Mrs. Dalloway

“BU PEKÂLÂ OLABİLİR”


“bu kadar yalanı anlamaya

ancak bambaşka bir yalanla başlanabilir

bütün yalanları temize çekecek tek bir yalan

bu pekâlâ olabilir

çünkü bir günün türlü türlü şekli varsa

kuru nane piknik sepetleri ve ıslıklarda

rüzgârda patlayan delik deşik ve partal her şeyde

bir günün binbir hali varsa

bu pekâlâ olabilir


fakat bir gün nasıl yaşanır

bir güne nerden girilir nasıl çıkılır”[1]



Bir ânı, bir günün 24 saatinden, 1440 dakikasından, 86400 saniyesinden ayıran şey, o anın diğer anlarla veya zaman parçalarıyla kurabildiği çağrışım ağıdır. Bu yüzden, Mrs. Dalloway’i bütünlüklü ve doğrusal bir hikâyesi olan bir roman gibi değil; anlar, düşünceler, parçalar ve katmanlar kümesi olarak okumak gerekiyor -ki bu da bir günü medeniyet icadı bir zaman ölçütü olmaktan çıkarıp anlar ve parçalar yığını hâline getiriyor.


Zamanla yapılan bir deney denebilir Mrs. Dalloway için. Bizlere zihnimizin içindeki zaman algısıyla, ölçülere tabi tutulmuş yapay zaman kavramının örtüşmediğini gösteren bir deney… Bu deneyin sonucu ise narsist, benmerkezci, kibirli insan ırkı için oldukça trajik. İnsanın dışında, insanın ölçümlerinden, tahminlerinden apayrı bir zaman mefhumunun ihtimali, insanı doğadaki koşulsuz şartsız hâkimiyetinden, kural koyuculuğundan, despotluğundan soyup dımdızlak bırakıveriyor ortada. Miladi takvim, Jülyen takvim, Gregoryen takvim, bilmem kaç hayvanlı Türk takvimi derken, tarih boyunca doğayı kontrol altına almaya çabalayan insan, olmayanı oldurmaya, yoku var etmeye çalışır. Devrim bile bu uydurulmuş, zorlama zaman ölçütünü sorgular hâlde karşımıza çıkar. Fransa’da ihtilalden sonra saatler ona bölünmüş, duvarlara onlar asılmıştır.


İnsanlık tarihi, insanın aynaya bakıp “Benden güzeli var mı?” sorusuna aradığı –hatta gerekirse zorla edindiği- “Hayır.” cevabının peşinden sürüklenip duruyor. Bundan başka bir cevap vermeye çalışanlarınsa vay haline! Hypathia, Copernicus, Galileo, Bruno, Darwin… Bütün bu “Bir dakika, bu kadar da insan-merkezci olunmaz ki canım!” diyenler teker teker yakılıyor, taşlanıyor öldürülüyor, en kötü ihtimalle itinayla süründürülüyor. Zaman da insana haddini ve yerini bildirmeye çalışanlardan olduğundan, onun da payına bir zehirli elma düşüyor hâliyle.


Ama yirminci yüzyıl artık o elmayı yemiyor. Elmalardan ağzı yanmış, dersini almış, nispeten akıllanmış bir yüzyıl bu. Virginia Woolf gibi bir kadının “er” meydanına yirminci yüzyılda çıkması tesadüf değil, bu kadar yalanı anlamaya ancak böyle bir kadınla başlanabilir çünkü.


•••


İlginç bir hikâyesi var Virginia Woolf’un. Erken bir ölümün, geç bir intiharın hikâyesi bu. Eksik bir kadının, fazla bir insanın hikâyesi… Dışarıda kalmanın, içerideki kalabalığın, karmaşanın, yoksunluğun hikâyesi… Hayatı fazla geliyor sanki Woolf’a, hem de henüz eksik olan kısımları tamamlanmamışken. Eksik bir hayatınız varsa onu doldurmak için uğraşabilirsiniz ama hayatınız sizden taşıyorken içinizde eksiklikler bulunuyorsa bununla baş etmek için kendinizi göz ardı etmek zorunda kalırsınız. Woolf için de durum buymuş gibi düşünmüşümdür hep. Arka plana atılmış benliği ve içinde yarım kalmış insanlarıyla yaşamaya devam etmeye çalışmış ve sonunda artık bu gerilimler dayanılmaz hale gelince de ceketini alıp çıkmış gibi…

Birden fazla kez intihar girişiminde bulunan Woolf, en sonunda cebine doldurduğu taşlarla Ouse Nehri’ne atlayarak yaşamına son vermiştir. Hayatı boyunca kendisini bir yere sığdırmak, bir yere uydurmak kaygısını taşımıştır sanki. Bloomsbury isimli topluluk sayesinde Woolf, daha özgür, daha açık fikirli, daha yaratıcı bir mikrokozmosa ulaşmış, varlığına bu dünya üzerinde bir yer edindirmeye çalışmıştır.


Woolf’un kendi benliğinde başlayan bir uzaklaşma vardır yani, özne ve varlık arasına konmuş bir mesafe... Bu mesafenin etkilerini eserlerine de yansıtmıştır Woolf. Bireyi merkeze alan geleneksel edebiyat anlayışının anlatıcı ve kahraman odaklı tutumuna karşılık; yazarı ve anlatıcıyı gittikçe silikleştiren, dolayısıyla akıl sahibi özneyi merkezden uzaklaştıran bir tutum sergiler.


•••


Mrs. Dalloway işte tam da bu noktada çat diye dikilir insanın karşısına. Kantların, Descartesların, Hegellerin kıymetlisi bireyi, akıl sahibi insanı, var edeni, özneyi değersiz, sıradan basit bir öznecik –ya da haddinden büyük bir nesne de denebilir buna- hâline getirir. Akılcı felsefenin kanıyla beslendiği animal rationale ifadesinin içini boşaltıp, anlatıcıyı –yani romanın öznesini- çoğullaştırarak çok sesli bir anlatı sunar bizlere. Kitaba adını verdirecek kadar merkezî bir karakter olmasına rağmen Mrs. Dalloway bile gerektiğinde bambaşka ve herhangi bir karakter tarafından susturulur, anlatmanın iktidarı karakterler arasında paylaştırılır. Çünkü romanın derdi, kendi hikâyesini anlatmak değildir. Romanın derdi olmak, oluvermektir. Tek bir gün içerisinden seçilmiş anlar ve düşünceler aracılığıyla hacminin çok ötesinde bir hazneyi okura sunabilmektir romanın derdi.


Peki ya yazarın derdi? Tek bir anlatıcı merkezinin olmadığı, dolayısıyla karakterler arasında hiyerarşik bir konumlandırmanın gözetilmediği bir romanda yazar nerede duruyor olabilir? Cevap basit: uzakta, çok uzakta... Romanda Woolf’a dair otobiyografik izlerin peşine düşmüş birçok okurun aksine ben Woolf’un, Mrs. Dalloway’in çok uzağında, çok ötesinde bir yerde bulunduğunu düşünüyorum. Çünkü bir metin, yazıldıktan sonra onu yazana dair her türlü bağı yitirir, yitirmelidir. Bu düşüncemde, sanıyorum, en büyük destekçim -Mrs. Dalloway’den çok sonra- yazarın metindeki yerini teorileştiren Fransız düşünür Roland Barthes olacaktır. Barthes “Yazarın Ölümü” başlıklı yazısında, bir metne anlamını veren şeyin onu yazan özne değil, metnin kendisi, dilin kendisi olduğunu savunur. Ona göre rasyonel bir özneden bahsetmek ve bu özneye bir anlatıcı iktidarı yüklemek yanlıştır. Metni yaratan okuyucudur. Bu yüzden metnin bir kökeni olduğunu varsaymak ve yazarı metnin başlangıç noktası kabul etmek doğru değildir.


Modern çağ metinlerinin geneline baktığımızda bu merkezli, hiyerarşik yapının yıkıldığını gözlemlememiz mümkün. Artık ne yazar ne de belirli olağanüstü niteliklere sahip karakter eserin merkezine oturabiliyor. Bir tek romanda değil, diğer sanat dallarında da merkezi yok etmeye, yerine katmanlardan, parçalardan, parçacıklardan oluşan bir “yapısızlık” koymaya yönelik bir eğilim görülüyor. Resimde izlenimcilerin, özellikle Paul Cézanne’ın, attığı adımlar; şiirde Ezra Pound, Amy Lowell, T. S. Eliot gibi imajistlerin gelenek deviren yaklaşımları hem insanı, özneyi merkezden uzaklaştırıyor hem de merkez kavramını buruşturup bir kenara atıyor.


•••


Elbette insan kendine kurduğu tarihî tahttan tek hamlede indirilmemiştir. Virgina Woolf’un romanlarına, T. S. Eliot’ın şiirlerine, Cezanne’ın resimlerine gelmeden, yani sanat bitirici vuruşunu yapmadan önce, insanoğlunun benmerkezci varlığı bilim tarihi tarafından yıpratılmıştır. Sigmund Freud, “One of the Difficulties of Pyscho-Analysis (Psikanalizin Güçlüklerinden Biri)” başlıklı eserinde bilimin narsist insana vurduğu üç büyük darbeden bahseder. Bunlardan ilki Copernicus’un Dünya merkezli evren dogmasını altüst eden buluşudur. Dünya’nın da diğer gezegenler gibi Güneş’in çevresinde dönüyor olduğunu savunan Copernicus; Dünya’yı, insanoğlunun hüküm sürdüğü krallığı, sıradanlaştırarak insanoğlunun kudretini ve eşsizliğini lekelemiştir. Ardından sazı Darwin almış, insanın da bir hayvan olduğunu söyleyerek kendisini tanrısallaştırmış olan insanoğluna okkalı bir sille çakmıştır. Darwin alenen hakaret etmiştir insana, onu küçümsediği hayvanlara denk görmüştür. Ayıp denen bir şey yok mudur? Önce krallığını, sonra hanedanının soyluluğunu kaybeden insan, kendi düşüncelerinin ve davranışlarının kontrolüne sıkı sıkı tutunmuşken Freud çıkagelir. Freud insanların kendilerini bile rasyonel bir bilinçle yönetemediklerini, bilinçaltı diye bir kavramın var olduğunu, yani insanın öyle pek de matah bir yaratık olmadığını iddia eder.


Bir anda kendisini kapının önünde bulan insanoğlu, süklüm püklüm modernizmin yolunu tutar. Bütün yalanları temize çekecek yepyeni bir yalan bulmak için…


•••

Kitapta Antik Yunan tragedyalarının üç birlik kuralının yankılarını da görmek mümkün: Bir gün, bir şehir, bir etkinlik. Yani tek bir zaman, tek bir mekân, tek bir olay. Öte yandan romanın baş kişisi Mrs. Dalloway, nam-ı diğer Clarissa, antik dönem mirası epik kahraman özelliklerini taşımaktan çok uzak, hatta neredeyse bir anti-kahraman. Bir yandan pikaresklerin sıradan kahramanlarını andırırken, diğer yandan çağdaşı Ulysses’e göz kırpıyor. Bir günü nasıl yaşayacağını bilmeyen kahramanlar bunlar. Kahraman olmayan, olamayan, olmak da istemeyen kahramanlar… Anların sarmalında sonsuza doğru sarım sarım dolanan modern dünya mahkûmları…


Bu noktada Woolf’un roman boyunca karşılaşmayan manevi ikizlerini de ele almak gerekir, sanıyorum: Clarissa ve Septimus. Yaşadığı hayatın, tercihlerinin, sebeplerin, sonuçların, evinin içinde sıkışmış bir kadın ve bir savaş malulü…


Clarissa, akılcı olanı seçmiş, mantık evliliği yapmış, toplumsal normların peşinden tıpış tıpış gitmiş mutsuz bir kadın. İstemediği bir yaşamı istemediği bir kişi olarak yaşamış, gençliğini geride bırakmış, erdemli, ahlaklı bir ev hanımı. İşin ilginç yanı ise şu: Yaşamak istemediği hayatında, olmak istemediği sosyal kimliğine sıkı sıkı tutunup vermek istemediği bir partiyi organize ediyor olması. Roman boyunca Clarissa’nın yaptıkları ile hissettikleri, söyledikleri ile düşündükleri arasında benzer çatışmalar görmek mümkün. Bu anlamda Clarissa’nın yaptığına bir nevi intihar girişimi denebilir. Toplumsal kurallarla allayıp pulladığı sosyal kimliğini, esas benliği ile karşı karşıya getirerek ikisinden birinin kazanacağı güne ulaşmaya çalışıyor. Ya Mrs. Dalloway kazanacak ve yaşamının gerçekleriyle barışacak, ya da Clarissa kazanacak ve geçmişinden boşanıp özgür kalacak.


Septimus ise savaşın ardından ciddi psikolojik rahatsızlıklarla dönüyor romanımızın toplumuna. Savaşta deneyimledikleri, gördükleri, katlandıkları onun bu savaş sonrası mağrur Londra’sına uyum sağlamasını imkânsız kılıyor. Septimus’un algıladığı ve kendisi için kurguladığı dünya, gerçek dünyadan oldukça farklı. Kuşların kendisine seslendiği, savaşta ölen arkadaşının hâlâ var olduğu, başkalarına geçit vermeyen renkli ve küçük bir dünya bu. Septimus’un zaman ve mekân algısını yerle bir eden dünyası, onun kişisel hapishanesi aynı zamanda. Clarissa’da görülen kapana kısılmışlık, yaşama ait hissedememe, içe dönüklük durumları Septimus’ta da açıkça görülmekle kalmayıp onu intihara sürüklüyor.


İletişime kapalı, hissiz, yalnız karakterlerimiz gösterdikleri travma sonrası psiko-nevrotik belirtilerle ortaklaşıyorlar. Ve bu belirtilerin belki de en kuvvetlisi, geçmişe saplanıp kalma, şimdiki zamana uyum sağlayamama, yani bir güne nasıl gireceğini, o günden nasıl çıkacağın bilememe durumu…


•••


Bu noktada kitapta anlatılan savaş sonrası endüstriyel toplumdan söz etmek de mümkün ve gerekli olacaktır. Çünkü insanlar arası iletişimsizliği kuvvetlendiren, bireyleri travmalara sürükleyen ve onları her koşulda bu düzenin içinde tutmayı başarabilen şey endüstri toplumunun ta kendisi.


Peki toplum, kendini oluşturan bireylerden daha büyük bir kuvvet haline gelip onları, deyim yerindeyse, zapt etmeyi nasıl başarıyor? Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno, Mrs. Dalloway’in yayımlanmasından yıllar sonra bu soruya şu yanıtı veriyorlar: kültür endüstrisi sayesinde. “Kültür Endüstrisi: Kitlelerin Aldatılışı Olarak Aydınlanma” başlıklı yazılarında, kapitalist endüstriyel toplumun, bireylerine hükmedişini, onları süslü püslü vaatlerle nasıl kandırdığını anlatırlar. Kültür endüstrisi bireyde toplum geneline hükmeden “kült”e uyma içgüdüsü oluşturur, Clarissa kendini bir parti organize etmesi gerektiğine ikna etmiştir örneğin. Sahte bir ihtiyaç algısı ve tükenmek bilmeyen vaatler üzerine kurulu bir sistemdir bu. Vaatler yerine getirilmedikçe onlara ihtiyaç illüzyonunu kuvvetlendiren, daha fazlasını beklemeye, ummaya dayalı bir sistem… Mrs.Dalloway’in Londra’sı da bu sosyo-kültürel tiyatrodan nasibini alır elbette.


Düşünelim: Woolf’un baktığı yerden görüldüğü haliyle Londra… Güzel bir haziran sabahı, pırıl pırıl güneş, çiçekler, St. James Parkı, partiler, insanlar… Kısacası yaşam… Parlak boncukların dizildiği bir ipte şehrin boynundan aşağı sallandırılan yaşam… Mrs.Dalloway’in şaşıtıcı yanlarından biri de işte bu vurdumduymaz atmosferi. İnsanların bütün travmalarına, bunalımlarına, karamsarlığına karşılık toplum genelinde esen umut ve iyimserlik rüzgârı… Boğazına dolanmış endüstri ipinin tuzaklarından habersiz, cıvıl cıvıl boncuklara aldanan bir şehre ev sahipliği yapıyor olması…


•••


“Suskun konaklar gibiydim

Kapıları gittikçe çoğalan.” [2]


Virginia Woolf’u ve modernist eserlerini düşündükçe yukarıdaki dizeler geliyor aklıma. Açıldıkça açılan, çoğaldıkça çoğalan, artan bir şeyler var Woolf’ta. Tek bir güne açılmış binlerce kapı… Ve belki de bu yüzden bir güne nasıl gireceğini bilemiyor insan. Bir güne binbir kapıdan girilebilir mi?


Bence “bu pekâlâ olabilir”…





[1]Uyurkulak, Serhat. “Başlangıçlar”. Mühür Dergisi Sayı 37, 2012.

[2] Matur, Bejan. Rüzgâr Dolu Konaklar. Timaş Yayınları, 2011.


İllüstrasyon

Can Çetinkaya



Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Sekteryen Kısa Tarihi

bir ayva düştü, okundan vurulmuş delinmiş, düştü. kral bacak arasından güldü okundan, kendi okundan. ava gitmiş bir kral mağrurluk da avlar getirir, o da, kepaze ettiği tabaklarda bir ayva istedi. bun

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon