Karanlıktan Sonra Murakami: Bulanıklaşan Gözlemler, Varoluş ve Kadın

Aydınlık, duyularımızın algıladığı kadarıyla bir şeyleri açığa çıkarmaksa karanlık, daha çok bir şeyleri bulanıklaştırmaktır. Murakami’nin After Dark (Karanlıktan Sonra) adlı kitabında da hikâyenin başlangıç noktasının gece yarısından sonra olması, bize bir şeylerin bulanıklaşabileceği konusunda bir ipucu veriyor. Bu bulanıklaşma, kitaptaki kadın karakterlerin başlarından neler geçtiğine, varoluşlarına dair (gözlemci-kamera vasıtasıyla) bize bir algı kazandırıyor; bu karakterlerin silikleşme/netleşme ve varoluş konularında benzer durumlar yaşadığını ve birbirleriyle ilişkili olduklarını hissettiriyor.


Kitabın ana karakteri Mari Asai, ablası Eri Asai, bölgedeki “aşk oteli” Alphaville’de çalışan Kaoru, Komugi, Korogi ve hikâyenin geçtiği akşam bu otele müşterisi Shirakawa’yla giden seks işçisi Guo Dongli’nin bir şeylerden kaçtığını sezebiliyoruz. Mari, ablası iki aydır uyumaya devam ettiği için geceleri eve dönmüyor. Eri, güzelliğinden ötürü onu metalaştıran ve az çok çıkarabildiğimiz kadarıyla ona zarar veren dış dünyadan bir kurtulma çabası olarak uyumaya devam ediyor. Kaoru, bir sakatlık geçirip artık genel olarak dünyaya olan ilgisini korumaya gayret etmiyor. Komugi de, çoğunlukla dünyaya ilgisizliğini sürdürürken Korogi, Mari’ye bahsettiği gibi, bir şeyden sürekli kaçmaya devam ediyor. Guo Dongli ise Eri gibi hassas, yaşadığı olaydan büyük bir ölçüde etkilenmiş ve bu travmadan kurtulmak istiyor. Farklı yaşantılarla farklı varoluşların betimlemeleri olan karakterler, kendi bağımsızlıklarını meşrulaştırmak için belli eylemlerde bulunmaktadır.


Karakterlerden herhangi bir baskı altında kendi bağımsızlığını farklı var olma düzlemlerinde elde edebileceğini düşünebileceğimiz Mari, Eri, Korogi ve Guo Dongli üzerinden gidersek, öncelikle Mari’yi ele alabiliriz. Mari, on dokuz yaşında Çince okuyan bir üniversite öğrencisi. Ablası Eri’ye duygusal olarak uzak olan biri. Mari, Eri’nin uzun sürelik uykusundan endişeli bir halde gece yarısı, çoğunluğun uyuduğu vakitte, sanki ablası için de uyanık kalıyormuş gibi şehirde kalmayı tercih ediyor. Çince bildiği için ona duyulan yardımdan ötürü Alphaville’e gidiyor ve Guo Dongli ile iletişim kuruyor. Guo Dongli’yi de kurtulma çabasında olan biri olarak düşünürsek, anlatıcının bahsettiği “Mari köşede, tanıdık gelen dilin sesiyle bir şekilde rahatlamış görünen kadınla konuşurken dizüstü durmaya devam ediyor.”1 (Murakami, 2007) cümlesiyle de, aralarında gelişen dille bağlantılı iletişimin Guo Dongli’nin Mari’ye ısınmasını sağladığını söyleyebiliriz. Bunun dışında, rüyalarında hala eskiden yaşadığı zorbalığı gören Mari, belki de sığınılacak bir liman olarak görmek istediği ablasına ulaşamamaktan muzdarip bir halde ondan kaçmaya ve belki de başka bir sığınak aramaya devam ediyor olabilir. Ancak kitabın en sonuna doğru ablası Eri ile deprem sırasında asansörde geçen bir anısını hatırlayarak cevabın “O an... Nasıl diyeyim, Eri’ye hayatımda en yakın olabildiğim tek andı... Kalplerimizin bir olduğu tek an. Bizi ayıran hiçbir şey yoktu.”2 (Murakami, 2007) kısmından anlaşılacağı üzere, onda olduğunu anlayıp ona (ve eve) dönmüş olması da olası bir durum. Varoluşunda manevi bir eksiklik hisseden Mari, gece biterken cevabını buluyor denilebilir.


Eri ise, gayet alımlı, modellik yapan bir kadın. Sürekli göz önünde bulunması (ona dikkat edilmesi, üstüne titrenmesi, tanınırlığı) ve (tam olarak açıklığa kavuşturulmamış) yaşadıkları, onun bir geri çekilme hissine kapılmasını sağlar ve belki de bir şeylerin düzeleceğini umarak uyumaya başlar. Ancak zaman zaman hala kaçamamaktadır düzensizlikten. Odasındaki televizyonun bir şeylere “müdahale etmek” amacı taşıdığını anlatıcı-kameradan dinliyoruz. Kendini görünmez ve anonim bir davetsiz misafir olarak gören anlatıcı-kamera, bu yeni davetsiz misafiri (televizyonu) ne sessiz, ne şeffaf, ne de etkisiz olarak tanımlıyor. İşte bu pek de etkisiz olmayan televizyon ekranı, anlatıcı-kameranın Eri’nin odasında bulunduğu anda, Eri’yi hapsediyor. Hapsolduğu yer beyaz bir oda; kapısı açılmıyor, Eri camları açtığında hiçbir şey göremiyor ve odanın ortasında “yüzü olmayan” bir adam var. Bir sandalye üzerinde oturan bu adamın kim olduğu belli değil, yüzünde ince bir maske olduğundan bahsediliyor. Bir süre sonra bu adamın oradan kaybolması, Eri oradayken, bir yerden, daha önce Shirakawa’nın elinde gördüğümüz ve anlatıcının aynısı olarak tanımladığı “VERITECH” yazan bir kalemin düşmesi bize, bu “yüzü olmayan” adamın Guo Dongli’nin müşterisi Shirakawa olabileceğini düşündürüyor ve tabi Shirakawa ile Eri arasında hoş bir şey geçmediğini de. Bir süre sonra “gerçeklik, bir kum saatinin içindeki kum gibi ince parmaklarının arasından akıp gidiyor.”3 (Murakami, 2007) Varlığının bu evrende yok olduğunu parmaklarını hissetmeyerek gören Eri, “tehlikeyi hissediyor. Kaçmaya çalışıyor. Muhtemelen bir kapıya doğru, hızlı adımlarla uzaklaşıyor.” (Murakami, 2007) ve anlatıcı-kameranın Eri’nin odasına bir sonraki gelişinde onu odasında buluyoruz. Kardeşi Mari’nin dediği gibi, Eri, (uyumluluk göstermek istemediğinden çıkarabileceğimiz üzere, ait olduğunu hissetmediği dünyaya) uyanmak istemiyor. Kendi varoluşunu başkalarının tanımlamasına izin vermeyi içinden geçirmeyeceğini tahmin ettiğimiz Eri, dışarıdan onu izleyenlere karşı engel olarak kendi gerçek-hayal arası bir varoluş evreninde bağımsızlığını kazanmaya çalışmaktadır.


Korogi de Alphaville’de çalışan biri. Rüyalarında geçmişten kalan travmaların neden olduğu şeyleri görüyor. “...ismimi kullanmaya devam etmem benim için tehlike yaratırdı. Her tür nedenden ötürü. Doğruyu söylemek gerekirse, ben, birilerinden kaçıyorum.”4 (Murakami, 2007) ve Mari ona kaçtığı insanların korkunç tipler olup olmadığını sorduğunda verdiği, “Elbette. Hem de çok korkunçlar. Ancak lütfen bana bu konu hakkında daha fazla bir şey sorma. Bu konu hakkında konuşmamaya çalışıyorum.”5 (Murakami, 2007) cevaplarından anlaşılacağı üzere Korogi’nin korkusu bariz, zamanında birileri tarafından zarar görmüş, onlar tarafından takip ediliyor, kendi adını kullanamıyor ve belli bir yerde uzun süre kalamıyor. Anılarımızın, yaşamaya devam etmek için kullandığımız bir “yakıt” olabileceğine olasılık veren Korogi, hayatına kaçış zorunluluğuyla gelen belirsizliği bir müddet kırmak adına Mari’yle konuşup durumdan bahsediyor. Mari’nin kendini karanlığa bırakmış ama cesaretini yitirmemiş biri olması onu bu konuyu açma konusunda rahatlatmış olabilir. Yine onu kovalayanlar onu gölgesinden bile kaçmaya çalışan biri haline getirirken akıl sağlığını korumaya çalışıp anılarını “yakıt” olarak kullanarak hayatını sürdürmeye gayret eden bir varoluştan söz ediyoruz: “Sanırım böyle bir yakıtım olmasaydı, eğer içimde anı dolapları olmasaydı, uzun bir süre önce yıkılmış olurdum. Bir çukurun içine kıvrılır, ölürdüm. Bu hayat kâbusuyla yaşamayı sürdürmeyi, zorunda olduğumda dolaplarımdan önemli veya önemsiz anılarımı çıkararak yapabiliyorum. Artık katlanamadığımı düşünebilirim, ya da daha fazla devam edemediğimi; ama öyle ya da böyle atlatırım.”6 (Murakami, 2007)


Guo Dongli ise Japonya’ya kaçak girmiş Çinli bir seks işçisi. O da Mari yaşlarında, güzel bir kadın. Mari’yle konuştuktan sonra Mari’nin Kaoru’ya aktardığı “Bana müşterisinin ondan her şeyini aldığını söyledi: çantasını, parasını, telefonunu...” ve “Yani…hiçbir şey yapamadan, aniden, şey, regl olmuş. Erkenmiş. Bu yüzden adam sinirlenmiş ve...” kısımlarından da anlaşılacağı üzere, kendisi, hikâyenin geçtiği gece, müşterisi tarafından saldırıya uğruyor ve müşterisi yanındaki bütün eşyalarını çalıyor. Menstrüasyon başlangıcı tahmininden erken gelen kadının bütün kadınlığına bir hakaret olarak yorumlayabileceğimiz şiddet, Guo Dongli’nin kaçmak istediği bir şey. Kişiliğine ve kadınlığına hakaret olan ve kendisinin kurtulmayı dilediğini düşünebileceğimiz bir başka şey de “sahiplenilen” bir “şey” olarak görülmesi. Biliyoruz ki, eğer müşterisi tarafından saldırıya uğramamış olsaydı, otelin önüne motoruyla onu almaya gelen, işi için Guo’ya aracı olan adam da, işler böyle gitmeseydi, bilhassa şiddet uygulayabilirdi. Guo’yu korumalarının tek nedeninin “mallarını” korumak olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır. Varoluşunun sınırları fizikselliğinden öte görülmeyen birinin bu muameleyi görmek istememesi olasıdır. Varoluşunun meşrulaştırılması eril düşünce tarafından bulanıklaştırılan bir kadının kendini ortaya çıkarması için karşı koyması gayet haklı bir durumdur. Ancak geride kalan soru bu karşı koyuşun hangi biçimlerde olacağı. Nitekim Guo’nun, dilini bilmediği, kaçak olarak yaşadığı bu ülkede, yaşamını sürdürmesi ve zulme direnmesi kolay olmayacaktır.


Sonuç olarak, bu dört kadın karakterin, hikâyede gece daha da çöktükçe kendi hikâyelerinin de karmaşıklaştığını ve bir sonuca ulaşmak için çaba sarf ettiklerini; baskısız, soru işaretsiz var olabilmeye çalıştıklarını görebiliyoruz. Mari, kardeşiyle olan bağı tekrar keşfetmenin bir çözüm olabileceğini düşünürken; Eri, tahmin edebileceğimiz kadarıyla bilinçli olduğu sırada gördüğü baskı, vs. her ne ise, ona karşı kendi bağımsızlığını gerçeklik ve hayal dünyası arasında bir yerde kurmaya çalışıyor olabilir. Korogi ise, belli bir şeyden kaçarak kendi yaşamını kurtarmaya çalışıyor çünkü onu kovalayan her kimse, ona ödetmek istediği ufak bir şey gibi duyulmuyor. Korogi’nin bu durumdan Mari hariç kimseye bahsetmemesinden, Korogi’nin varoluş çabasının daha çok hayatta kalma üzerine kurulu olduğunu çıkarabiliriz. Guo Dongli için de, varoluş aslında biraz daha ortak duyguları bulabilmek, Mari ile bulabildiği gibi. Kendisini bir “mal” olarak gören bir topluluk için yapacağı bir şey olmasa bile ufak bir empati onun kendisini ifade etmesini ve varoluşunun bulanıklaşmamasını/silikleşmemesini sağlıyor.






Kaynakça

Murakami, Haruki. After Dark. Çev. Jay Rubin. Londra: Harvill Secker, 2007.



1 “Mari goes on kneeling in the corner, speaking to the woman, who seems to have calmed down somewhat at the sound of the familiar language.”


2 “That was…how should I say it?…the one moment in my life when I was able to draw closest to Eri…the one moment when she and I joined heart to heart as one: there was nothing separating us.”


3 “Reality spills through her slim fingers like the sands of an hourglass.”


4 “…it would‘ve been dangerous for me to go on using it. For all kinds of reasons. Tell you the truth, I‘m running away from…certain people.”


5 “You bet. Really scary. But don‘t ask me any more about that. I try not to talk about it.”


6 “I think if I didn‘t have that fuel, if I didn‘t have these memory drawers inside me, I would‘ve snapped a long time ago. I would‘ve curled up in a ditch somewhere and died. It‘s because I can pull the memories out of the drawers when I have to—the important ones and the useless ones—that I can go on living this nightmare of a life. I might think I can‘t take it any more, that I can‘t go on any more, but one way or another I get past that.”


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Sekteryen Kısa Tarihi

bir ayva düştü, okundan vurulmuş delinmiş, düştü. kral bacak arasından güldü okundan, kendi okundan. ava gitmiş bir kral mağrurluk da avlar getirir, o da, kepaze ettiği tabaklarda bir ayva istedi. bun

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon