Balık Mevsimi

Bir akşamüstü otobüsten indim,

gittim bir denizin kıyısına oturdum

bir herhangi denizin.

Bir hazin ve hazırlıksız oturdum.*

 

Eski İstanbul sokakları önümden akıp gidiyordu, eski İstanbul beyefendileriyle birlikte. Hanımlar rüzgâra inat eteklerini pek şaşalı ayakkabılarının üstüne giymişler. Gömlekleri martı kanadından beyaz, ellerinde örme çantalarıyla alışverişe gidiyorlar semt pazarına. Beyefendi göz ucuyla seğirtiyor; hanımefendinin ismi Necla, saçları sardunyalar gibi kıvrılarak omuzlarından dökülüyor. İşte takip başlıyor Arnavut kaldırımlı sokaklarda, kedileri unutmayınız abiler, kediler pencere kenarlarında, kapı eşiklerinde uyukluyorlar.

 

Bu ıssızlık, bu kimsesizlik kanıma dokunuyor. Tablada söndürüp sigarayı, ceketimin içine sinerek yürümeye koyuluyorum denizle birlikte. Deniz bir süre sonra eşliği bırakıyor, köşkler geçiyor yerine. Köşklerin büyük pencerelerinden içeriyi görmek mümkün: Yüksek tavandan sarkan avize taşları sarı ışığın altında yıldızlar gibi parlıyor. Hanım hanımcık bir kız pencerenin yanında ayakta duruyor, kadife gömleğinin içinde pır pır atan kalbini duyar gibi oluyorum. Bu kimsesizlik kanıma dokunuyor abiler, hanım hanımcık kızlı hayaller kuruyorum, pencere kenarında kediler okşuyoruz, kedi okşamak mühim bir iştir abiler, bir düşünün.

 

Gece sabahı bulana dek Arnavutköy’de bir teknede demleniyoruz beyefendiyle birlikte. Beyefendi beşinciye anlatıyor Necla’nın güzelliğini: “Ben böyle endam, böyle cemal görmedim üstat, mübarek gözleri can acıtıyor!” Rüzgâr çıkmış olacak, tekne iyice yalpalıyor. Hadi kalk yürüyelim biraz, diyorum, senin halin berbat. Arnavutköy’ün içlerine doğru aheste yürüyoruz. Beyefendi mütemadiyen konuşuyor, ben bihaber kendi âlemimde dolaşıyorum “Ahşap evlerin içinde neler oluyor?’” diyerek. Beyefendi “Sen ne diyorsun bu hususta üstat?” diye sorunca “Kopçalar açılıyor, düğümler çözülüyor ve iniltiler yükseliyor!” diyorum. Beyefendi anlam veremiyor duyduklarına, biraz soluklanalım, diyor. Yemyeşil bir ağacın altına oturup gündoğumunu izliyoruz. Beyefendinin başı ağaç kovuğuna yaslı uyuyor. Doğan günü bir sigarayla selamlamak istediğim... Boş paket kanıma dokunuyor abiler, bir düşünün.

 

Necla bembeyaz bir atın sırtında gelinliğiyle görünüyor. Beşiktaş meydanından Ortaköy’e doğru ağır yürüyen konvoy sağdan soldan insanların katılmasıyla büyüyor. Kalk, kalk diyorum Hayro, takılalım peşlerine kötü kokular alıyorum. Gelinin belindeki kırmızı kuşak bir bayrak gibi sallanıyor kalabalığın üstünde, kediler diyorum Hayro, kediler yoklar. Aldırma, diyor Hayro, mevsim balık mevsimi, olur böyle. Olmaz Hayro olmaz, diyorum, beyefendi neden kan tükürüyor şimdi anlıyorum. Kalabalık Portakal Yokuşu’nu tırmanırken bir çam ağacında beyefendinin bedeni sallanıyor. Hayro koş çabukkoş diyorum, bir beyefendiye böyle ölmek hiç yakışmıyor abiler. Uğruna yaşanacak ne varsa aşkla ilgili Hayro. Kara sevdaydı götüren beyefendiyi. Hayro ille de ben anlamam böyle işlerden abi, diyor. Ah be Hayro, ah be kara gözlüm! Uğruna yaşanacak ne varsa bizden uzakta yeşeriyor. Yine de bir şişe şarap, bir paket sigara seni mutlu ediyor ya Hayro, o da bana yetiyor. Deniz huzursuz hayvanlar gibi gürlüyor, balık mevsimi kanıma dokunuyor abiler, kediler kim bilir nerede uyukluyor?

 

* Turgut Uyar - Kadırga

 

İllüstrasyon:

Gözde Mutluer

 

 

 

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon