Söyleşi:Erol Köroğlu

2000’li yılların tek öğünlük edebiyatını bir kenara bırakıp 60lara, 70lere dönelim şimdi. Bugünkü gazetenin sayfalarını dürer dürmez ertesi günkü gazeteyi beklemenin heyecanı düşsün içimize; sabah erkenden mahalle bakkalının yolunu tutup basımdan henüz yeni çıkmış, sıcak matbaa kokusu tüten sayfaları, yarım kalan bir soluğun devamını getirmek üzere eve soluk soluğa götürelim. Gündem haberlerine hızlıca bir göz attıktan sonra yirmi dört saattir düş dünyamızda kim bilir kaç kere tamamlanmaya çalışılmış, tahminlerce, kurgularca yoğurulmuş, ‘acaba’larla, ‘belki’lerle süslenmiş öykünün sonuna konan üç noktanın bir ucundan tutup peşine takılalım yeniden. Evet, nerede kalmıştık? Tefrika diyorduk en son. Uzun soluklu, sonuna ertesi güne kadar verilen ara mahiyetinde soru işaretleri ve üç noktalar konan, çok öğünlü bir edebiyat bu. İlk olarak 1860’larda İbrahim Şinasi’nin “Şair Evlenmesi“ adlı eseriyle birlikte tanışıyoruz bu türle. Ardından hızla benimseniyor, yayılıyor ve yaygınlaşıyor. Pek çok yazar, romanlarını ya da uzun öykülerini bu şekilde yayımlayarak ismini umuma duyuruyor; pek çok roman ve öykü bu şekilde mürekkep oluyor. Peki, nerede şimdi bu üç noktaların devamı? Gazetelerin simasından usulca kaybolup giden bir tür mü artık tefrika, yoksa bugünkü eserlerin içine gizliden gizliye yerleşmiş bir anının devamı gibi hâlâ aramızda mı? Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyelerinden Erol Köroğlu ile tefrika edebiyatının öyküsüne perde aralayacağız.


Bir edebiyatçı ve edebiyat tarihçisi olarak tefrikanın çıkış noktasından bahsedebilir misiniz? Ayrıca "Türkçede romanın ortaya çıkışı“ olarak da belirttiğiniz tefrika edebiyatımızda nasıl bir süreç izlemiştir?


Sorunuza mümkün olduğunca cevap vermeye çalışacağım ama öncelikle şunu söylemek isterim: Bu konu benim “Aşırılık, Suç ve Düzeni (Tefrika) Romanda Yazmak: Dürdane Hanım örneği” başlıklı bir makalemde uzun uzadıya tartışılıyor.


Tefrika sözcüğüyle, sizin de değindiğiniz gibi, ilk karşılaşma tarihimiz 22 Ekim 1860. Bu tarih ilk özel gazete olarak da andığımız Tercüman-ı Ahval’in yayımlanmaya başlama tarihi. Gazeteyi çıkartan ve yeni Türk edebiyatında ilklerin adamı olarak andığımız Şinasi, sözcüğün tanımını “mahsusen tefrik olunan aşağı taraf” olarak verir ve bu anlama uygun olarak, gazete sayfasının altında bir kısmı bu şekilde ayırarak, orada yine Arap harfleriyle yazılan Türkçe‘de ilk Batılı anlamda tiyatro oyunu olarak kabul ettiğimiz Şair Evlenmesi‘ni yayınlar. Yine o günkü gazetede, “Tefrika ve Gazete Hakkında” başlığıyla ve soru-cevap yöntemiyle ilerleyen bilgilendirici bir yazı yayınlar. Bu yazıda tefrikanın kaynağını, Fransızca gazetelerdeki “feuilleton” olarak verir.


Her ne kadar Şinasi, sözcüğü tefrika olarak verirse de, işin asıl başlangıcı “tefrika roman”, Fransızcasıyla “roman-feuilleton”dur. Bu kavram bir 19. yüzyıl icadıdır ve gazetenin kitleselleşmesiyle yakından bağlantılıdır. 1836’da Emile de Girardin ilk düşük fiyatlı gazeteyi çıkarmak amacıyla La Presse’i kurar. Bu dönemde gazeteler günlük değil, üç aylık abonelikler aracılığıyla satılır. Girardin abonelik ücretini yarı yarıya düşürmek ve böylece gazeteye verilen ilan sayısını arttırabilmek için tefrika yayınına yönelir ve inanılmaz bir başarıya imza atar. Böylece gazetecilik gerçek anlamda kapitalist bir girişim ve dolayısıyla siyasi olarak da önemli bir kurum haline gelir. Bir yandan tefrika roman gazete sattırırken, bir yanda da gazete okuyanlar roman okuru haline gelmektedir. 19. yüzyıl Fransa’sının en ünlü tefrika romanı Eugene Sue’nun Les Mysteres de Paris başlıklı romanıdır ve 9 Haziran 1842 ile 15 Ekim 1843 arasında Journal des Debats gazetesinde tefrika edilmiştir. Bu yayın o kadar başarılı olmuştur ki, kral ve kabinesinin bile yeni tefrika yayınlarını merakla izlediği ve hararetle tartıştığı söylenir. Yine bu dönemin çok ünlü bir tefrika roman yayını, macera romanı türünün en önemli örneklerinden biri olarak günümüzde de tanınan Monte Kristo Kontu’dur. Alexander Dumas peres’in ünlü romanı da 1844’te Journal des Debats’da tefrika edilmiştir.


İşte ben bu nokta üzerinden “Türkçe‘de romanın ortaya çıkışı” sorununu aslında “Türkçe‘de tefrika romanın ortaya çıkışı” olarak görüyorum. 20. Yüzyılda pek çok seçkinci edebiyat eleştirmeninin ilk romanları acemilikle suçlaması, bu olguyu kaçırmaktan kaynaklanır. Örneğin Ahmet Mithat romanlarını yazarken, bugün klasik olarak kabul ettiğimiz daha sanatsal romancıları değil, Sue ve Dumas pere gibi tefrika romancıları örnek alıyor ve bir tefrika romancı olarak metin üretiyordu. Bu seçimi nedeniyle, haberdar olduğu Balzac, Flaubert ya da Zola’yı değil, kendisi gibi tefrika romancıları önemseyecektir. 1890’larda Halit Ziya ve Nabizade Nazım’la gelen realizm-naturalizm hakim olana kadar da bu seçimi doğrultusunda üretimde bulunacak ve bunu savunacaktır.


İlk tefrikalar yayımlandığında edebiyat camiasının, aynı zamanda okur kesiminin buna bakış açısı, yani bir nevî halkın nabzının nasıl olduğu konusunda bize neler söyleyebilirsiniz?


Tefrika aslında 19. yüzyılın günlük ve kitlesel gazetesi aracılığıyla yaygınlık kazandıysa da, bunun daha önceden değişik biçimleri de vardı. Tefrika, yukarıda tartıştığımız biçimde önce gazetede yayımlanıyor, isteyenler onu o sayfadan kesip biriktiriyor ve kesikleri bir araya getirip ciltleterek kitaplaştırıyorlardı. Yine özellikle 1860 sonrası Osmanlı’da görülen biçimiyle, eserlerin önce gazetede tefrika edildiğini, sonra ayrıca cüzler/fasiküller halinde yayımlandığını ve bu yayın da tamamlandıktan sonra ciltlenmiş kitap olarak yeniden satışa sunulduğunu da biliyoruz. Ancak bunun dışına çıkan, daha eski tefrika örnekleri de var. Bunlardan biri, tefrikanın okur üzerindeki etkisini de güzel açıklar. 18 yüzyıl İngiliz romancısı Samuel Richardson ünlü romanı Pamela’yı aslında tek cilt olarak, bir defada yayınlar. Ancak bir gazete izinsiz olarak romanın bir tür tefrikasını yayınlar. O günlerde tutulan bir günlüğe göre, bir sabah Lancashire’daki Preston’da göndere bayrak çekilir ve çanlar çalınır. Çünkü o sabah ulaşan gazete Pamela’nın sonunda evlendiğini haber vermiş, bunun üzerine ahali kutlamaya girişmiştir.


Ahmet Mithat’la ilgili de bir anekdot vardır. Ahmet Mithat macera romanlarından birini tefrika ederken, bir karakteri öldüreceğini belli eder. Bunun üzerine, gazeteyi topluca okuyan bir kıraathane ahalisi yürüyerek gazetenin önüne gelip gösteri yaparlar. Onlarla pencereden konuşan Ahmet Mithat, okurlarını karakteri öldürmeyeceği konusunda ikna eder ve nitekim öldürmez.


Bu komik örneklerde görüldüğü gibi, tefrika roman okurların gerçek-kurmaca sınırlarında dolaşmalarının yolunu açar. Burada bir tür yavaşlatılmış kurmaca okurluğu eğitimi söz konusu. Tefrika okurları, en az 24 saatlik havalandırma aralarıyla anlatı parçalarını takip ediyor ve önceki parçalarla ilişkilendirmeyi de, sonrayla ilgili tahminleri de, uzun uzun düşünerek ve başkalarıyla tartışarak ilerletiyorlardı. Bu anlamda gazetenin getirdiği güncel ve gerçek hayatla ilişkilenmeleri, çok daha sabit bir geleneksel hayattan hızla değişen bir modern hayata açılmaları kolaylaşıyordu.


Sizce tefrikaların gazetelerde yer almaya başlamasıyla halktaki, okumaya ve edebiyata bakış açısı nasıl etkilendi? Okurluk oranı ve okuma düzeyi ne gibi değişimler geçirdi?


Tefrika gazete okurluğunu, gazete de roman okurluğunu inanılmaz boyutlarda arttırdı. Osmanlı örneğiyle ilgili çok fazla rakamsal veri yok elimde ama bugün Türkçe’nin modern klasikleri arasında saydığımız Araba Sevdası ya da Mai ve Siyah gibi romanlar bile, Servet-i Fünun gibi seçkin edebiyat dergilerinde tefrika edildiğine göre, tefrika okur açısından kabul görmüş bir biçim. Şunu da unutmamak lazım: Tek başına ve ciltlenmiş olarak satılan bir kitap çoğu okurun karşılayamayacağı kadar pahalı o zamanlar. Edebiyatı gazete ve dergi tefrikalarından takip etmek daha ucuz bir seçim. Bu nedenle tefrikanın edebiyat okurluğunu nicel ve nitel olarak geliştiren bir etmen olduğunu düşünebiliriz.


Tefrika eserlerin edebi niteliği gözetmediği ve belli bir süre sonra insanı meraka sürükleyen maceracı bir dile evrildiği, bu eserlere getirilen eleştirilerin başında geliyor. Bu konu hakkında ne düşüyorsunuz ve hem dünyada hem de edebiyatımızda uzunca bir dönemde kendine yer bulan tefrika eserleri bu eleştirilerle okumak doğru mudur?


Bu bence seçkinci ve semptomatik bir yorum. Roman ortaya çıktığı zaman başat olan edebi biçim şiir idi. Romanın edebiyatın belirleyici biçimi oluşu 20. yüzyılın ilk çeyreği sonrası. Roman belirleyici olduktan sonra, edebiyat eleştirmen ve incelemecileri bu kabulün bir tarihi olduğunu unutuyor ve milliyetçi bir edayla kendi dillerinde temsil gücü yüksek, edebi ilk örnekler aramaya başlıyorlar. Bu yüzden kompleks ürüyor ve o zamanın tefrika romanlarına acemi eserler olarak bakılmaya başlanıyor. Bir örnek: Türkçede ilk roman olarak anılan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ta Şemsettin Sami, romanın bitimine 30 sayfa kala romanın sonunu söyler. Bugünün romancılığı açısından bu komik ve tuhaf bir şeydir. Ancak tefrika roman mantığıyla baktığınızda, gayet anlamlıdır. Muhtemelen, o sayfalar, gazetenin abone yenileme dönemine denk gelmektedir. Bu durumda, aboneleri para vermeye teşvik etmek için bir şeyler yapmak gerekir. Biz romanı kitap halinde okurken, son 30 sayfayı yarım saat içinde okuyacağız ama tefrika edilirken bu sona günler ya da haftalar var. Dolayısıyla tefrika romanlarda görülen tekrarlar da, sonuca dönük ima ya da doğrudan işaretler de, biçimle ve mecrayla ilişkilidir. Bunları böyle okursak, daha tarihsel ve doğru bir okuma yapmış oluruz. Bunu anlamaya yaklaşmak için de, bugünün televizyon dizilerini düşünebiliriz.


Tefrikalar, gazetelerde yayımlandığı dönemde yaşantılarımızda kimi yerde edebî bir zevk, kimi yerde günlük bir merak ve heyecan unsuruydu. Sizin de çocukluk, gençlik yıllarınızda bulunan tefrikalardan aklınızda kalan, bugünkü yazın zevkinizi ve hatta üslubunuzu etkileyen anılarınız var mı? Bize anlatabilir misiniz?


Ben 1970 doğumluyum. Bizim evde Tercüman gazetesi olurdu ve oradaki pehlivan tefrikalarını okurdum. Benim için pek heyecan verici değildi. (Gülüyor) Ama tabii bu, benim ilk televizyon nesline ait olmamla da bağlantılı. Biz radyoda “arkası yarın” ve televizyonda dizi filmleri izliyorduk. Okuduğumuz çizgi romanlar bile ciltler boyu devam ederdi. Yani gazeteden değil belki ama başka kanallardan tefrika okurluğu/izleyiciliği, yani sonucu erteleyebilme eğitimi alıyorduk.


Peki, 2000’li yıllara ilerleyelim yeniden; sizce ertesi günün gazetesi bugün yine aynı heyecan ve merakla beklenir mi? Günümüze gazeteciliğine bakacak olursak tefrikanın, gazetelerimize geri gelebileceğini ve bu camiada tutunabileceğini söyleyebilir miyiz?


Herhalde bu artık gazete üzerinden olmayacak. Ancak şimdi filmlerin ve romanların bile hep devamları düşünülerek yazıldığını görüyoruz. Yani ortalıkta kalın kalın ciltler var ama öykü ya da olay örgüsü bunlarla tamamlanmıyor. Bildiğimiz anlamda tefrikanın sonu bu ama bir yandan da bütün edebiyat tefrikalaştı. 19. yüzyılın okurları basit olayörgüsü izleyicilerden ciddi ve derinlikli edebiyat okurlarına dönüşmüşlerdi zamanla. Bizlerse bugün televizyon ve sinemanın etkisiyle yine basit olayörgüsü izleyicileri/ tüketicilerine dönüştürülüyoruz. Ortada Ahmet Mithat gibi “Efendi Baba, ne olur o karakteri öldürme” diye yalvarabileceğimiz bir merci de yok ama!


Walter Benjamin Pasajlar kitabında 19.yy Fransasında eserlerini tefrika eden bazı yazarların ciddi paralar kazandıklarından bahsediyor. Bu kazanç ve tefrika sayesinde halk arasında sahip olunan ün, bu yazarların siyaset ortamına yönelmelerini sağladığıyor. Özellikle tefrikanın yaygın olduğu Türk edebiyatının ilk dönemlerinde siyasette yer almış birçok yazar olduğunu biliyoruz. Acaba tefrikanın Fransa‘da yaptığı bu etkinin ülkemizde de geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz?


Aslında bugünün televizyon siyaset yorumcularını ve köşe yazarlarını düşünün. Bir tefrika romancısı gibi gayet kısıtlı miktarda görüşü evirip çeviriyor, kendilerine bunun üzerinden bir sembolik (ve ama maddi) güç üretiyorlar. Tefrika yazarlarını da böyle tahayyül edebiliriz. Kamu oyunu oluşturuyor, bununla iletişime giriyor ve güç sahibi oluyorlardı. Popülerlik ve pazar ilişkileri üzerinden mümkün oluyor tefrika romancının siyaseten güç kazanması. Gazetenin geliştiği her yerde tarihsel olarak tefrika romancının güçlendiğini görüyoruz. Ama tabii gün geçtikçe tefrika romancı edebi açıdan daha zayıf, olayörgüsüne ve gerilime ağırlık veren kurmacalar üretiyor. Daha edebi denemeler tefrika ve gazeteden uzaklaşıyorlar.


İllüstrasyon

Bülent Gültek

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Devlet Terörü ve Anarşinin Maskesi

Bütün hayatı boyunca toplumla çatışma halinde yaşamış Percy Bysshe Shelley‘nin şiirlerinde bireysel çıkmazlar yerine toplumsal adaletsizliklerin karşısında durması ilginç bir detaydır. Parla

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon