Halaleylo Yarattı

 

Göbeklitepe’ye.

 

I

“Şölende söylediğim şarkıya kıkır kıkır gülen arkadaşa, hasat zamanı yemliği toplamaya yardım edeceği yerde tepeye taş taşıyan kocaya, anne sözü dinlemez aptal kıza, aklı çükünden ileri gitmez oğlana ne zaman ihtiyacım oldu benim!” diye bağırdı Halaleylo. Çevresindekiler onun tarafına dönüp söylediklerini dinlemeye başladı. “Gözümden nice yaş akıtıp ettiğim duaya bile burun kıvıran Uzunadam’a, taşları sadece erkeklerden isteyen tanrıya ne zaman ihtiyacım oldu ki şimdi olsun?” Etrafındakilerin sayısı arttıkça Halaleylo coştu, yüksekçe bir kayanın tepesine çıkıp daha da sert konuştu. “Göktanrı’ya sözüm olsun, bir daha gelirsem bu tepeye, aha bu ellerimden iki yana çivilesinler beni. Sözüm olsun, bir daha meme verirsem kızıma, yine hasat edersem yemliği, iki ayağıma iki buzağıyı bağlayıp sürsünler beni iki yöne.”

 

Kalabalığın arasından bir el kalktı ve sordu: “Şimdi zamanı mı bunun? Şölen vakti isyan olur mu hiç?” Kalabalık garip bir uğultuyla onayladı kalkan elin sahibini. “Tam da vakti!” diye kükredi Halaleylo. “Benim ne onlara ne size ihtiyacım var.” dedi. “Kendi kendime yeterim. Yemeğimi kendim avlarım, kendi toprağımı bulur çapalarım, kendi tanrıma taparım.” Kalabalık öfkelendi, Halaleylo’ya hakaretler yağdırdı. Bağırtıların arasından “Tek başına yaşayamazsın, bir elin diğerine ihtiyacı var.” dedi sesi çatlak bir oğlan, Halaleylo’nun, aklı çükünden ileri gitmez dediği oğlu. “Tepenin ardında başka insanlar da var, buna inanıyorum. Gök ne kadar yüksek görün artık, ilerdeki dağ ne kadar uzak. Ama siz körsünüz, gözünüz tepeden taştan başka bir şey görmez olmuş. Ben tepenin ardındaki insanları da bulurum, başka tepeler de bulurum.”

 

Halaleylo içinden geçenleri ilk kez herkesin ortasında haykırıyordu haykırmasına, ama zihninde yine de bir şüphe vardı. Yaşadığı dünyanın yalnızca bu tepeden ibaret olabileceği şüphesi... Oysa şölende şarkı söylerken, tarlada çapa yaparken, evinde kızına meme verirken ya da tepede Göktanrı’ya tapınırken uzun uzun düşünüp dünyanın bu tepeden ibaret olmadığına ikna etmişti kendini. Şimdiyse kalabalığın söylediği gibi olmasından korkuyordu. Çevresindekilerin salyalar saçan öfkesi daha da korkutuyordu onu. Tepenin dini lideri olmanın verdiği güvenle “Bizim yakaladığımızdan başka av yok, bizim tarlamızdan başka toprak yok, bizim taptığımızdan başka tanrı yok.” dedi Uzunadam. Halaleylo hariç herkes başıyla onayladı bunu.

 

Söylediklerini kimsenin anlamamasına bozuldu ve kayanın tepesinden indi Halaleylo. Uzunadam’ın suratına tükürdü ve yuhalamaların arasından geçip gitti. Belki bir yoldaş çıkar diye herkesin ortasında isyan etmişti, o da olmadı. Yol gözükmüştü artık. Tek başına. Korkak. Halaleylo.

 

II
Halaleylo ardında bıraktığı tepeden çeyrek gün mesafedeki ormanda, bir çam ağacının altında uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken fark etti yeşilin güzel bir renk olduğunu. Kafasını kaldırdığında gördüğü lekesiz maviyle, ormanın kahverengi toprağı arasında sanki bir cümbüş yaratmıştı yeşil. Doğrulup ağacın dikenimsi yapraklarını kopardı ve elinde yuvarladı. Ufalanan yaprakların rengi eline geçtikçe daha çok yaprak kopardı ve elini hepten yeşile boyadı. Halaleylo havaya kaldırıp bir mucizeymiş gibi baktığı elinin yeşiline dalıp gitmişken tepeden düşen bir kozalaktan ürktü de öyle kendine gelebildi.

 

Böylece yeşili kutsal bildi Halaleylo. Derdini cefasını ona anlattı. Tepeyi nasıl bıraktığını onunla hatırladı. Tek bir kadın izi olmayan tapınakta, kendisinden ibadet dışında hiçbir şey beklemeyen bir tanrıya tapmaktan yorulduğunu ona söyledi. Şölen için çalışıp çabalayıp söylediği şarkıları kimsenin anlamamasına kırılmış kalbini ona açtı. Çoluğunu çocuğunu artık unutması gerektiğini onunla fark etti. Yeşile baktıkça hem ardında bıraktığı her şeyi tekrar tekrar ve belki de son kez hatırladı, hem de hepsini unutacağının umudunu yine yeşilde gördü.

 

Halaleylo yeşili tanıdığı ormandan çeyrek gün mesafedeki çayın kıyısında, büyükçe bir taşın üzerinde oturmuş, geceyi nerede geçireceğini düşünürken acıkmaya başladığını hissetti. Av bulması gerekirdi. Çayın karşısındaki bodur çalılıkları gözüne kestirdi ve sudan yürüyüp kurumuş çalı çırpı topladı. Bunlarla ateşin nasıl yakılacağını, avın nasıl pişirileceğini oldu olası biliyordu da Halaleylo, iş çaydaki balıkları tutmaya gelince ne yapacağını kestiremiyordu. Önce elini daldırdı suya, elinin yeşili suya aktı. Su bulanınca balıkları göremedi Halaleylo, ama yeşilin suya akmasına hayran kaldı. Mucize olmalıydı bu. Ya da hayır, asıl mucize olan Halaleylo’nun elini ikinci daldırışında kolunun yarısı kadar bir balığı kuyruğundan yakalamasıydı.

 

Balık ne kadar çırpındıysa Halaleylo da o kadar hırslandı. Üstüne yeşile anlattıklarının öfkesi de eklenince bütün sinirini balıktan aldı, bir o taşa bir bu taşa vura vura balığın canını çıkardı. Ateşi yakıp pişirmeye başladığında, yüzü de gülmeye başlamıştı artık. Tek başına. Mutlu. Halaleylo.

 

III

Halaleylo “Başka av yokmuş, peh! Yediğim neydi o zaman?” diye düşünüp gülmeye başladığında mağaranın ucuna oturmuş yıldızları seyrediyordu. “Başka toprak yokmuş, peh! Yattığım neydi o zaman?” Doğrulup kahkahasına devam etti. Kalabalığın ona söylediklerini hatırladıkça daha da eğlendi. Yıldızların karşısından kalkıp mağaranın içine, yaktığı ateşin yanına gitti ellerini duvarlara değdire değdire.

 

Şölende son söylediği şarkıyı mırıldanırken aklına geldi duvarı yeşile boyamak. Ateşin yanındaki yanmamış çalılardan tek eliyle tutabileceği kadarını topladı, etrafına çimen dolayıp uçlarını birleştirdi ve meşale yapıp önüne tuttu. Mağaradan çıkıp gece gece yaprak topladı. Çam ağaçlarının dikenimsi, fıstık ağaçlarının koyu renkli, başka ağaçların da yayvan yapraklarını birer ikişer koparıp avucuna doldurdu. Yeşile kavuşmak için güneşi beklemek zorunda kalmadığına mutluydu. Karanlıksa onu korkutuyordu. Mutlu ve korkak Halaleylo içinden daha önce hiç sahip olmadığı özgürlüğünü geçirirken tek başınaydı.

 

Ve yarattı Halaleylo. Mağaraya geri döndüğünde ateşin yanındaki yanmış çalıların küllerini eline alıp duvara bir tepe çizdi. Ezdiği yapraklarla tepeyi yeşile boyadı. Yanına bir çöp adam çizdi, sırtına yeşilden bir taş kondurdu. Ardına bir çocuk çizdi, önüne yeşilden bir çük kondurdu. Bir kız çizdi de ağzına yeşil bir meme kondurdu. Bir çam ağacı çizip yapraklarını yeşile boyadı, fıstık ağacı çizip koyu yeşile. Ağaçların az ilerisine bir çay yaptı külden. Çayın ucuna yeşil ateşin üstünde pişen yeşil bir balık çizdi. Ah Halaleylo. Karşı duvara geçip bir sürü çöp adam çizdi, birinin boyu hepsinden uzun. Yanlarına iki buzağı çizdi, kozalak çizdi, toprak çizdi, yemlik çizdi, gözyaşı çizdi, dua çizdi. Özgürlük. Hepsi de ya yeşil ya griydi. Külün grisiyle yeşil, tıpkı çam ağacının altında uzanırken gördüğü manzaradaki lekesiz maviyle kahverengi gibi birlikteyken çok güzel gözüküyordu. Bildiği her şeyi çizdi belki. Bilmediklerini de çizdi, tepenin ardına başka insanlar koydu. Vardı başka insanlar, biliyordu ya da öylece yarattı işte Halaleylo. Duvarda yarattığı insanların karşısına geçip kahkahalar attı. “Başka tanrı yokmuş, peh! Ben neyim o zaman?”

 

Tek başına. Tanrı. Halaleylo.

 

İllüstrasyon

Canan Barış

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon