Söyleşi:Burhan Sönmez

Edebiyat ve anlatmak sözcükleri sizin için ne anlam ifade ediyor? Yazan herkesin az ya da çok bir şeyler anlatmak niyetinde olduğunu söyleyebiliriz, fakat bu anlatma tutkusunun sizde

oldukça yoğun olduğu belli.

 

İnsan eylemden evvel, sözdür. Sözün gücü, eylemin ötesidir. Eylem yalınkatlığa düşebilir ama söz tükenmez, katman katman ilerler. Edebiyat burada anahtardır, her türden kapıyı açmaya muktedirdir. Sözü, insandan insana tılsımlı biçimde ulaştırandır. Kalıcılığı ve ihtişamı da bundan gelir.

 

İlk romanınız Kuzey’de çok sayıda masalsı anlatılarla karşılaşıyoruz. Romanınızı bu hikâyelerin üstüne kurguladığınızı söylemek yanlış olmaz sanırım. Romanınızın okur tarafından oldukça beğenilmesinde masallarınızın payı da büyük. Acaba bu tarz hikâyelerden oluşan bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

 

Masalları masal olarak yazmak yerine, romanları masal gibi yazmak gelir içimden. Bu duyguya bağlıyım. Masallar, edebiyatın kanonudur. Masalını hazin bir biçimde kaybetmeye yüz tutan bu masalsız dünyaya yeni bir ruh, eskinin kalp atışlarına bağlanan bir ruh vermeye çalışıyoruz.

 

Kuzey’in en dikkat çekici kısımlarından biri Safali’deki dost meclisinde gerçekleşen felsefe sohbetleri. Bu sohbetler yapıları ve içerikleri gereğince doğu felsefesini andırıyor. Gönlü temiz kardeşlerin sohbeti oldukça etkileyici. İnsanın defalarca okumak isteyeceği ve her seferinde farklı bir şeyler keşfedebileceği bir yazı ortaya çıkmış. Eğer sohbetler üzerine yaptığımız Doğu felsefesi benzetmesi doğru ise sizin için Doğu felsefesini etkileyici kılan nedir ve günümüzde nasıl değerlendirilmelidir?

 

Tek bir dünya yok. Tek bir Batı, tek bir Doğu da yok. Kuzey, bütün yönleri içeren, iyiyi de kötüyü de bağrında toplayan bir evren orada. Doğu felsefesini bugün eski halleri taklit ederek diriltmek, ya da Batı‘yı bir şablon haline getirip ötelemek veya onu olduğu gibi kabul etmek çare değil. İnsanlığa ait, yaratıcı olan her şey bugün kabulümüzdür. Dünyanın enternasyonalize olduğu bir çağ dönümünde zihinleri karmak ve bütün düşünce aktarımlarını almak, onları dinamik biçimde çok yönlü bir düşünce kabı içine akıtmak mümkün. Ne Doğu yeterlidir, ne de Batı. Dünya ve insan bir bütündür. Yönler de öyle.

 

Romanınız Kuzey’de bir diğer dikkat çeken ayrıntı da karakterlerinizin birden fazla kişiliği/yüzü taşıması ve gerçekliğin roman boyunca muğlak olması. Karakterler sanki birer ana yol ve biz onları birbirine bağlayan ara sokaklarda geziniyoruz roman boyunca. Aynı şekilde her bir karakter de kendi içinde dallanıp budaklanıyor. Gerçeklik ise rüyasında beyaz bir tilki olan bir insanın düşüne dönüşebiliyor. Yahut romanınızda anlatılan bir hikâyenin aksine karakterler iyi ya da kötü değiller. Her şey çok belirsiz fakat bu durum karşısında herhangi bir karakterin şikâyeti yok gibi gözüküyor. Romanınızdan yola çıkacak olursak, gerçek kavramının sizde oluşturduğu yansımalar nelerdir? Gerçek karşısındaki duruşunuz nedir?

 

Gerçek nihayetinde bir yorumdur. Aristo, aynı sözcükleri kullanıyoruz ama aynı şeyden bahsetmiyoruz, der. Hepimizin gerçeği kendimiz kadar, kendimize eşit. Çünkü gerçek bizim dışımızda olan bir şey değil. İnsanın da katıldığı, ona etki ettiği ve yarattığı bir şeydir. Kuzey’de, hatırlarsınız, kahramanlarımız sürekli bunu tartışırlar. Ben oradaki Şahmaran Kadınları’nın ve Sarı Nine’nin bu konudaki sözlerini sık sık düşünürüm.

 

İkinci kitabınızın adı Masumlar. Kitabı okumaya başlamadan önce çok basit bir soru getiriyor akıllara: Kim bu masumlar? Kitabı okudukça bu soru yavaşça “Suçlu kim?” sorusuna dönüyor. Suçlu kim? Devlet mi? Hayat mı, yoksa ölüm mü? Aşk mı suçlu olan, savaşlar mı? Kim masum ve kim suçlu?

 

Suçluyu teke indirgememek gerek. İktidarın sindiği irili ufaklı her şeyde ve her yerde suça dair belirtiler vardır. Ama insanın olduğu her yerde aynı zamanda masumiyet de söz konusudur. Tolstoy‘un yazamadığı ama başlığını koyduğu son çalışmasının adı, "Yeryüzünde Suçlular Yoktur." Ölüm, belki de illetin kaynağı. Öyle ki, ölüm karşısında herkes masum hale gelir.

 

Masumlar, zıtlıklarla örülmüş bir roman. Gurbet ve sıla, ölüm ve hayat, kent ve köy, dün ve bugün... Birbirlerinin aynasında dilerini var edenlerin, yeniden bulanların romanı. Sizi bunu işlemeye, romanı bu şekilde zıtlıklar üzerine kurmaya iten neydi?

Sonuçta bir yol bulmak, yol bulunmadığında ise yol açmak gerek. Kafamda bulduğum yolu farklı yönlere doğru çoğalttım, açtım. Açtıkça bu ikilikleri öyle bırakamadım, kendi içlerinde desenler verdim, renklendirdim. Çoğunlukla kalemin ve hikâyenin yöneldiği duyguyla yaptım bunları.

 

Masumlar’ın kurgusunda anıların sıklıkla kendilerine yer bulduğunu görüyoruz. Kitap boyunca okur kendini bir roman okuyormuş gibi değil de masal dinliyormuş gibi hissediyor. Çocukluğumuza ait, uyku öncesi dinlenen ve sonu merakla beklenen masallardan biri gibi kitabınız. Kitaptan aldığımız tat da buna bağlı olarak artıyor haliyle. Brani Tawo’nun özlediği memleketinin, çocukluğunun hikâyelerini okurken biz de belki de özlediğimizi hiç fark etmediğimiz çocukluk masallarımızı hatırladık ve bu özlemin farkına vardık.Yapı itibarıyla birbirine uzak duran roman ve masal kavramlarını nasıl bir araya getirdiniz? Bu, Brani Tawo’nun çocukluğuna, vatanına duyduğu özlemi yansıtmak için seçtiğiniz bilinçli bir yol muydu?

 

Edebiyatta bilinçlice seçtiğinizi sandığınız şeyler, siz farkında olmadan içinizde taşıdıklarınızdır. Yeraltı nehirleri gibi bir yerlerde yüzeye çıkar ve sizi tasavvurunu kurmadığınız bir kıyıya taşır. Masalı anlatmak değil masalı yeniden yaratmak, yeni bir dünyada farklı bir ruhla ona can vermek gelir içimden. Ne anlattığınız değil nasıl anlattığınız önemlidir. Romana nasıl bir ruh verdiğiniz de buna dahil. Masalcı anlatır, ben ise yazmaya çalışıyorum. Sözden yazıya geçerken, masaldan romana doğru farklı bir yol, dolambaçlı bir yol gider. O yolu severim.

 

Brani Tawo, “Ölülerin arasında ölümü değil hayatı hissederiz. Yokluğa yaklaşmadıkça varlığın anlamana erişemeyiz.” diyor. Gurbet ve memleket kavramlarına da uyarlayabilir miyiz bunu? Yuva en çok gurbetteyken mi yuvadır? Anılar ve hikâyeler onlardan uzak kaldığımızda mı anlam kazanır?

 

Yitirdiklerimiz, değerlidir. Acı, mutluluktan daha sert ve güçlüdür. Yuva, toprak değildir. Nereye giderseniz gidin içinizde taşıyabildiğiniz şeydir. Içinizde taşıdığınız yuva ile onun gerçek hali her zaman aynı değildir, olmasıda gerekmez. Yuva veya sıla statik değil, dinamik edalıdır. Bazen onun içindeyken uzağa düşeriz. Şimdi Türkiye‘ye, bugününe bakınca mesela, kendimi büyük bir sıla özlemi çekiyor buluyorum.

 

Son kitabınız İstanbul İstanbul’un politik bir roman olduğunu görüyoruz fakat kitabınız ne ölçüde güncel siyasi olaylardan beslendi? Gezi protestolarından yahut başka spesifik olaylardan etkilendiniz mi?

 

İnsanın belleği, psikolojiden de biliyoruz ki, öyle bilinç aracılığıyla işlemez sadece. Onun alt kompartımanları vardır. Aslında her yazan, yazdığında günceli yazar. Ya da güncel, ona geçmişi yazdırırken de kendisini gösterir. Gezi, onun güzelliğe sahip çıkma duygusu ve iktidar ötesi olma arzusu, kim bilir, belki bir alt yazıcı olmuştur ben yazarken.

 

Son kitabınızda insanların İstanbul’da yaşamasını sağlayan gizli nedenleri açığa çıkartıyorsunuz. Trafikten, nüfustan, doğasının mahvedilmesinden veya başka sorunlardan bıkan insanların şehirde yaşama sebebini bulmaya çalışıyorsunuz. Bir yazar olarak siz İstanbul’da yaşarken, gökdelenlere baktığınızda aralardan İstanbul’un ruhunu görebiliyor muydunuz yoksa siz de kitabı yazarken dışarıdan, daha geniş bir açıdan baktığınızda mı gördünüz?

 

Tabii yazmak biriktirmektir. İstanbul, ele geçmeyen bir düş olarak, parça parça zihnimizde birikir, dağılır, yeniden bütünleşir. Bambaşka bir biçimde zuhur eder, kendi sıkıntısını sizin sıkıntınız yapar. İstanbul‘u yazmak, dünyayı yazmak, küçük bir kozmosu yazmaktır. Bu kente bakarken ne görüp ne hissettiğinizi, ancak onu söze dökünce fark ediyorsunuz. İstanbul’u yazmak, İstanbul’u nasıl hissettiğimi öğrenmenin de yoluydu bir açıdan.

 

Son olarak geleceğe dönük planlarınız nelerdir? Üzerine yazmak istediğiniz herhangi özel bir konu var mı?

 

Yeni bir romana başladım. İzin verirseniz, onu kendime saklayayım, şimdilik. Acı çeken, mutlu olabilen, umutsuzluğa düşen ve yeni bir güne umutla başlamayı hayal eden... Bunların her biri ayrı birer insanı veya toplanıp tek bir insanı ifade edebilir. Yazarken bunu görmek, benim mutululuğum. Kitap bitirmeyi değil onu yazma sürecini her şeyden çok severim.

 

 

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon