Selami

01.11.2015

Kapının önünde bir kaç saniye bekledi, ya da bir kaç dakika. Göğüs kafesinin sol altından gelen gümbürtüden başka bir şeyi ayırt edemiyordu. Günlerdir bu anı kafasında kaç kez oynatmıştı şimdi ise görünmez bir el soluk paltosunun eteğinden tutmuş, onun içeri girmesini engelliyordu. Neden sonra hafifçe öksürdü ve yutkundu. Bunları yaparken boğazını değil içini, aklını, yüreğini temizlemek istiyordu aslında.

 

Bir an kendinden bağımsız havaya kalkmış ve kapı zilini çalan elini fark etti. O kısacık anda kaçıp gitmek geçti içinden, açılan kilit sesiyle irkildi. Kaçma fikri için çok geçti. Burda kalmalı ve yüzleşmeliydi.

 

Kapıyı açan olduğundan çok daha yaşlı gösteren kadın “Evet?” dedi, kısık bir sesle. Kadının yüzündeki sayısız kırışıktan, yaşadığı hayatı tasavvur edebiliyordu Selami. Kim olduğu dışında kadın hakkında hiçbir fikri yoktu. Çukura kaçmış gözleri ve elmacık kemiklerini daha da belirginleştiren zayıf suratına rağmen güzel denilebilecek bir kadındı. Kadının soru dolu gözlerinde bir tanıdıklık buldu: kendi gözleri.

Selami’nin ağzından çıkan tek sey:
-Ben aslında...
Derin bir nefes alıp tekrar başladı:

-Gülbahar Hanım’a bakmıştım.

 

Kendine bile yabancı gelen kibar ve mesafeli bir ses tonu takınmıştı. On yedi yaşında bulduğu öz annesiyle nasıl konuşabilirdi ki?

-Onu neden arıyorsunuz?

 

Selami cevap vermeye yeltenirken gözü kapının önünde duran o çok tanıdık ayakkabılara takıldı: Nezahat’in ayakkabılarına. Yani annesinin. Yani onu büyüten annesinin. Bir kaç gün evvel öğrendiği bu gerçekle yüzleşirken Nezahat’i hep bir kenara atmıştı. Peki ya Nezahat, yıllardır anne dediği canından çok sevdiği kadın. Ona hep doğru olmayı, dürüst olmayı öğütleyen kadın nasıl olur da bu gerceği yıllardır ondan saklardı?

 

O sırada kapıda Nezahat belirdi. Dünyadaki tüm felaketleri görmüş, geçirmiş ve artık hiçbir şeye şaşıramazmış gibi duran, kendinden emin fakat yorgun gözleriyle Selami’ye “Hoş geldin," dedi. “Girsene içeri, konuşuruz."

 

•••

 

Yıllar öncesinden kalmış, pilelerinin arası yırtılmış ve sigara dumanından sararmış perdenin açık tarafından yeni çıkmaya başlamış olan güneş oturma odasındaki eski koltuklara vuruyordu. Güneşin yaptığı ışık oyunlarını izleyen Selami, içinin de şu tozlu oda gibi aydınlanıp aydınlanamayacağını merak etti. Az önce öğrendiği on yedi yıllık hayatının tüm gerçekleri ve yalanları zihninde yankılanıp duruyordu.

 

Kollarını dizlerinin üzerine, kafasını ise ellerinin arasına almış olan Selami, kafasını kaldırır kaldırmaz karşısındaki iki kadının ürkek bakışlarıyla karşılaştı. Kapıyı açtığında, onu tanımazlıktan gelen Gülbahar’ın, onu doğurur doğurmaz ünlü olmak uğruna sokağa bırakıp giden annesi olduğu, ona bunca yıldır bakanın ise teyzesi olduğunu Nezahat’ten dinledi. İçi herşeye karşı hiddetle doluydu. Ani bir hareketle kalktı ve kapıya seyirtti. Arkasından endişe ile bakan gözlerin birşey demesine müsaade etmeden oradan koşarcasına uzaklaştı.

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon