Sherlock Holmes: Bir Modern Dedektif

19.03.2017

 

Gri yağmur bulutlarının kararttığı soğuk ve nemli Londra her zamankinden daha kalabalık ve kaotikti. İki adım önünüzü görmenizi engelleyen kalın, kömür kokulu sarı sis, insana aynı anda hem bir soyutlanmışlık hissi veriyor hem de içine gizlediği ve yürüdüğünüz esnada adeta yüzünüze fırlattığı insan yığınıyla sizi şaşkına çeviriyor, korkutuyordu. O yığında kimler yoktu ki? Arabacılar, rahipler, sörler, kâtipler, öğretmenler, işsizler, doktorlar, dilenciler, sarhoşlar ve nicesi eriyip kaybolmuştu kalabalıkta. XIX. yüzyılın sonlarının Londrası, yüzyılın başlarındaki kadar olmasa da belki, dürüst insanlar için hâlâ dehşet verici bir yerdi; özellikle Whitechapel cinayetleriyle birlikte polise karşı güvensizlik tavan yapmış, boğuşmak zorunda oldukları ekonomik zorluklar olmasa birçok insan sokağa çıkmayı göze alamayacak hale gelmişti. O günlerde insanların Strand dergisinin sayfalarında okudukları hayali bir dedektiften medet ummalarına ve her köşe başında onu gördüklerini sanmalarına şaşırmamak gerek. Sıradan bir dedektif değildi çünkü o, bir kahramandı. Ne selefi amatör Dupin ne de ardılları onun o mükemmel şekilde dengelenmiş, soğuk zihnine yaklaşabilecek, ne de dönemlerinden yıllar sonra bile varlıkları onunki gibi gerçeklikle kurmaca arasında gidip gelen bir muammaya dönüşecekti. Adı Sherlock Holmes’du ve ismi, kâğıda döküldüğü andan itibaren insanları büyüleyecekti.

 

Holmes’un ya da daha doğru ifade etmek gerekirse Arthur Conan Doyle’un Londrası, moderniteden alabildiğine nasiplenmiş, zıtlıklarla dolu bir şehirdi. Bir tarafta dünyanın dört bir yanındaki kolonilerden imparatorluğa akan kaynak ve iş gücü bolluğu, gelişen pazar olanakları, iş imkânları ve teknoloji; diğer tarafta aşırı göçe bağlı olarak ortaya çıkan yoksulluk, evsizlik, uyuşturucu bağımlılığı ve tabii ki suç. Londra gittikçe daha girift ve kaotik bir hâl alıyordu, aralarında gittikçe derinleşen uçurumla birlikte iç içe geçmeye zorlanan zengin ile yoksul kesim ve bu uçurumun getirdiği tekinsizlik, şehrin her tarafına hâkimdi. İnsanlar ortak hiçbir paydalarının bulunmadığı, birlikte yapabilecekleri ve onları bir ihtimal birbirlerine yakınlaştıracak hiçbir faaliyetin bulunmadığı tekinsiz bir kalabalığın içinde yalnız kalmışlardı, etrafları yabancılarla sarılmıştı ve korkuyorlardı. Modern Londra, büyük kozmopolit şehrin kusursuz bir örneğiydi ve yapılacak hiçbir şey yoktu. İşte bu ortamda Sherlock Holmes, o dâhi dedektif, o kılık değiştirme ustası, Scotland Yard’ın beceriksiz müfettişlerinin karşısında, insanlar için bir umut ışığıydı. Kimseye görünmeden bütün Londra’yı tarayan devasa bir gözdü Sherlock Holmes; kılık değiştirme yeteneği sayesinde şüphe uyandırmadan her ortama girip çıkıyor, sokak çocuklarından oluşan “çetesiyle” her yerden bilgi alabiliyor, Londra’yı avucunun içi gibi biliyordu. En soğukkanlı katili yakalayan, hayaletlerin efsununu dağıtan, şantajcıların oyununu oydu. Londra’nın suç şebekesinin arkasındaki beyni, ağdaki örümceği, Moriarty’i yakalayan oydu. İnsanların onun kurmaca olduğu gerçeğini reddetmelerinden, ona bel bağlamalarından doğal bir şey olabilir miydi?

 

Bu kadarla da kalmıyordu Sherlock Holmes’a bağlılığın ardındaki nedenler. Londra’nın sunduğu hayatın başka yönleri de vardı. İnsanları cezbeden bütün maddi olanaklara rağmen bu hayatın cazip olduğu pek de söylenemezdi. Bütün ışıltısına ve fosforuna karşı bu modern hayat insanları tatmin etmekten uzaktı, doyurmadığı gibi doymuyordu da. Vaat ettikleriyle ironik bir tekdüzeliği vardı modern hayatın, sıkıcıydı ve bütün o keskin farklılıklar ve beraberlerinde getirdikleri yalıtılmışlık hissi Londra’nın kömürlü sisi gibi kuşatıyordu insanları. Bu sıkıcı monotonluğun karşısında suçun, çözülmeyi bekleyen bütün gizemi ve heyecanıyla insanlar için bir eğlence aracı haline gelmesi şaşırtıcı değil. Ne de olsa dergi yapraklarında okudukları kahraman dedektifleri de aynı şeyden yakınıyor, varoluşun ruhsuzluğundan, tekdüzeliğinden kurtulmak için çözülmeyi bekleyen problemler, cevabı imkânsız bilmeceler istiyordu.

 

İşte bu modern deneyimden 56 hikâye, 4 roman ve dünyanın en sıra dışı dedektifi doğdu. Ortağı (ortak demek ne kadar doğruysa) Watson’a göre o, dünyanın görüp görebileceği en mükemmel akıl ve gözlem makinesiydi. Eh, gerçekten de öyleydi, bir makineydi o. Sadece suçları çözmeye odaklanmış ve bu doğrultudaki bütün bilgileri belleğine kaydetmiş bir dehaydı. Ne deha ama! O derece sistemli, o derece programlı bir deha ki işine yaramayacak en ufak bilgiyi bile zihninde barındırmaya tenezzül etmez. Hangi gazetenin hangi yazı stilini kullandığından pantolonunuzdaki çamurun Londra’nın hangi bölgesinden geldiğine kadar envai çeşit şeyi bilen ama Kopernik’ten ve Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğünden haberi olmayan bir adamdır Sherlock Holmes. Bunu bilmek istememektedir de! Çünkü, onun kelimeleriyle ifade etmeye çalışırsak, Dünya isterse ayın çevresinde dönsün, ne kendisi ne de işi için hiçbir önemi yoktur. 

 

Mükemmel dehayla aynı bedende yaşayan bu kusursuz cahil, bir diğer suç dehası Agatha Christie’nin kaleminden çıkma Hercule Poirot’nun aksine, insan doğasına yabancıdır bir nevi; toplumun irili ufaklı bütün biçimlerinden iğrenir. Watson’ın deyimiyle bütün duygular onun soğuk, mükemmeliyetçi ama hayranlık uyandıracak kadar dengeli zihnine oldukça uzaktır. Onun içindeki insanı sadece bir durumda görürüz, o da yegâne dostu, sevgili Watson tehlike altındayken. Watson söz konusu olduğunda ölümü bile göze alacaktır Holmes, hatta ölecektir de. Holmes’un da belirttiği gibi Watson ışık saçmasa da ışığı iyi iletir, Holmes’un ışığını bu kadar iyi görmemizi sağlayan Watson’dır. Onun zekâsı Watson’ın yanında daha da parlar, sıra dışı yöntemlerinin müessiriyeti Watson’ın tepkileri sayesinde iyice gözümüze çarpar. Onun sayılı insancıl özelliklerini de Watson gösterir bize. Nitekim bu soğuk dehayı bize bu kadar sevdiren yine Watson’dır. Bir yandan da Watson aslında bizizdir; verdiği bütün tepkiler bizim tepkilerimizdir, yaptığı bütün çıkarımlar bizim de yapacağımız çıkarımlardır. Holmes’un yanında ancak birer Watson olabiliriz ne de olsa ve onun Watson’a verdiği değeri, nam-ı diğer Holmes’un içindeki insanı gördükçe bu soğuk adamı affederiz. 

 

Bünyesinde kusurun ve kusursuzluğun, bilgeliğin ve cahilliğin alabildiğine karıştığı bu modern kahraman, şüphesiz okuyan herkesi etkisi altına almaya devam edecek, etrafındaki esrar perdesi kalınlaşırken onun “gerçekliğine” ilişkin teoriler üretilecek, kimisi ısrarla onun gerçekten yaşadığına inanarak kimisi ise bunu dileyerek Baker Sokağı 221B’yi dolup taşıracak. Ama gerçek olsun ya da olmasın, aradan geçen bütün zamana rağmen, sevdiğimiz bütün diğer hikâyeler gibi Sherlock Holmes da bizimle yaşamaya devam edecek.

 

 

İllüstrasyon

Ekin Büyükşahin

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon