Ama diğer karakterlerin kendi ağızlarından kendilerini anlattıkları bölümler bu eleştiriye karşı bir cevap niteliği taşımaktadır diyebiliriz. Aydın’ın ortaokul ve lise hayatı sırasında tuttuğu günlükler, Aysel’in Semiha ve Behire gibi arkadaşlarıyla yaptığı yazışmalar ve Ertürk’ün mektubu gibi metinler, romanın hem kendi türünden başka türlere de yer vermesini sağlıyor hem de karakterleri sadece yazar ağzından değil kendi ağızlarından da dinlememizi sağlayarak cumhuriyetin ve sonrasında yaşanan sürecin üzerlerindeki etkiyi görmemize imkân veriyor. Kadın karakterin merkeze alındığı ve bu yüzden diğer karakterlerin sığ kaldığı eleştirisi Aysel karakterinin kadınlığına ve duygularına verdiği yoğunlukla ele alınabilir. Fakat bu yoğunluğun Aysel’in üzerindeki baskıyı anlamamızda faydalı olduğu da bir gerçek.


Odaktaki karakterin kadın olmasının romanın geçtiği dönemi anlatması konusunda bazı konularda bir fark yaratmadığı da görülüyor. Roman boyunca sık sık Aysel’in görev bilincinin ne kadar yüksek olduğunu görüyor ve bunun kadın olmakla değil, cumhuriyet çocuğu olarak yüklenen görevlerle alakalı olduğunu Aydın’ın ve diğerlerinin sözlerinden çıkarabiliyoruz.


Aysel, Behire’ye yazdığı bir mektupta Aydın’ın bahsini yapacakken sadece tahsilini düşündüğünü ve erkek arkadaşlarına o gözle bakmadığını belirtir, Suna isimli bir arkadaşından bahseder ve onun gibi artist mecmualarına bakıp, erkek posterlerini duvarlara asan kızların faydalı olamayacağını, ailesinin onu serbest yetiştirdiğini söyler. Oysa bunları yapmak tahsiline devam etmesinde sorun yaratacak şeyler değildir. Aysel için ülkemiz çok daha önemli bir mevzudur ve ondan başka bir şey düşünmek haksızlıktır.


“Ben de serbestlikten yanayım ama artist resimleriyle uğraşıp ülkemizi bir yana bırakarak değil. Haksız mıyım sen söyle?” (Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak, 2006)


Aysel’in çocukluğunda annesiyle ilişkisi içinde de aynı tedirginlikleri yaşadığını, annesiyle ev kadını olarak yetişme ve tahsilini bitirme konusunda yaşadığı tartışmadan sonra uysallaşmasına sinirlenmesinden anlayabiliriz. Birçok kişinin karşılaşabileceği böyle bir kadınlık sorununu Aysel Atatürk çocuğu olmaya bağlamıştır.


“Bir Atatürk çocuğu olup da bu ödünleri vermek zorunda kalmak! İşte bu, yalnız bu bile mutsuz etmeye yetiyordu kendisini. Dünya başına yıkılıyor, bu yıkıntının altından, ‘Yakında lise bitecek. Üniversiteye gideceğim. Yurduma daha yararlı olacağım ve benim gibi kızlar sayesinde erkeklerimiz artık yalnız kalmayacaklar’ düşüncesiyle çıkıyordu.” (Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak, 2006)


Aysel’in çocukluğundaki endişesinin hayatının ilerleyen dönemlerinde de devam ettiğini tahmin etmek zor değil. Lise döneminde sevdiği bir sanatçı/şarkıcı hakkında konuşacak boşluk hakkını bile kendinde bulamadığını gördüğümüz Aysel, ileriki dönemlerde de hayatının her alanına bu bilinci yansıtmış:


“Bütün o pedikürler, manikürler, geceleri yüzümü iyi bir kremle silişim (…) sağlık, rahatlık için yapılmış birer görevdi. Acaba hiç kendim olmuş muydum? Hiç kendimiz olduk mu? Görevlerin birlikte götürülmediği bir yerim oldu mu hiç? Engin’le doldurduğum son on saat görevsiz miydi acaba?” (Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak, 2006)


Romanda ara ara dönemle ilgili birkaç sayfalık haber bölümleri görüyoruz. Yaşanılan zaman konusunda bize fikir veren bu kısımlar olayların içine yedirilmektense bu kadar net verildiği için eleştirilebilir. Fakat roman içindeki hikâyelerin dönemiyle iç içeliği ve karakterlerin dönemlerindeki insanları yansıtmadaki başarısı düşünüldüğünde bunu çok da önemsememek gerekir diye düşünüyorum. Üstelik haber kısmının birçok türden haberi içerdiğini göz önüne alırsak ayrıntı vermek için bu yolun seçilmiş olduğu da düşünülebilir. Bu ayrıntılar karakterlerin yaşamıyla da zaman zaman paralellik göstermektedir ve bu da hikâyeye tarihsel bir gerçeklik kazandırmaktadır (Akkıyal, 2005). Ayrıca romanın anı, mektup gibi hikâye anlatımından başka türleri içermesi kitabın zenginliği açısından hoş bir ayrıntı. Üstelik sağlam bir araştırma sonucu yazıldığına da bir işaret desek çok yanlış olmaz sanıyorum.


Ağaoğlu’nun yarattığı TARDIS’in başında bir kadın var ve masasındaki meseleler kalabalık. Uçuş uzun ama geçen vakit iki saat bile değil. Aysel’in karışık makineleri yok ama kelimeleri var. Doktor, bu karışık makinelerle gittiği evrenlerdeki insanları çeşitli sorunlardan kurtarıyor. Peki, Aysel TARDIS’i ile kimi kurtarıyor? Bu sorunun ucu açık olsa da geçmişin hesabını bugünün gölgesinde geleceğe veren Aysel önce kendini sonra da içinde taşıdığı geleceği kurtarıyor. Ona bir kahraman demek ne kadar doğru bilinmez ama geçmişini ve cumhuriyeti ameliyata yatırdığı düşünüldüğünde küçük bir doktor unvanı almayı hak ettiğini söyleyebiliriz. Üstelik bu doktor kendi üstünde de çalışabiliyor.



Kaynakça

Ağaoğlu, A. (2000). Adalet Ağaoğlu kitabı: “Sen Türkiye‘min en güzel kazasısın“ / söyleşi Feridun Andaç. A. Ağaoğlu içinde, Adalet Ağaoğlu kitabı:“ Sen Türkiye‘min en güzel kazasısın“ / söyleşi Feridun Andaç. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.


Ağaoğlu, A. (2006). Ölmeye Yatmak. A. Ağaoğlu içinde, Ölmeye Yatmak. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.


Akkıyal, B. (2005). Adalet Ağaoğlu’nun Dar Zamanlar Üçlemesinde “Kimlik Sorunsalı” . Ankara.


Ayaz, H. (2009). ‘Ölmeye Yatmak’ Romanında Aysel’in Yabancılaşması. The Journal of Academic Social Science Studies , 33-40.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Sekteryen Kısa Tarihi

bir ayva düştü, okundan vurulmuş delinmiş, düştü. kral bacak arasından güldü okundan, kendi okundan. ava gitmiş bir kral mağrurluk da avlar getirir, o da, kepaze ettiği tabaklarda bir ayva istedi. bun

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon