Devlet Terörü ve Anarşinin Maskesi

Bütün hayatı boyunca toplumla çatışma halinde yaşamış Percy Bysshe Shelley‘nin şiirlerinde bireysel çıkmazlar yerine toplumsal adaletsizliklerin karşısında durması ilginç bir detaydır. Parlamento üyesi babası tarafından reddedilen, Ateizm‘in Gerekliliği (The Necessessity Of Atheism) yüzünden Oxford‘dan kovulan, devlet erkânı ve aristokrasiyle zıt gittiği için İngiltere’yi beş parasız terk etmek zorunda kalan, üstüne üstlük genç bir kızla evlendikten sonra o hamileyken William Godwin‘in kızı Mary ile Avrupa‘ya kaçan Shelley‘yi dramatik aşk şiirleri yazarken pek görmeyiz. Shelley‘yi tanımayanlar için bu belki de şairin kendini inkâr ederek varlığını topluma adamasının bir sonucudur, ama aslında Shelley‘nin eserlerine aşina olanlar zekâsının onu bireysel çıkmazların üstünde tuttuğunu bilirler. Bu açıdan Shelley diğer dönem şairlerine oranla çok farklı bir yerde durur. Ne George Gordon Byron gibi bireysel özgürlük adına hedonizmin ve narsisizmin sınırlarını zorlar, ne William Wordsworth gibi insan doğasının kötülüğe olan eğilimini kavramakta güçlük çeker, ne Samuel Taylor Coleridge gibi doğal olduğu halde anlamlandırması zor olgulara ruhani nitelikler atfeder, ne de John Keats gibi varoluşsal boşluğunun üstünden gelmek için estetik ürünler çıkarmaya çalışır. Bu noktada Shelley‘nin Keats‘in çıkmazlarını önemsediğini ve onun edebiyat adına verdiği fedakârlıkları tanıdığı Adonais‘i yazacak kadar da egotizmden uzak bir insan olduğunu bir dipnot olarak belirtmek önemlidir.


Böyle bir insanın şair ya da filozoftan çok manifesto veya bildiri yazarlığı yapmasını beklemek normaldir. Aslında Shelley‘nin birçok önemli metni bu janrların sınırlarını büker zaten; reformcu Chartist hareketi, Shelley öldükten sonra onun pek çok şiirini bildirilerinde kullanmıştır. Şairin de eserlerini „okunmak için yazılmış şiirler“ olarak gördüğünü iddia etmek pek yanlış olmaz; her ne kadar Shelley, devrimi şiir ile getirmeye çalışsa da yazdıklarının sadece şiir olduğunun bilincindedir. Tarlakuşuna Ağıt (Ode To A Skylark) şiirinin sonunda, kuşun kendisinin başlı başına bir şiir olduğunu ve hiçbir dizenin ona hakkını veremeyeceğini kabul etmesi de bu farkındalığın sonucudur. Özetle, Percy Bysshe Shelley kelimelerin bazı anlamlara gelmediğini bilen bir entelektüeldir.


Her ne kadar siyasi radikallere çok ciddi eleştiriler yapsa da İngiltere‘yi yönetenler için on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısının en önemli vatan hainlerinden biri sayılmıştır. Yaşamı boyunca din, devlet, ordu, akademi, aristokrasi, finans, evlilik kurumları ve etoburluğun tam karşısında duran Shelley‘nin çalışmaları idareciler için onu Ned Ludd‘dan daha tehlikeli birine dönüştürmüştür. Shelley de zaten Luddizm ve benzeri kaba kuvvete dayalı devrim anlayışına oldukça karşı bir insandır. Kayınpederi Godwin‘in de ilhamıyla, devrimin zekâ, keşifler, bilgi ve anlayışla gerçekleşeceğine inanır. Bu açıdan o öldükten sonra onun şiirleriyle ayaklanmalar başlatan Chartist‘lerin durumu hem ironiktir, hem de hareketin politik başarısızlığı sebebiyle beklenir bir şeydir.


Buraya kadar özetlediğim pasifist humanizmin Shelley‘i gerçekten pasifizme ittiğini söylemek aslında biraz yanlış olur diye düşünüyorum. Kraliçe Mab (Queen Mab) gibi daha naif eserler çıkardığı gençliğinde bile, şiirlerinin en önemli bölümlerinde çalışma odasına umutsuzluktan kendini kilitlediği için tanıdıklarının tecavüze uğrayıp öldürülmesine ses edemeyen yüksek titrli kifayetsiz akademisyenleri eleştirmekten çekinmemiştir. Yazdıkları yüzünden çektiği şeyleri de göz önüne alırsak, her ne kadar on yıllarca sansüre uğrasa da aslında birçok militan anarşistten daha etkili bir duruş sergilemiştir diyebiliriz.


Shelley, edebi yetenekleri üstünde uzmanlık sahibi olduğunda eserlerini, toplumu ve dünyayı karartan olgulara yöneltilecek mühimmatlara çevirmeye çalışmış bir şairdir. Her yerde onca katliam olurken İtalya‘ya kaçıp oturup şiir yazarak dünyayı değiştirmeye kalkmış bir hayalperestten çok, otoritenin dile getirilmesini istemediği şeyleri kullanarak adaletsizliğe uğrayan kitlelere güç vermeye çalışmıştır. 16 Ağustos 1819 günü gerçekleşen Peterloo Katliamı üstüne yazdığı Anarşi‘nin Maskesi (The Masque Of Anarchy) bugün bile Maxine Peake performansıyla toplumsal adaletsizliğe dair evrensel ve zamanlar üstü bir notaya vurabilmektedir.


Tarihi dokümanların gösterdiği kadarıyla Anarşi‘nin Maskesi oldukça spontane biçimde ortaya çıkmış bir şiirdir. İtalya tecridindeyken Peterloo Katliamının haberini alan Shelley ivedilikle çalışma odasına kapanıp bu şiiri ortaya çıkarmıştır. İngiltere-1819 (England In 1819) ve Kraliçe Mab gibi diğer eserlerinden ödünç aldığı oldukça yoğun içeriği de göz önüne alırsak bu spekülatif bilginin pek yanlış olmadığını söyleyebiliriz. Bir hikâye olarak oldukça basit bir şiirdir ve birçok imgesi, yorumu, karakteri Shelley‘nin daha önceki eserlerinde kullandıklarının yeniden yorumlanmasıyla eklenmiştir. Katliamın vahşetiyle dehşete düşen Shelley, ilk fırsatta bunun karşısına çıkabilecek ciddi ve güçlü bir eleştiri yazmak istemiş ve kesinlikle başarmıştır.


Şiirdeki pek çok iğnelemenin Shelley‘nin bireysel husumet yaşadığı otorite figürlerine yönelik olması gibi otobiyografik referansların ötesinde, Anarşi‘nin Maskesi, İngiltere‘nin uluslararası politikalarının ada içindeki totaliterlik ve despotluğa olan katkısı gibi dönemi için tahayyül etmesi çok güç olgular konusunda da halkı bilgilendirme amacı taşımaktadır. Shelley külliyatı için bu yaklaşım olağan bir harekettir, örneğin Kraliçe Mab‘in ilk bölümünde okuyucularını Newton‘ın kütle çekim teorilerinin gezegenlerin küresel şekline etkisini açıkladığı bilimkurgusal, galaksi ile ilgili dizeler mevcuttur.


Peterloo Katliamını araştıran insanlar için Shelley‘nin haberi alır almaz bu kadar isabetli bir reaksiyon göstermiş olması gerçekten etkileyicidir. İngiliz hükümetinin katliamdan sonra uyguladığı basın sansürü, tutuklamalar ve gösteri yasakları sebebiyle Peterloo‘da hayatını kaybedenlerin gerçek sayısı neredeyse yüz yıl sonra bile kesin olarak belirlenememiş, çağrılan ordu kuvvetlerinin kılıçlarının ya da kaçışan kalabalığın canından ettiği yeni isimler yıllar geçtikçe ortaya çıkmıştır. Manchester’ın en önemli yayınlarından biri olan The Manchester Observer‘ın kapatılması, bu katliam üstüne yayın yapan başka gazetelerin yasaklanması, eğer yasaklanamıyorsa editörünün tutuklanarak yerine uygun birinin geçirilmesi gibi basın özgürlüğünü engelleyen kararlar katliamdan yirmi yıl sonra bile yürürlüğe konmuştur. Bugün dünyanın en tanınmış gazetelerinden olan The Guardian da Peterloo sonrası yaşanan basın sansürüne tepki olarak kurulmuş bir gazetedir.


Peki neden Peterloo? 1819 yılına kadar aslında İngiltere tarihinde belki de çok daha büyük katliamlar ve despotluklar gerçekleştirilmiştir. Bunların birçoğu da Peterloo‘nun tanınmasına dair sindirme çalışmaları gibi hamleler yerine yok sayılarak geçiştirilmiştir. Dönemin otorite figürleri için bu katliamın tarihten silinmesine duyulan ihtiyaç, St. Peter‘s Field meydanındaki toplantının tamamen yasal ve silahsız olmasıyla alakalıdır.


1819 yılına gelirken oluşan politik konjonktüre bakarsak, Waterloo‘da Fransa‘yı darmaduman etmiş ve neredeyse tüm kıta Avrupası’nı karşısına almış bir İngiltere‘yle karşılaşırız. Ama bu gururlu imajın ada içindeki yansıması oldukça farklıdır. 1815’te çıkan tahıl yasaları (corn laws) ülke içinde üretilen her tahıl ürününün tavan fiyattan satılmasını sağlayarak kırsal bölgelerdeki toprak sahibi lordlara ekstrem gelirler sağlamaktadır. Şehirlerde yaşayanlar da fabrikalarda kölelikten çok da farklı olmayan şartlarda çalışmaktadırlar. Toprak sahibi lordların parlamentodaki oy hakları alt sınıflara oranla çok daha fazla olduğu için mecliste herhangi bir demokratik karar alındığını söylemek mümkün değildir. Sınıflar arası antidemokratik düzenin yanında, cinsiyetler arası antidemokrasi de mevcuttur. Kadınlar oy kullanamamaktadır. Kapital sahiplerinin yönettiği işgücü gerçekten inanılmaz boyutlarda olduğu için lordlar açısından bu düzenin korunması elzemdir. 1810‘lu yıllarda bu amaçla gösteri haklarını sınırlayan Riot Act gibi birçok yasa geçer. Ama Ağustos 1819‘daki toplantı tüm bu sınırlara rağmen tamamen yasal olan bir organizasyondur. İngiltere‘nin çeşitli yerlerinden bando ekipleri ve pankartlarla güle oynaya gelen kadınlı çocuklu altmış bini aşkın kişi sınıflar ve cinsiyetler üstü eşit oy hakkı ve toplumsal adaletsizliklere karşı toplanma niyetiyle ilk başta 2 Ağustos‘ta toplanmayı denerler. Fakat çeşitli engellemeler sonucu toplantı önce 12‘sine sonra da 16‘sına ertelenir. Durumdan haberdar olan yetkililer toplantıda güvenliği sağlaması için ordudan on beşinci süvari birliğini görevlendirmesini ister. Bu yersiz bir istektir, meydana girerken insanlar kılıç ve bıçakları geçelim taş ve sopalar için bile birbilerini uyarıp bu cisimleri geride bırakmalarını isterler. Dahası on beşinci süvarinin içinde atını bile kontrol edemeyecek kadar eğitimsiz, sarhoş bir sürü asker de vardır.


St. Peter‘s Field meydanındaki toplantının ana sahnesinde aslında Shelley‘nin de yoğun biçimde eleştirdiği radikal Henry Hunt konuşma yapacaktır. Lakin meydanın köşesindeki saraydan devasa kalabalığı izleyen yargıç William Hulton, Hunt sahneye çıkar çıkmaz tutuklama emrini süvarilere iletir ve lordlara toplantının ardından tüm adada bir ayaklanma ve komplo planı olduğunun çok açık olduğunu söyleyen bir mektup yazar. İşte bu noktada kayış kopar ve zaten kendilerini dizginleyemeyen süvariler halkın tutuklamalara gösterdiği protestoya, tarihe İngiliz otoritesinin Waterloo‘dan sonraki ikinci zaferi olarak görebileceği Peterloo katliamı olarak geçen olaylar zinciri yaşanır. Bu isim taşıdığı ironi sebebiyle muhalifler tarafından da benimsenmiştir.


Anarşi‘nin Maskesi‘nin bu olaylar içindeki rolünün, ortalığı yakıp yıkmak dışında başka çözüm bulamayan bir grup radikalin aksine, halkın öfkesini etkili bir muhalefete kanalize etmek olduğunu söyleyebiliriz. Parlamentoda gerçekleştirilecek Cato Street Plot gibi suikast planlarının başarısızlığı da radikallerin Shelley‘nin tabancalar yerine bilgeliğin bir silah olarak kullanılmasına yönelişlerine katkı sağlamıştır. Bu açıdan şiir dönemin içişleri bakanı Lord Sidmouth‘u kötülüğün iki ayaklı formu olarak gösterirken aynı zamanda kitlelerin öfkelerinin kurbanı olmamalarını sağlamaya çalışmaktadır. Tamamen yasal olan toplantılarında mezbahaya giden koyunlar gibi katledilen insanlara Shelley, Anarşi‘nin Maskesi‘nin ikinci yarısında dirayetli olmayı öğütler. Çünkü sevgi, bilgelik, huzur, anlayış ve bunun gibi bir sürü var olan her güzel şey insanlar bu şeylere o nitelikleri kazandırdığı için öyledirler; otorite figürleri istediği için değil. Gençliğinde yazdığı Kraliçe Mab‘de sistemin kendi kanıyla beslenmek zorunda kalacağını; çürümüşlüğün kendini çürüterek ütopik bir dünyanın ortaya çıkmasına gebe olacağını öne süren Shelley, Anarşi‘nin Maskesi‘nde kitlelere uykusundan uyanıp zincirlerini kıracak bir aslan olduklarını söyler. Bu iki tema Peterloo göstericilerinin demokratik isteklerine oldukça paraleldir.


Şiir oldukça açık bir dille yazıldığı için dize dize tüm imgeleri açıklamaya pek niyetim yok. Sadece bitirirken bu yazıda bahsettiğim bir referanstan ve yaygın bir yanlış anlaşılmadan bahsetmek istiyorum.


Anarşi‘nin Maskesi‘nde bahsedilen anarşi, işçi sınıfının meşru muhalefetinin bir temsili değildir, tam aksine devlet terörünün bir karakterizasyonudur. Şiirdeki Anarşi karakteri mahşerin dört atlısı gibi yanındaki Katliam, Sahtekârlık ve Hainlik ile İngiltere‘de dehşet saçmaktadır. Bunların karşısına Kraliçe Mab‘deki ana karakter olan Queen Mab‘i andıran Umut çıkar ama Anarşi onu Çaresizliğe dönüştürerek öldürür. Umut daha sonra yeniden dirilir ve Anarşi ve çetesini savaşarak değil ama dirayetiyle yok eder.


Şiirin bir noktasında Shelley‘nin İngiltere‘den sürülmesinin sorumlularından Lord Castleragh‘a benzetilen Katliam‘ın yedi av köpeğinden bahsedilir. Bazı uzmanlar bu yedi av köpeğinin İngiltere‘yle o dönem ticaret ittifakı yaparak ülke içi ekonomik duruma katkı sağlayan yedi ülke olduğunu söylemektedirler.


Gandi‘den Nietzsche‘ye, Alan Moore‘dan Vince Gilligan‘a pek çok devrim yaratan isme ilham kaynağı olmuş Shelley‘ye hakkının yeni yeni verilmeye başlandığını söylemek pek yanlış olmaz. Umarım gelecekte kovulduğu baba evine geri dönünce, içeriye alsınlar diye bahçeye uzanıp kahkaha ata ata Voltaire okuyan bu dâhinin başardıkları daha göz önüne çıkar.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Mirelere Sitemimdir

-i- bugün gelemesen de yarın lütfen gel gerekirse bugün de gel - usavurmanın diplomasını astığı pek billur pek kaygan ortodoks duvarlar. akademide başlayan masal tabi ki bitiyor mezbahada. bak sen şu

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon