Bir Kadavra Nasıl Kokar?

Anlatmak istediğim kadavra olmanın aşağılayıcı bir şey olduğu değil. Doğrudan söyleyeyim. Evsiz olduğun için seni kadavra olarak kullanma haklarını bulmaları kendilerinde, akıl hastalarının kadavra olarak satın alınması falan... Bir mal, bir eşya gibi, belki daha bile değersiz. Ben kendimi bir kadavra olarak bağışlasaydım eğer, bu onurlu bir hareket olurdu. Hatta fedakârlık yaptığımı düşünüp sevinebilirdim bile. Ama bu başka...


Söylemek istediğim bağış kadavralara farklı davrandıkları falan da değil. Hikmet Bey çok kıymetli, onu kesmeyelim demiyorlar elbette. Yaşarken bile benimle bu kadar ilgilenen olmamıştı, ona da diyeceğim yok. Dedim ya benim alıp veremediğim kadavra olmakla değil, beni kadavra yapma hakkını kendilerinde bulmalarıyla. Oysa ben de onlar gibi insanım. Bilmem anlatabiliyor muyum?


Yoksa halimden mutluyum. Hele Aysel geldiğinden beri...


•••


Bir sokak hatırlıyorum. Karanlık... Bankta oturacak kadar bile değerli değilim. Kötü kokuyorum. Çürük bir elmadan bile kötü... Oysa ter kokusundan nefret ederim. Kokular ne çok şey anlatır. Her kokuyu duyarım. Örneğin, hafif yağlı bir saçı kaşıdığınızda tırnağınıza bulaşan sarımsı tabakayla beraber tüm avucunuza yayılan kirin kokusu... Sıcağın etkisiyle elbisenin üstüne geçmiş ter kokusu, midenizi bulandırıp sizi kusturacak kadar kötü! Yahut sayısız insana ait sayısız çoklukta fakat ilk kez tanıştığınız bir insana dahi ait olsa burnunuzda bir aşinalık uyandıran ayak kokuları... Her insanın kendine has kokusu vardır aslında, ama kimi birbirine benzer. Güzel kokulardan ziyade kötü kokular benzer birbirine. Bazen kötü bir kokunun güzel bir

kokuya benzediği de olur. Bir ayağın kokusu çerezi andırır örneğin. Bu kokuyu duyduktan sonra uzunca bir süre çerez yiyemezsiniz.


Ama Aysel başka... Evet, adı Aysel olmalı. Her orospunun adı Aysel’dir bence. Böyle güzel her orospunun...


Az önce getirdiler. Kızıl, dalgalı saçlı, boyası hâlâ yüzünde... Bir palyaço gibi esas sureti boyaların ardına saklanmış. Yaşlı mı genç mi, mutlu mu mutsuz mu belirsiz... Evet, evet yeni getirdiler. Bugün tıp bayramı olduğundan daha sonra yıkamak üzere oraya, masanın üzerine bıraktılar. Siyah, dar, göğüs dekolteli kolsuz tişörtü ve üst baldırı hayli kalın olduğundan bacağını iyice sıkan, kısa, pullu şortuyla çok rahatsız görünüyor. Bozulmayalım diye bize sıktıkları o berbat kokuya karıştı parfümü. Sigara kokusu, üstüne bulaşmış nice ter kokusu ve parfümü... Sanki teninin masumluğunu saklamak istercesine bolca sıkılmış, ağır, kasvetli... Ama ben yine de duyuyorum, ta en derinden bir koku geliyor burnuma çocukluğumu hatırlatır. Annemin beni yıkadığı hacı şakir kokusu gibi temiz, pak bir koku. Aysel, çok masum kokuyorsun. Çok sevdiğim bir şarkı gibi kokuyorsun Aysel...


Neden bilmem öyle yanında çırılçıplak yattığıma utandım. Bir de göğüs kafesim yok diye... Öyle taze ki insan onun yanında ölü olduğuna üzülüyor. Yaşarken tanışsaydık... Ben bir barın önünde otururken önümden geçseydi, arkadan laf atsalardı. O umursamadan bana doğru gelseydi. Baksaydı gözlerime... Belki de halime acıyıp elime bir içki parası tutuştururdu. İyi ki tanışmadık yaşarken, kırılırdık. İnsan yaşarken kırılıyor. Ölüm sakin... Dün yeni bir tıp öğrencisi beni görünce bayıldı, ona çok da kırılmadım mesela.


Aysel ne gülerdik seninle... Tabii yaşasaydık diyorum. Şimdi artık çok geç. Öyle bir zamanki şimdi bu, ne bu dünyaya ait ne ötekine... Arafta bile değiliz düşün, sana ne vaat edebilirim? Yine de iyi oldu karşılaştık. Karanlık bir gecede çalınan ıslık gibi hafifletti korkularımı gelişin. Senden önce Rıfat Abi vardı, gömdüler onu. Adı Rıfat mıydı, onu bile bilmiyorum. Pek iyi bir arkadaş olduğunu söyleyemeyeceğim, hayli suskundu rahmetli. Gülümsedin mi ne Aysel? Dedim ya yaşasaydık çok gülerdik senle. Oysa şimdi gülmek yazgımıza direnmek olur. Vay be, ne büyük laf ettim. Çok okurdum ben, elime ne geçse okurdum. Sokakta ısınmak için bulduğum gazeteleri, kitapları okurdum, ya başı ya sonu kopmuş hikâyelere kendim sonlar uydururdum. Hayal gücüm geniştir benim, sen bilmezsin. Kim, nereden bilsin? Ara sıra kahvede sabahlardım. Kahvehaneleri severim, sıcak olur. Sobanın başında, bir simit bir çayla kahvaltı etmek en büyük lüksümdür, fazlası yok. Hem daha ne olsun? Fazla şeyde de gözüm yoktu zaten. Hiç uykusuzluk da çekmedim.Sıcacık yataklarında kuştüyü yastıklarına uzanıp uyuyamadıklarını iddia eden insanlara da kızmıyorum. Benden daha büyük bir dertleri olmalı. Ben sadece parasızdım. Evsiz, parasız ve bitkin... Çok hasta da olmazdım öyle, zorluğa alışkınımdır. Yalnız bu soğuk...

Galiba ben soğuktan öldüm. Uyur gibi öylece... Aç karnıma hem de. Karnım sırtıma yapışmış, en çok burnum üşüyorken. Burnum çok üşür küçükten beri, en canlı yeri gözlerimken vücudumun, gözlerim soğumuş öyle uzun uzun öldüm. Uzun uzun öldüm diyorum, çünkü kimse fark etmedi öldüğümü. Ölüp öyle hemen gömülürseniz kısadır ölümünüz her ne kadar ömrünüzün uzun olduğunu iddia etseniz de. Ölmüşsünüzdür ve de gömülmüşsünüzdür haddi zatında ve gömüldüyseniz artık yaşamak için çok geçtir. Ben uzun uzun öldüm, hatta tadını çıkara çıkara. Bazıları çabucak ölüyor ya şaşırıyorum, sanki ölsün diye başında bekleyen varmış gibi. Ölse de gitsek der gibi bir filme yahut bitse, her neyse. Ben öldüğümde başımda bekleyen yoktu, sanırım yaşarken de olmadığından olacak.

Ayakkabılarımı evimin önüne koyan da çıkmadı öldüğümün ilk yedi günü. Yo, onları kınamıyorum elbette. Sonuçta bir ayakkabım ya da evim olmadığı için de böyle davranmış olabilirler, bu çok makul bir mazeret bence. Sanırım yine aynı nedenle buradayım. Ve şimdi de bu soğuk. İyi ki geldin Aysel, sen sıcacıksın. Yüzünde belli belirsiz bir ter damlası bile var, görebiliyorum. Sanki seni bir yerlerden tanıyorum. Ne kadar aşina yüzün.


Neden ölür insan? Ölmesi gerektiğinden elbette... Ben öldüm tamam da Aysel neden öldü? Bu sıcak bedene bu soğuk ölüm yakışıyor mu hiç? Durdurulamayan bir kan akışı var boğazında, gözleri gece. Aysel’in kara gözleri gece. İyi tamam, ben öldüm de Aysel neden öldü? Önünden geçerken yosun kokusuna karışmış anason kokusu ile davetkâr bir balıkçı gibi beni çağırıyor şimdi kokusu. Ah ne isterdim biri kravatımı çiviye assın. Ben dedem gibi tıraş olayım. Üstünde her daim aynı sakallı adamın tıraş olduğu kırmızı kaplı sabuna sürüp fırçayı yüzümde fırçanın kocaman gezinişini seveyim, onun kravatımı çiviye asan ellerini hayal ederek. Bir el aynasında yüzümü kese kese tıraş olayım. O kanayan yerlere pamuklar koysun irili ufaklı. Ben sevineyim. Kanayan yerlerimi seveyim. Ah, o ne naif mutluluktur, o ne basit o ne küçük, o ne yüce mutluluktur. Aysel kravatımı çiviye as. Mutluluktan öleyim.


Ne o Aysel korkuyor musun? Korkma, korkulacak bir şey yok, öldük daha ne olsun! Beşi beş kuruştan beş yumurta aldığımız günleri düşün, yirmi beş kuruşa bir simit yiyip bir gazoz içebildiğimiz günleri. Yani çocukluğunu... İnsan belki de bir tek çocukken mutlu. Hatta sevin, kesseler acımaz dedikleri noktadayız biz seninle şimdi. Kesiyorlar, acımıyor Aysel. Kadavra olmanın belki de en güzel yanı bu!


•••


Ben hep başkaları ölür sanırdım. Örneğin, tavanı basık, havasız bir meyhanede yaz günü ılık rakı içerken... Yahut bir mahalle kavgasında... Bir araba çarpınca ya da, yahut kalp krizinden.


Yalnız mezarcı Ahmet Abi ölünce biraz ürkmedim değil. İri adamdı rahmetli, hali vakti yerindeydi, e ölmeyen meslek! Kimlere mezar taşı yapmadı ki... İnsan öyle sanıyor ki bir ben ölmem bir de mezarcı Ahmet...


Bir de babam öldüğünde korktum ölmüş gibi. Küçükten beri kavga ederdik üstelik. Benim ak dediğim onun gözünde kara... Yine de seviyor babasını insan, kendini sever gibi, tırnağını sever gibi, varlığı belirsiz olsa da tırnağınızı teninizden ayırır gibi yokluğu. Sıcak bir yaz akşamı serin bir meyhaneden çıksın istiyorsunuz sallana sallana, yan odada uyuyakalsın teninde yediği cacıktan mütevellit bir sarımsak kokusu. Yahut okula gelmeyecek bir babam olsun, babam yok değil de gelmez bizim ihtiyar diye söylenebileceğiniz. Aksi olsun, huysuz olsun, ama olsun. Hep öpmek isteyip hiç öpemediğiniz, ama öpme ihtimaliniz olan. Kırk yılda bir yaptığı espriye gizlice güldüğünüz -komik bulmadığınız- ama güldüğünüz kahkahalarla. Halbuki korkulacak nesi vardı ölümün, bir babanın yanında. Dövmezdi, sövmezdi, bakışıyla dövmekten beter bile edemezdi üstelik. Korkulacak nesi vardı ölümün, bir babanın yanında. Oysa ölüm güçsüzleştiriyor bir babayı bile. Onun yanında bir solcu gibi direnebileceğiniz, en muhafazakârdan daha muhafazakâr, sert, kabadayı, iki kaşı her daim aynı çizgide ortak... Kırk bir numara ayağı olan, bir altmış boylarında üstelik, yine de size hep tepeden bakacak bir babası olması insanın...


Senin baban var mıydı Aysel? Sen takunyalarınla koşarken sokak ortasında düşüp yalınayak kalınca kucakladı mı seni, bir şeyin olmadığını görünce bir tokat da o patlattı mı? Çünkü döver babalar eğer seviyorsa, biz böyle gördük. Beni çok korkuttun demenin diğer yoludur bu, ben ağlayacağıma sen ağla demektir, yani sevmektir. Bir çocuğu çok sever babası, belki annesinin sevdiğinden bile fazla, içinde kalan tüm şeyler gibi çok. Yahut da ben böyle olsun istiyorum, bilmiyorum. Babam beni sevdiğinden sevmezmiş gibi yapardı diye düşünmek. Diğerini düşünmek bir ölü için bile fazla. Yine de sen böyle bil Aysel, babalar çok sever çocuklarını.


Benim ölmemle yahut yalnız ölmemle en doğrusu yalnız başıma ölmemle demek istiyorum, babamın bir ilgisi var mıydı? Belki de Aysel, ne bileyim! Ben ki orta sıranın en ortasının en görünmez müdavimi, bakkalda ekmek sırasında önüne geçilince ses çıkaramayan ve hatta özür dileyen ve bir kızı sevdiğimin anlaşılmasını kızı bırak, kendimden bile gizleyen ben, ben sandım ki babam beni anlarsa tüm dünya anlar. Belki de haklıydım bu tezimde, çünkü henüz çürütülmedi ve çürütülemeyen her tez gibi doğru olma payının oransal fazlalığını taşıyor bünyesinde. Yani anlayacağın Aysel, arabesk bir tabirle içimde yaralı bir Kafka olduğunu söylemek mümkün...


Peki, beni sırada önüme geçenden dahi özür dilemeye iten ve ufacık bir iyilik karşısında büyük büyük minnetler duymaya iten de babamın içimde yarattığı korkuya dayalı hegemonya mıydı dersen olaylara belki çok Freudyan yaklaştığını söyleyebilirim, ama yanılıyor musun onu ayrıca da tartışırız Aysel, burası yeri değil.


Ve yine tüm bunlara mukabil babam öldüğünde bir ölü gibi koktuğunu da söyleyemeyeceğim. Ben isterdim ki içki koksun yahut da sarımsak. Çünkü o zaman birkaç dakikalığına da olsa içimde bir umut yeşerebilirdi yaşadığına dair, hiç değilse kasketini çıkardığında kafasının terlemesine paralel yayılan o tatlı mayhoş kokuya da razıydım ya o da yoktu üstünde. Dümdüz kokusuz bir koku... Oysa babalar üstlerindeki tüm kokulara inat baba gibi kokmayı sürdürürler ömür boyu. İşte o zaman anladım babamın öldüğünü. Ben yine bir kaldırımda çökmüş, yırtık bir battaniyeye sarınmış otururken önümden geçti cemaatle. Bir yabancı gibi öyle, öldüğünden bile haberim yokken öldü ya babam, işte ben bir o zaman kimsesiz hissettim kendimi bir debeni kadavra diye ilaçlarlarken.


Çünkü bir babası öldüğünde kimsesiz kalıyor insan bir de kendisini gömecek kimsesi yokken. Annemin beni elimden tutup mevlitlere getirdiği zamanlar geldi aklıma. Hani mevlit okunup bağışlama duası yapılırken bir elinde Kur’an bir elinde su bardağı, mevlidin sonuna geldiği için başörtüsünün iki ucu açılmış, kimi zaman bu uçlardan tekiyle yüzünü yelleyip terini silen gözlüklü tonton teyzeler vardı ya... Ne derlerdi hatırlar mısın; kimi kimsesi kalmamış, isimleri unutulmuş, ‘Bize de bir Fatiha okuyan yok mu?’ diyenlerin cümlesinin ruhlarına... İşte o küçücük halimle benim içim cız ederdi o kimsesiz kalanlara... Ben en çok onlara Fatiha okurdum Aysel, kimsesizlerin ruhlarına...


Ya sen burada ne arıyorsun Aysel? Senin kimsen olmadı mı yahut bir sevenin? Ne çok seven çıkmıştır bu güzel bedeni... Yo Aysel sakın yanlış anlama, seni incitmeye çalışmıyorum, belki de sana acıyarak kendimi bir üst kademeye çıkarıyorum. Bilirsin, acımak biraz da büyüklenmektir. Yahut da burada olmanın normal bir şey olduğunu kendime ispata çalışıyorum. Oysa o çoktan geldi, ayak sesi kapıda şimdi. Seni alıp yıkayacak, bir köpek bağıracak o sıra. Kim bilir günlerden cumartesiyse eğer, o gün işe gitmemiş bir babaya balkonda sofra kurulacak, tabak kaşık şıkırtıları, bir yanıp bir sönecek lambalar... Yoldan geçen birinin sigara yaktığı duyulacak, bir anda sokak efkâr kokacak.


Kokular ne çok şey anlatır. Her kokuyu duyarım. Sen de yıkanınca kokacaksın. Yeni doğmuş bir bebek gibi mi ya da çürümüş bir et gibi; ekşi ekşi, acı acı, etinin bir tadı varmış gibi sanki? Bir kadavra nasıl kokar? Hiçbiri değil Aysel, kimsesiz kokacaksın, bir kadavra en çok kimsesiz kokar...


İllüstrasyon

Fahrettin Yılmaz

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Devlet Terörü ve Anarşinin Maskesi

Bütün hayatı boyunca toplumla çatışma halinde yaşamış Percy Bysshe Shelley‘nin şiirlerinde bireysel çıkmazlar yerine toplumsal adaletsizliklerin karşısında durması ilginç bir detaydır. Parla

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon