Selami

-Soğan. Ama tepesi mora çalmaya başlamış, ince kabuklu ve ağırca, sıktığında sulu olduğu belli olacak. Yumruk büyüklüğünde üç domates yeter. Alt kısmında sapının tam karşısına denk gelen yer aman dümdüz olsun. O ufak çıkıntıdan huylanır sonra aman diyim! Nanelerin tazesini de sapına bakarak ayırırsın, yeşili gittikçe açılanlardan olsun. Göz kararı da pirinç alırsın. Fındıkları gazeteye sardırma sakın. Hadisene!

 

Hafta başı gelmişti yine. Karşıdaki eski binaların lekeli duvarlarıyla aynı renkteki paltosunu sırtına geçirdiği gibi dışarı fırladı. Kalan birkaç parça tembih de arkasından yetişmeye çalıştı: 

 

-Bak sakın ha geçen seferki gibi gecikme! Bu kez öldürür bizi öldürür! Duydun mu Selami, ölüdürü…

 

Dudağının kenarıyla alaylıca sırıttı Selami. Yalnızca yerdeki su birikintileri gördü bunu. 

Saat dokuza geliyordu. Demek ki bir yarım, iki tam saati ve bir de on beş dakikası vardı işlerini tamamlamak için. Yerdeki çamura bulanmış ıslak gazete parçalarının üzerinden atlayarak hızla karşı kaldırıma doğru yürüdü. Ayakkabısının içindeki birkaç günlük minik taş parçasını başparmağıyla işaret parmağının arasına kıstırdı. Ellerini paltosunun cebinde sıkıca yumruk yaptı. Uzun bacakları arada bir dolanıyor, çarpık kaldırım taşlarında sendelemesine neden oluyordu. Yine de hızını kesmeden ana caddeden ayrılıp yüksekçe yapılarla çevrili dar ara sokakların birine daldı. 

 

Havada yağmur sıkıntısı vardı. Birkaç haftadır pek güneş yüzü görmeyen kirli pencerelerde bulutların yansıması birikmeye başlamıştı. Sokak başlarında kümelenen çocukların oyunlarının arasından geçip koyu renkli bir apartmanın önüne varıncaya dek yürüdü. Göbeğini taşımakta zorlanan o iri yarı kalfanın sabah talimatlarını çoktan bir çırpıda unutmuş; tüm dikkatini, günlerdir kurduğu bu âna vermişti. Apartmanın kapısında bir sigara yaktı. Hızlı hızlı içine çekip dumanın sokağa karışmasını izledi. Vaktin tamam olduğuna kanaat getirince hafiften titremeye başlayan elleriyle ağır kapıyı kuvvetlice iterek merdiveninin her basamağına toz, çöp, ter ve izmarit kokusu sinmiş apartmana girdi. 

 

İçerisi yalnızca duvardaki ufak deliklerden sızan hafif ışıkla aydınlanıyordu. Zaten ışığa ihtiyaç da duymamıştı; adımları, merdivenleri kendiliğinden buldu. Ezbere bildiği oyunun, işte şimdi ilk defa başkahramanı olacaktı. Ya da, olabilecek miydi? Uzun zamandan beri dalgın olan kafasında bin bir soru vızır vızır dönüyor, boğazına, soluk borusuna kaçıyor, midesini tıkıyor, uykularına giriyordu. Unuttu, unuttu, unuttu… Tek bir şeyden emindi önüne geldiği ahşap kapının tokmağına uzanırken: Birazdan olacaklardan ne kendisi sorumluydu, ne de o.

 

 

 

"Bu hikâyenin devamını en iyi ben yazarım!" diyorsanız, arkası yarın başlığı ile 300 kelimeyi geçmeyen yazılarınızı editor@pandergi.com adresine gönderebilirsiniz. 

 

 

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon