Böğürtlenin Karası

19.03.2017

Dere kenarlarında, bahçe çeperlerinde kışın kuru bir iskelet gibi yalnız, halsiz, kimsesiz çırılçıplak durur böğürtlenler. Baharla o iskelet kımıldanır. Serin bahar rüzgârı ve ılıman güneş çözer böğürtlenin üzerindeki donukluğu. Önce iskeletin her parçasında patlar tek tek badem yeşili yaprakçıklar. Gürleşir o badem yeşili yaprakçıklar, zümrüt yeşili üzüm yapraklarına dönüşür zamanla. Sanki o yapraklar iskeletin üzerine yeşil bir çadır oluşturur. Artık böğürtlen, bahar yağmurlarından korunmak isteyen tavşana, tilkiye, kuşa şemsiyedir. İlkyazla kuluçkaya yatan kekliğe, sığırcık kuşlarına yuvadır. Ete kemiğe bürünen böğürtlenin şimdi süslenme zamanıdır. Pembe, beyaz, kırmızı tomurcukları patlatır yeşil yapraklarının üzerine. Arılar, kelebekler asılmaya başlar, sevdalarını fısıldarlar bu allı pullu güzelim dalına, budağına sarılarak.

 

... Sonra rengârenk çiçeklerin uçlarından incir taneciklerinin yumak yapılmış hali kendini gösterir yosun yeşili rengiyle. Kızarır bir süre sonra bu minik yumak. Ardından morarır, mosmor olur. Bu yüzden yörede böğürtlene mormorik de denir. İşte o zaman limon ekşisi ve pekmez tatlısı karışımı tadında hoş bir meyve oluşur. En çok bu haliyle sevilir, yenilir. Bir süre sonra da son rengini alır, simsiyah olur böğürtlenin yemişi. Çobanlar bir yandan, köylü kızlar bir yandan, bin bir çeşit kuşlar bir yandan üşüşür böğürtlenin başına. Dalları naziktir böğürtlenin. Yetmez dikenlerin sivriliği kendini korumaya. Açgözlülerin üzerine hırçınca üşüşmesine başkaldıramaz.

 

Son yaz böğürtlenin bir bakıma sonudur. Simsiyah yemişleri tükenmiştir. İlkyazdaki badem yeşili yapraklar hazan sarılarına dönüşmüştür. Kaplumbağalar, tilkiler, tavşanlar geçmez olmuştur. Kelebekler, sığırcık kuşları yavrularının doğumevine uğramaz olmuşlardır. Hırçın sonbahar rüzgârları bir sağdan, bir soldan tokatlamaya başlamıştır böğürtleni. Dalına budağına sarılıp müzmin bir sevdalı gibi kabul dileyen arılar, kelebekler bile terk etmiştir böğürtleni.

 

Yine çırılçıplak kalacaktır bir kıyıda, bahçe çeperlerinin içinde. Kışın eğer tüketmezse ömrünü ilkyazla gene kendine gelecektir. Şefkatli bir ana gibi kuşları, kaplumbağaları, tavşanları alacaktır koynuna. Saçlarını okşatacaktır kendine tutulan arılara, kuşlara.

 

*****

 

Bir sonbahar başıydı. Seferberlik zamanıydı. Dünya savaşı başlamıştı ve milyonlarca insan başkaları adına birbirini yok ediyordu. Mormoriğin son meyveleri de toplanmıştı. Güneş dik ışınlarını Karanlık Dere‘ye yansıtıyordu. Belki de son kez ısıtıyordu oraları. Birkaç arı konup göçüyordu mormoriğin tepesine. O yıl ne de gürleşmişti mormoriğin dalları... Karanlık Dere‘nin soğuk suyunu emerek bir üzüm asması gibi dal budak salmış, dallarının altında tünel gibi bir barınak oluşturmuştu. Sanki gizli bir sığınak gibiydi mormoriğin dibi.

 

O gün sabahın altısından beri Mardik o sığınağın içinde sessiz, kıpırdamadan, korku içinde bir başına bekliyordu. Kaç yıldır yurt olarak özgürce dolaştığı; yamaçlarında oğlak güttüğü, çeşme başlarında sohbet edip yiyip içtiği bu topraklarda şimdi, altı saatten beri, kendini bu sığınak gibi yere, mormoriğin dibine kapatmıştı. Oysa o uğursuz güne kadar kimsenin hangi ulustan olduğu sorun değildi bu coğrafyada. Köyler, her ulustan insanların birbirine karışarak huzur içinde, adam gibi yaşadıkları yerlerdi. İnsan insanın kurdu değildi. İnsan insanın yurduydu.

 

 

 

 

 

Her şeyin serbest ve mutlu olduğu günlerden birkaç metrekarelik bir kuytuya düşmenin ağır hüznü çökmüştü ruhuna. O gün, o kara gün olmasaydı, bunların hiçbiri olmayacaktı. O günü yeniden anımsadı Mardik. Kendilerinin ulusundan en büyük kasaba olan Pingan‘da hiç sebep yokken toplananlar olmuştu gizlice. Haber gönderilecekti Zınara, Tahsini, Hinora köylerine. Saldırmak için yakın çevre köylere. Bir bildiri hazırlamıştı Pingan kilisesi Papazı Manuk. O bildiri bir çoban kavalının içine gizlenmiş hiçbir şeyden haberi olmayan kasabanın çobanı Hugas‘a verilmiş, Zınara‘ya ulaştırılması söylenmişti. Hugas sabahın köründe kavalı alarak Zınara yoluna çıkmıştı. Öğlene doğru Deliktaş çeşmesine ulaşmıştı. Çeşmede biraz soluklanırken çoban Bekir sürüsüyle oraya gelmiş beraber süt kaynatıp içmişlerdi.

 

Hugas‘ın elindeki kavalı çok beğenen Bekir, kavalı çalmak istemiş ses çıkmayınca kavalı şöyle bir yoklamış ve Manuk‘un yazdığı bildiriyi bulmuştu. O bildiride kendi köylerinin bile saldırı planı içinde yer aldığını görmüş ve zaptiyelere haber vermişti. Zavallı Hugas tutuklanmıştı. O günden sonra da olanlar olmuştu. Olay dalga dalga yayılmış, asırlık dostluklar, ahbaplıklar unutulmuş, bir nefret fırtınası oluşmuştu toplum içinde. O günkü o nefret fırtınası bugün Mardik gibi dost yürekli bir insanı bile bir böğürtlen dalının dibine mahpus etmişti.

 

Mardik, Papaz Manuk‘un bildiriyi hazırladığı günü hatırladıkça “Lanet gitsin! Körolsun! Sakalı kuruyası mendebur adam! Kırılsın elin” diye beddua ediyordu.
 

“Ben niye burdayım! Ah! Ah! Ne güzeldi üç dört ay öncesine kadar...” diye iç çekiyordu.

 

Sahiden de ne güzeldi her şey. Ayda bir ziyarete giderdi kirvesi Hıdır Ağa‘yı dokuz kilometre uzaktaki Bahçecik köyünde. İbram Ağagilde az mı yuvarlak yer sofrasında yemek yemişlerdi. Güz geldi mi Hasan Dede, Osman Dayı gelirdi Duru köyden. Kendi köylerinde çokça yetişen ceviz ağaçlarını silkelerlerdi. Cevizlerin bir bölümünü çuvallar, götürürlerdi köylerine. Bir elmanın yarısını, bir ekmeğin yarısını paylaşır gibi paylaşırlardı varlıklarını. Hiç birbirlerinin kuyularını kazmazlardı bu insanlar. Sadece ölülerinin mezarlarını kazarlardı. Diriyken ekmeklerini, ölüyken kederlerini paylaşırlardı.

 

Güz güneşi öğlen vakti en yakıcı ışınlarını vuruyordu mormoriğin üstüne. Mormoriğin bozaran yaprakları arasından sızan güneş ışınları terletmeye başlamıştı Mardik‘i. Yedi saattir hiç kıpırdamadan bekliyordu. Ta ki Hıdır kirvesi gelip ona parolayı söyleyinceye kadar da öylece bekleyecekti.

 

“Cevizleri katıra yükle, gel” sözünü duyuncaya kadar kıpırdamayacak, konuşmayacaktı. Ne bir sese, ne bir harekete cevap verecekti. Öyle söylemişti kirvesi Hıdır Ağa.

 

“Allah razı olsun Hıdır kirvemden. İyi ki var. Hem malıma hem mülküme, hem canıma o oldukça zarar gelmez” diye söylendi kendi kendine.

 

“Hıdır kirvem olmayaydı ne yapardım ben.” İçinden bütün bildiği duaları okudu yaşayan tek varığı annesi ve Hıdır kirvesi için.

 

“Bütün erkekler götürülecek” söylentisi yayıldığında koşmuştu gece vakti kendi köyünden dokuz kilometre uzaktaki Hıdır Ağa’nın köyüne...

 

- Hıdır ağam senin elin, senin elin uzundur, sözün geçerlidir. Rabbim bizi korusun. Anam ağlar, durur. Git Hıdır Ağa‘ya, ne eder, ne eyler seni kurtarır der. Ben de koştum sana ağam. Bize bir şeyler yaparlar mı? Zaptiyeler bizi toplayıp götürürler mi? Kulağıma kötü şeyler gelir. Canımıza bir zarar gelir mi güzel kirvem? Maldan vazgeçtik, canımızı kurtaralım.

 

- Tasalanma kirvem. Hiçbir şey yapamazlar sana. Sen istersen gel bizde kal bir zaman. Bir şey olacağı yok ama... Ne olur, ne olmaz... Tedbirli olalım.

 

- Ağam ben gideyim. Anama durumu arz edeyim. Sonra da gelirim. Evin hanımı Fatma kadın kaynamış süt ikram etmişti Mardik‘e. Sonra Mardik gece yarısı nefes nefese köyüne dönmüştü. Anasına anlatmıştı Hıdır Ağa‘nın söylediklerini. Anası sabaha kadar yatmamış; kocaman bir çıkın hazırlamıştı Mardik için. Ne kadar değerli eşyaları varsa toplamıştı. Üç yüz yıllık bir halı heybe, külçe altınlar, antika kaplar, pestiller, pekmezler çuvallara yerleştirilmişti. Ertesi gece katır sırtına yüklediği çıkınla gizlice varmıştı Hıdır Ağa‘nın evine. Hem mallarını, hem de canını teslim etmişti bir süreliğine ona.

 

*****

 

Birden böğürtlenin tepesinde bir ses duydu Mardik. Küçük bir serçe cıyaklıyordu tepesinde. Annesini hatırladı o an. Akşam alacakaranlıkta çıkını katıra yüklerken görmüştü en son. Kara yazmasının altından alnına siyah bir poşu bağlamıştı. Altına çiçekli bir şalvar giymişti. Yüzündeki iri çizgilerin içi terlemiş, gözleri kızarmıştı. Akan gözyaşlarıyla oğluna,

 

“Rabbim senin ayağını taşa değdirmesin Mardik‘im. Hızır yoldaşın olsun. Kazan, belan bana gelsin yavrum” demişti. Annesinin çığlığı köyün dışına çıkıncıya kadar eşlik etmişti kendisine. Bu serçenin çığlığı yüreğini dağlamıştı. Anasını; fidan boylu, güvercin kalpli, serçe çığlıklı tek varlığını özlemişti. On beş gündür ne sesini, ne nefesini duymuş, ne de suratını görmüştü. Kıpırdadı kısıldığı yerden. Serçenin çığlığı kesildi birden. Uçtu gitti serçe. Bir serçe gibi uçup anasına gitmek istedi. Doğruldu. Evet, gidecekti. Hafif sürünerek böğürtlenin çıkışına yöneldi ki, Hıdır Ağa‘nın sesi yankılandı kulaklarında. “Cevizleri katıra yükle, gel” sözünü duymadan yerinden kıpırdamayacaktı.

 

Haber almıştı, Hıdır Ağa. Zaptiyeler arama yapacaktı bugün çevrede. Mardik‘i de götürebilirlerdi. Hıdır Ağa‘ya öyle haber gelmişti. Hıdır Ağa da bunun üzerine Mardik‘in karnını doyurmuş, sabah gün doğmadan, kimse uyanmadan onu Karanlık Dere’ye getirmiş ve bu böğürtlenin altına saklamıştı. Parolayı da söylemişti. Bunun dışında hiçbir ses ve harekete yanıt vermeyecekti.

 

Döndü, suç işlemiş mahzun bir mahkum gibi sıkıştı, büzüştü böğürtlenin köküne. Annesinin hayali gözünün önüne gidip geliyordu. Saçları diken diken oluyordu. Yüreğine bir acı, yumruk gibi iniyordu. Gözlerinden mahzun mahzun süzülen gözyaşlarına engel olamıyordu. O göz yaşlarıyla uykuya daldı.

 

İki üç saat uykuda geçti. Uyandığında karanlık çökmeye başlamıştı. Yakalanma, öldürülme korkusuna bir de karanlık korkusu eklenmişti şimdi. Ah şimdi o sesi duysa da on saatlik şu işkenceden kurtulsaydı. Birden bir ayak sesi duydu. Bütün korkusu gitmişti. Az sonra parolayı duyacaktı. O zaman bir tavşan gibi sıçrayarak kurtulacaktı buradan. Nefesini tuttu. Ayak sesleri böğürtlenin etrafında dolaşıyordu. Dereden cılız akan suyun sesi geliyordu kulaklarına.

 

Niye hâlâ parolayı söylemiyordu ki Hıdır Ağa? Kendi kendine:

 

“Bekletme kurbanın olam Ağam. Ses ver. Ölümden beter oldum. Gök gözlü, babayiğit kirvem... Hadi artık... Hadi ses ver artık.”

 

Ama beklenen ses gelmiyordu. Telaşlandı. Acaba ayak sesi Hıdır Ağa‘nın değil miydi? Az sonra arka tarafından bir çatırtı duydu. Çatırtıyla bir alev sardı dört yanını. Çırpındı olduğu yerde. Çırpındıkça böğürtenin dikenleri saplandı bedenine. Yükseldi alevler gökyüzüne doğru. Kapkaranlık ortam ışıl ışıl aydınlandı, sarı yapraklar kızardı, .... karardı....

 

“Hıdır ağam, kirvem, anam yetiş! Yandım, yanıyorum! Ne olur yetişin!”

 

Çığlıklar çatır çatır yanan mormoriğin sesiyle birleşerek Karanlık derenin yamaçlarında yankılandı.

 

*****

 

Üç gün sonra asmalı böğürtlenin yerinde simsiyah bir iskelet ve beyaza griye dönüşmüş küller vardı. Küllerin başında karalar giyinmiş, güvercin kalpli bir kadın figan ediyordu.

 

“Hıdır Ağa, Hıdır Ağa! Onmayasın sen!.......”

 

Poşusunu, yazmasını, peştamalını birbirine düğümledi yere serdi. Kararmış, parçalanmış iskelet kırıntılarını topladı yerleştirdi. Ağır aksak dereden çıktı. Hıdır Ağa‘nın evinin göründüğü tepede durdu. Sarıldı oğlunun yanık iskeletine. Avazı çıktığınca bağırdı:

 

“Hıdır Ağa, Hıdır Ağa! Her şey sana haram ola! Sana kalırsa, çocuklarına kalmaya. Pegine pancar ekile, el alem pisleye.”

 

Mardik‘in annesinin çığlığını duyan Hatice ve Fikriye kadın koştular. Seslendiler arkasından:

 

“Tumas, Tumas bacı dur hele!”

 

Tumas kadın, yavrusunun yanık bedenini böğrüne basmış beddualar ederek uzaklaşıyordu.

 

Hatice ve Fikriye kadın yetiştiler. Tumas kadının acısını paylaşmak istediler. Hiçbir tepki ve ses vermedi Tumas. Gözlerini gökyüzüne dikmiş, kundaktaki bebek gibi yavrusunu göğsüne basmış öylece yürüyordu. Tumas kadınla aynı sofrada yemek yemiş, aynı yatırlarda dua etmiş aynı düğünlerde halay çekmiş Fikriye ve Hatice kadınlar hiçbir şey anlatamıyorlardı ona. Durdular. Tumas yürüyüşünü hiç bozmadan köyüne doğru uzaklaştı. Fikriye ve Hatice uzun uzun baktılar onun arkasından. Gözleri doldu. Yürekleri parçalandı. Döndüler. Karanlık dereden geçerken kül yığınına baktılar. Hatice kadın:

 

“Günyüzü görmeyesice. Bir teneke gaz yağını getirip dökmüş mormoriğin etrafına. Sonra çakmağı çıkıp yakmış adamı. Evin başına yıkıla Hıdır Ağa. Birkaç altın ve kapkacak için böyle mi edilir insana...”

 

O an bir rüzgar esti. Dağıttı siyah beyaz külleri. Savurdu dere kenarlarındaki ardıç ve meşe ağaçlarının üstün. Küllerin bir bölümü de derenin cılız sularına kapılarak akmaya başladı. Sanki böğürtlen hüznünü, karasını dere sularının içinde yıkıyordu. Acısını, yasını bu berrak suyun içinde serinletmeye çalışıyordu.

 

İllüstrasyon:

Helinsu Cengiz

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon