Söyleşi: Hamlet

01.07.2015

 

Yönetmenliğini Kemal Aydoğan’ın yaptığı, başrollerinde Onur Ünsal, Murat Tüzün, Timur Acar ve Esra Kızıldoğan’ın yer aldığı Shakespeare’in ünlü “Hamlet”i, belki de seyredebileceğimiz en modern uyarlamalarından biriyle Boğaziçi’ndeydi 2 Nisan gecesi. Oyun ve akabinde oyuncularla yaptığımız söyleşi büyüleyici bir gece yaşattı hepimize. Shakespeare’in o muazzam oyunu Moda Sahnesi’nin elinde daha da muazzamlaşmıştı sanki, böyle bir şey mümkünse tabii. Kendine özgü sahne dekoru, ironi ve alay dolu dili ve oyuncuların müthiş performansları ile Hamlet bizden biriydi artık. Kim bilir, belki her zaman öyleydi de Hamlet, biz o geceye kadar fark edememiştik bunu.  Dolayısıyla  Pan olarak oyun ve oyun sonrası söyleşi yetmedi bize, hızımızı alamayıp taa Kadıköy’e, Moda Sahnesi’ne gittik. Sonuçta bu sefer Kemal Bey’in de katıldığı bu güzel söyleşi çıktı ortaya, keyifle okumanız dileğiyle…

 

 

ISINMA SORUSU

 

(Moda Sahnesi’nin içindeki küçük kafenin bahçesinde, kafeden yayılan hafif caz eşliğinde…)

Oyuncu ya da yönetmen olmasaydınız ne olmak isterdiniz?

 

Kemal: Siyaset felsefesi okumak isterdim kesinlikle. Bir de bir orkestrada davul ya da bas gitar çalmak isterdim.

 

Onur: Ben organizatör olmak isterdim.

 

Kemal: Bak işte, ne ilginç meslek!

 

Onur: Ama oyuncu olmazdım kesinlikle.

 

Aaa! Neden?

 

Kemal: Çok fazla var. Herkes oynuyor. (Kahkaha atıyor)

 

Onur: Bizim okulda Suat Hoca vardı, sahne hocası. Oyunculuğu bırakmış. Neden bıraktınız hocam, diyorsun, “Müşfik Kenter’in oyunculuk yaptığı bir yerde benim yapmama gerek yok!” diyor.  Evet, ben organizatör olmak isterdim. Bir de (Yan yan Kemal’e bakıyor) Kemal Ağabey’in çaldığı orkestrada onun hemen yanındaki yan flüt olmak isterdim.

(Kahkahalar)

 

Onur: Gözüne sokardım.

 

Kemal: Çalamamamın bahanesi de olur. “Onur gözüme flütü sokuyordu, vuramadım ki hocam!” (Kahkahalar devam ediyor.)

 

RETORİK

 

Kemal: Shakespeare bunu zaten bir kitap olarak yazmadı. Bir oyun olarak yazdı. Sonra edebiyat kavalcıları bunu alıp yazıya döktü, oldu Shakespeare bir yazar! Hatta kendi döneminde de kayda geçen çok oyunu yok, oyuncuların anlattıkları var. Onun için Shakespeare oyun oynayan bir şahıs, oyun yazan değil. Tiyatro yöneten bir şahıs. Tiyatroyla toprak satın alan bir şahıs. O seyirciyi orada nasıl tutarım

, aynı anda bu durumu nasıl anlatırım, nasıl eğlendiririm de var. Önce oyun oynayan adam Shakespeare, sonra yazar. Onun kimliklerinden bir tanesi yazar. O aynı zamanda tiyatro yönetiyor, tiyatro işletiyor ve oynuyor. Neden sadece yazarlığıyla hatırlanıyor ki? Yani, Thomas Kid’i bugün kimse hatırlamıyor, neden? O kadar yazar ki… Ama Shakespeare organik biri, hayatın içinde biri. Onun için bence hala Shakespeare oynanıyor.  Oyun tarafı çok kuvvetli olduğu için. Oyuna imkân tanıyor. Yoksa oyuncu çıkıp sahneye 3 saat retorik attıramaz ki. Retorik siyasetçilerin işi. (Gülüşmeler

 

Onur: Arınç’ın retoriği çok iyi ya!

 

Kemal: Süleyman Demirel de fena değildi. Komedyen gibi adamdı bir de. Neyse… Yazı değil yani Shakespeare’in oyunları. Oyuncuya, yönetmene çok olanak sağlıyor. Çok az parantez kullanır mesela. “Girer.” ve “Çıkar.” Dolayısıyla hepsi oyuncuya,  yönetmene ait. Gel Murat Hocam!

 

 

YAŞAYAN OYUNLAR

 

Ya, sizin bu Hamlet çevirinizi beğenen insanlar kadar bunun Shakespeare’i bir nevi tahrip ettiğini düşünenler de var. Nasıl olmalı yani çeviri? Bir Shakespeare, Çehov kendi dönemlerinde mi kalmalı? Oyunun dili modernleşemez mi?

 

Kemal: Shakespeare’i kendi dilinde okudunuz mu? Anlayabildiniz mi? Anlaşılmıyor ki. E ne yapalım, bırakalım orada çürüsün mü? Yani, Can Yücel’in çevirisine Can Yücel olduğu için mi iyi diyoruz? Can Yücel’in çevirisi kötü o zaman. Çünkü Can Yücel kendince söylemiştir.  Ama o bir çeviri. Çevirinin şöyle olur böyle oluru yok aslında. Herkesin kendine ait dili, hayatla kurduğu ilişki var. Dil oradan üreyen bir şey zaten. “Bütün canlılar ölümü tadacaktır”ı seçiyor olmak, bizim, içinde bulunduğumuz ironik düzlemde hayata bakışımızla, o cümleyi buna çevirmekte görmediğimiz mahsurla ve onu yerine getirecek işlevle ilgili bir şey. Başkası bunu böyle çevirmeyebilir. Bunu şiirsel bulmayabilir. O çağrışımdan medet ummayabilir. Ama biz de, Shakespeare gibi, şöyle düşünmeyi tercih ediyoruz: Yaşayan oyunlar bunlar, seyirciyle temas etmeleri gerekiyor. 

 

 

TERBİYE VE POLİTİKA

 

Onur:  Çok terbiyesiz bir adam. Ya bana şunu söyler misin, “sonofahoe” ne demek? Ne demek söyler misiniz? Haydi bozun ağzınızı, söyleyin. Orospu çocuğu demek ve bu, metinde yazıyor. Mezarcılar sahnesini açın, “sonofahoe” birleşik yazılır. Shakespeare açıkça küfredebilen bir yazar; ama bunu şiirin içinde yapıyor.

 

Kemal: A, bak burada politika devreye giriyor olabilir. Yani Shakespeare’i böyle çeviriyor olmak politik bir tercihtir. Yani edepli bir Shakespeare yaratmak, edepli bir dünya yaratmak isteyenlerin Shakespeare’i kendilerine araç etme kaygılarından hareket ediyor olabilir. Hâlbuki dünyayı edepsizlik kurtaracak.  Edepli, baş eğmiş, itaat etmiş insanların dünyayı dönüştürme ihtimalleri yok ki. İşte, Shakespeare’i de buna araç etmeye, edepli, sadece belli bir elitin anlayacağı hale getirmeye çalışıyorlar. Öyle değil ki. Valla biz oynadık Hamlet’i, herkes çatır çatır anladı. 

 

 

SARTRE, CAMUS, NİETZSCHE, FREUD VE HAMLET

 

Kemal: Freud tüm mal varlığını Hamlet üzerine kurmuştur diyebiliriz. Shakespeare olmasa Freud’un olma ihtimali neredeyse yok gibi duruyor yani.  Mesela Nietzsche… Çok Shakespeareyen biri. Shakespeare onların kendi teorilerini kurmak için gidip baktıkları ve örnekledikleri bir nesne alanı yani.  Böyle çok yazar var. (Bu sırada Freud’un “Sanat ve Sanatçılar Üzerine” kitabından bahsetti de Kemal Bey, okumamışız, çıkışta bir koşu gidip aldık hemen.) 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

O halde bu yazarların mı Hamlet’te yansımalarını görüyoruz, yoksa Hamlet’in bu yazarlarda yansımaları var?

 

Kemal: Şöyle oluyor galiba, bizim de burada yaptığımız gibi: Hamlet ya da Shakespeare hem birilerini doğuruyor hem de biz, şimdi Shakespeare’i yeniden doğuruyoruz. Onun yarattığı kültür üzerine sen bir daha onu doğuruyorsun.

 

ŞENLİKLİ DİRENİŞ DİLİ: GEZİ

 

Timur: Biz zaten bu iktidarın, günümüz dünyasının yönetim şeklinin bir çıldırmışlık olduğunu altı yedi yıldan beri konuşuyorduk. Yaptığımız oyunlarda da bu bağlantı var. Nasıl olmasın ki? Biz bunun derdinde olan insanlardık. Gezi olmasaydı da, önceki beş Shakespeare oyununu izlemiş olanlar Hamlet’in bu olacağını bilerek gelirlerdi. Öyle de geldiler. Gezi’den sonra, insanlar devletin ne kadar komik, çılgın bir şey olduğunu gördüler. Ama biz bu deliden zaten bıkmıştık, zaten o yüzden oyunculuk yapıyoruz ya da sanatla uğraşıyoruz.  

 

Kemal: Bizim zaten o şenlikli direniş dilinin, muhalefet dilinin içeriğinin nasıl kurulması gerektiğine dair bir derdimiz vardı. İktidarla nasıl bir direniş dili tutturmalıyız ki iktidar bizim üzerimizden kendi düzenini tekrar kurmasın? Biz bunu oyunlarımıza zerk etmeye başlamıştık, seyirci bunu bugün anlıyor. 

 

Timur: Yani TOMA’nın karşısında dans eden bir çocuk vardı mesela. Bizim Hamlet’imiz o. Çünkü başka türlüsü yok. Yıllardan beri mücadele ediliyor devletle. Yani 1 Mayıs’lar yasaklandı, insanlar öldürüldü, gruplar, örgütler oldu ama bunun hiçbir faydası olmadı. İnsanlar da evlerinde bu grupları izleyip “Ne kadar kötü, devlete karşı ayaklanıyorlar.” diye baktılar. Ama işte o şenlikli dil, tamamen devleti boşa çıkaran dil oldu. Çünkü çözemediler o dilin mantığını. Boşa düştüler.

 

Kemal: Ve birden bozulmaya başlıyor Hamlet’teki gibi her şey. İktidarı rahatsız eden bir tane şey var bence: gülmek. İktidarın başka hiçbir şeyden canı sıkılmaz. Sadece ona gülünmesinden canı sıkılır. Çünkü ‘seni dikkate almıyorum ve korkmuyorum’ demek. 

 

 

TO BE OR NOT TO BE

veya

–MEK/MAK YA DA –MEMEK/MAMAK

 

Kemal: Ooo, bu çok uzun sürüyor. (Gülüşmeler) Yarım saat anlatıyor.

 

Onur: (Gülerek) Ya, neden oraya takıldınız? (Ciddileşir) “-mek/mak ya da –memek/mamak” “to be or not to be”nin bir çağrışımı. Biz de bu çağrışımı seçtik, zaten eğer  “Olmak ya da olmamak” deseydi Kemal Ağabey oynattırmıyordu bize sahneyi. Çünkü artık kendi içinde de yeni bir alan doğurmuş, haklı haksız birçok yere gitmiş bir yer o kısım. İnsanların beklediği, kafalarında çok hâkim olduklarını düşündükleri bir tirat. Hâlbuki o kadar emin olmayalım. İngilizce orijinalinin birçok çağrışımı var. Bunlardan birisi var olmak ama birisi de fiilin mastar hali. Biz de adamın tirat boyunca sorguladığı şeylerden birinin bir şeyi yapmak ya da yapmamak hali olduğunu düşündük. Çünkü “Bunu yapsam mı yapmasam mı, ama yaparsam şöyle olur, yaparsam ölmekten korkabilirim, o zaman ölmek ne?” falan diye süregittiğini düşündük. Dolayısıyla biz de herkes gibi şiirindeki bir çağrışımı kullandık. Tek doğru budur, bu doğrusudur demiyoruz biz. Keşke daha öncekiler de demeseydi. 

 

“BU TEORİ İLE PRATİĞİN İLİŞKİSİNİ GÖSTEREN BİR HİKÂYE.”

 

Kemal: Eylemle yapacağın şeyin sonucu ne? Aslında onu diyor. Varoluşçuluktaki olmak gibi değil. Eyleme geçeyim mi? Bir fiil var orada, fiil tartışılıyor. Sabah akşam eylemsiz dedikleri Hamlet sabah akşam fiil konuşuyor. Neyine eylemsiz Hamlet? Oyundaki herkesi öldürüyor sonunda. Eylemsiz değil, sadece kendi üzerine düşünüyor adam. Fiili üzerine düşünen bir adam ki bu da teori ile pratiğin ilişkisini gösteren bir hikâye.    

                                                                                  Sonrası

                                                                                             sessizlik…

 

 

 

Fotoğraflar 

Şura Aydın

 

 

 

 

 

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon