Madalyonun Rüyası

Bu gece size bir sır vereceğim, dedi Yonika. Ama siz de çocuk kalbinizin üzerine yemin edin; sabah uyandığınızda bu sırrı unutmuş olacaksınız.

 

Gözlerimizi kırpmadan onu dinliyorduk. Ben içten içe kızıyordum Yonika’ya. Görmüyordu bıyıklarımın terlemeye, sesimin kalınlaşmaya başladığını; artık çocuk değildim, görmüyordu. Diğerleri benden küçüktü. Belki onlara sesleniyordur diye rahatlatmaya çalışıyordum kendimi. Yine de endişeyle karışık heyecanımı önleyemiyor, oturduğum yerde nefes nefese kalıyordum. Kalıyorduk. İşte, beşimiz nefes nefeseydik. Taşların üstünde sönmeye yüz tutmuş ateş Yonika’nın gözlerinde harlanıyordu. Biz yanıyorduk.

 

Yükselen ateşimizi fark etmiş olacak ki tiz bir kahkaha attı. Tutuşmayın hemen canım, dedi sesindeki alaydan çekinmeyerek, daha hikâyemi anlatmadan mum gibi erimeye başladınız. Adamı mum eden benim ya hoş, kabahat sizde değil.

 

Onun böyle keyiflendiğini, hatta kahkahalara boğulduğunu gördükçe içimdeki heyecan büyüyordu. Yonika canı sıkkın olduğu zamanlarda hikâyelerinin önüne setler çeker, acısını bizden çıkarırdı. O zaman kulağı ona yazdığım şiirleri duymaz, gözü bizi görmezdi. Eğer keyifsizse yolunu beklememiz, ateşi hazır etmemiz, evden çörek ve domates aşırıp önüne sermemiz umurunda olmazdı.

 

Her ayın on dördünde, güneş battıktan sonra, kurtların uluma vaktinden önce yolunun düştüğü bu ıssız düzlükte onu beklerdik. Kimi ziyaret eder, her ayın tam da on dördü bu dağ yolundan neden geçerdi, bilmezdik. Bir keresinde merakımıza yenik düşüp takip edecek olmuştuk da on adım sonra yakalanmıştık. Tanrım, Yonika’yla oyun olmaz ya, biz bilemedik. Diğerleri kuru bir çalıya bastığımı, Yonika’nın da bu sesi duyup bizi suçüstü yakaladığını iddia etse de elbet biliyorum gerçeğin bu olmadığını. Geleceği gören, hiç içinde yaşadığı andan habersiz olur mu? Ben tüm kalbimle inanıyordum. O, geleceği görüyor, bizim aklımızın ucuna gelmeyecek sırları çözüyordu.

 

Şimdi gökyüzüne bakın, dedi Yonika. Gökyüzündeki ve aklımdaki bulutlar dağıldı. Dolunay apaçık göründü. Işığında titredik.

 

Ne görüyorsunuz, diye sordu. Hepimiz farklı zamanlarda mırıldandık.

 

Dolunay. Lekeli ama parlak, ışığı sınırlarından taşan bir dolunay.

 

Hayır, dedi, sesi ciddiydi. Saçları dolunayın ışığında kızıl parlıyor, yüzündeki ince, sarı tüyler rüzgârda titriyordu. Ellerini ateşin üzerinde gezdirdi. Sesini yükseltti, oturduğumuz yerde ürperdik.

 

Bana dahası lazım, başka?

 

Bu sefer çıt yoktu.

 

Kocaman açtığımız gözlerimizle gökyüzüne bakıyorduk. Yoktu, hiçbir şey yoktu, dolunaydan başka hiçbir şey yoktu.

 

Sadece bir dolunay değil, dedi sesine soğuk bir gizem katarak, çok daha fazlası. O bir madalyon. O madalyonu boynuna geçiren göğün efendisi olur!

 

Büyülenmiştik. Ağzımız yarı açık onu dinliyorduk.

 

Derler ki yüz bin yılda bir, Tanrı bir aciz kuluna istediği bir rüyayı yüz bin yıl görme imkânı tanır. Lakin ondan tek bir şey ister.

 

Ne, dedik hep bir ağızdan, ne ister?

 

Madalyona sahip olmasını.

 

Bizimle apaçık dalga geçiyordu. İçimde bir burukluk dalga dalga büyümeye başladı.

 

Yonika, dedim. Sesim taşta ve gökte yankılandı, sonra bin parçaya bölündü. Yazık değil mi bize, bir aydır bugünün düşünü görüyoruz. Sense bizimle eğleniyorsun!

 

Döndü, yüzüme baktı. Şımarık ses tonuyla gülerek sordu;

 

Bugünkü şiirim nerede bakalım benim? Sen önce ondan haber ver!

 

Yazmadım, dedim. Sesim buz gibiydi. Bu ay sana şiir yazmadım.

 

Şair efendi, dedi gözbebekleri gözbebeklerimde büyürken, sen yazmadan okumuştum ben o şiiri.

Utandım. Yazdığım şiiri gizlediğim için kızdım kendime. Halbuki ben sadece Yonika için elime kağıt kalem alırım. Her ayın on beşinde başlarım şiirimi yazmaya, bir sonraki ayın on üçüne kadar da kafamın içinde döner durur dizeler. Yonika’nın, aklımdan geçenleri okuması ihtimaliyle bir an ürperdim.

 

Peki ya madalyona nasıl sahip olacağız, diye bir ses yükseldi aramızdan.

 

Yonika güldü. Sağ elini göğe uzatıp dolunayı avcuna aldı. Parmak aralarındaki boşluklardan beyaz ışıklar taşıyordu.

İsteyerek, dedi, çok isteyerek. Öyle isteyeceksin ki, uzun yollar koştuktan sonra bir bardak su ister gibi. Derin sularda yüzdükten sonra içine çekeceğin nefes gibi... Şüphesiz ve ‘ama’sız isteyeceksin. Kim ki bu gece istediği düşü dolunayın ışığına içten ve karşılıksız fısıldar ve dolunayı boynuna asarsa bir geceliğine madalyonun efendisi, rüyasının hükümdarı olur.

 

Yonika bizi yine büyülemeyi başarmıştı. Herkes gökyüzüne bakıyordu. Gözbebeklerimizde dolunay parlıyordu. Madalyona tek başına sahip olma ihtimali içimizde sinsi ve hırslı bir yere dokunmuştu. Sanki Yonika’nın anlattıkları en gizli yerimizde yıllardır uyuyan bencil bir aslanı uyandırmıştı. Bir diğerimizin rüyasına hükmetme ihtimali canımızı fena halde sıkıyordu.

 

O sırada bir çıtırtı duyduk. Yonika, eşyalarını sırtlamış vaziyette karanlığa doğru yol alıyordu. Arkasından seslendik, elini kaldırdı.

 

Kolay gelsin, diye bağırdı, sesinin yankısı dağlara çarptı; umarım içinizden biri rüyasına hükmedebilir, tabii bu heyecanla uyuyabilirseniz.

 

İnce bedeni karanlığın içinde kayboldu. Biz, getirdiğimiz azıkları yedik, ateşi söndürdük. Gönülsüz konuşuyorduk, herkesin aklı dolunaydaydı.

 

Çalıların üzerine uzandık.

 

Ben uzak ve sessiz, dolunayı net açıyla gören bir yere

 

uzandım. Gözlerimi kırpmadan gökyüzüne bakıyordum. Görmek istediğim rüyayı anlatmaya başladım dolunaya. Ben anlattıkça dolunay büyüyordu. O büyüdükçe ben anlatıyordum.

 

O kadar parlaktı ki artık gözlerimi açamıyordum. Gittikçe ağırlaştım, yerimden kalkamaz hale geldim.

 

Elimi boynuma götürünce onu hissettim.

 

Rüyaya daldım.

 

İllüstrasyon

Turgut Demir

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon