Hiç Aklımda Yokken

Çiftlik Park garaj satışında karşılaşıyoruz. Gözlerimi gözlerine dikip pür dikkat bakıyorum. Onunsa öyle bir şansı yok. Meraklı, hınzır, sevgi dolu bakışlar atması ihtimal dışı. Sadece şaşkın bakabiliyor. Hiç aklımda yokken alıp eve getiriyorum. Son zamanlarda o kadar çok şeyi hiç aklımda yokken yapıyorum ki aklımda gerçekten ne var, bilmiyorum. Ofiste işi gücü bırakıp aniden yürüyüşe çıkıyorum. İçmiyorum ama ceket cebimde sigara taşıyorum. Yolda tanımadığım insanlara ateşiniz var mı diye soruyor, anlamsız sohbetler başlatıyorum.


Amerikan usülü garaj satışında bir Anadolu dilberi. Boynu bükük. Tüm uzuvlarının bezden olduğunu düşünürsek, bunda şaşıracak bir şey yok. Yüzünün yarısını kaplayan çivit mavisi gözlerine üç tane kirpik acemice işlenmiş. Sanki tezgaha düşmeden önce kanlı canlıymış da, hayatta gördüğü son şeyin dehşetiyle kasılıp kalmış bir kız çocuğuna benziyor. Gözleri öyle iri, öyle korkmuş. İğne oyalı, kırmızıya çalan bir yemenisi var. Yöresel, çiçekli bir kıyafet giydirmişler. Ağzı ise düpedüz şehvetli. Gözlerle oluşturduğu tezat inanılmaz. Tarçın rengi yeleğinin altında memeleri kütür kütür. Bir çocuk fahişeye benzediğini düşünüyorum.


Tezgahın başında bezgin bakışlı, fütursuz bir kız duruyor. Temmuz güneşi altında müşteri beklemekten tükenmiş, ağzındaki sakızı çevirecek mecali yok. Dövmelerine kayıyor gözüm, Japonca harfler sağ kolunun içini boydan boya kaplamış.


“Dövmenizde ne yazıyor?”


Yüzüme dev bir can sıkıntısı ile bakıyor, bunu soran binikiyüzaltıncı kişi olmalıyım. “Japonca” diyor. Sorumun cevabı belki budur. Japon dilinde Japonca yazıyordur belki. Dâhice bir espri

anlayışının ürünü olmaz mıydı? Ne yazıyor diyenlere “Japonca” diyorsun. Karşıdaki uzatıyor, aptal değilim herhalde, diye çemkiriyor. Japonca olduğunu görüyorum ama ne yazıyor? Bu kelimelerin anlamı ne? Dövme sanatına, Japon kültürüne hayranlık duyabilecek, ince ruhlu, sıra dışı biriyim demeye getiriyor. Belli ki seninle aynı hamurdanız. Bu soruyu soranların çoğu dövmeyle, Japoncayla falan değil, güzel kızlarla ilgilenirler. Evrensel kural; ortak zevkler insanları sevişmeye sevkeder. Aynı mahallede oturduğun, aynı ofiste çalıştığın, aynı tip tost yediğin kızla yatma ihtimalin daha yüksektir. Bir erkek dövmeden anlamasa bile istatistikten anlamalı.


Konuyu uzatmıyorum, başımı sallamakla yetiniyorum. Tuhaf bir alfabedeki harfleri vücuduna kazıtarak acı çekmeye razı bir kadın, biraz ürkütücü.


“Ben bebeği alayım. Hediye paketi olsun lütfen.”


“Hediye paketi yapmıyoruz.”

“Neden? Japonlar hoş karşılamıyor mu?”


Kinaye yapmaya çalışıyorum, elime yüzüme bulaşıyor. Kız çilekli sakızdan küçük bir balon pat- latıyor, kaşlarını kaldırıyor, cevap bile vermiyor. Bir an sonra milaj kağıdına sarılmış bez bebek elimde, zevksiz oturma odamın ortasında duruyorum. Hiç aklımda yokken kiraladığım evde, en sevmediğim oda burası. Evi eşyalı tuttum; bana ait olan ilk ve şimdilik tek şey bu bez bebek. Mobilyalarım modern denen cinsten. Modernlik L tipi- tercihen krem rengi- koltuk, eskitilmiş halı, koca bir televizyon ünitesi ve duvarlarda ne idüğü belirsiz objelerin dev kanvaslara çalakalem boyanması demek. Berjerli, kadife perdeli, İran halılı bir evim vardı. Hiç modern değildim. Tanıdığım hemen herkesin evi artık bu kiralık daireye benziyor. Sevgili dostlarım her bayram annelerini ziyaret ediyorlar, sarma sarabilen kadınlarla evleniyorlar, kızları otuzsekiz yaşına kadar bakire kalsın istiyorlar ama modern, L tipi koltukları var.


Bez bebeği dev ekran televizyonun önüne oturtuyorum, durumu hemen kabulleniyor. Odadaki her şeyle gülünç bir tezat oluşturuyor, bunu seviyorum. Ona kuralları açıklama zamanı.


“Bak güzelim, bundan sonra evin burası.Ben az buçuk kafayı sıyırmış bir adamım ama en azından evde kolunu bacağını ısırıp koparacak bir köpek, gözlerini oyacak salya sümük bir çocuk yok. Efendi olursan gül gibi geçinir gideriz.”


Cevap vermiyor, iri gözleriyle boş boş bakıyor. Bu haliyle tezgahta duran dövmeli kızdan farklı değil. Sıcaktan imanım gevremiş. Havalandırma bozuk, tüm pencereler açık. Destek kuvvet olarak küçük, pır pır bir vantilatörüm var. Yetersiz, iktidarsız bir şey, havadan çok kuru gürültü yapıyor. Buzdolabından soğuk bir kutu bira alıp, koltuğa çöküyorum. Hiç aklımda yokken biraya başladım. Karımla yaşarken şarapçıydım. O, birayı hor görürdü. Amele içkisi derdi, gustosu olan adam bira içmez, şaraptan anlar. Gustom yoktu, sonra baktım, karım da yoktu. Bir zamanlar, ölürken elimi onun tutacağını hayal etmiştim. İş yemeği için gittiğim restoranda onu tanımadığım bir herifin elini tutarken yakaladım. Ben insanların ürkmüş bakışları altında kim bu ibne diye avaz avaz bağırırken o, hiç kimse diye ağlıyordu. Hiç kimse uğruna ölüm döşeği hayallerinizin altüst olması can sıkıcı.


Hayata çok planlı başlamıştım oysa. En başında her şey zihnimde ince ince planlanmıştı. Tüm önemli kararların provası alınmış, istediğim yaşamın kalıbı çıkarılmış, teyeli atılmıştı. Usta bir terzi olduğumu düşünüyordum. Hangi okullarda okuyacağımı, nerede çalışacağımı, nasıl biriyle evleneceğimi, üç aşağı beş yukarı biliyordum. Rahmetli babam sürekli, planlamanın önemi üzerine diskur çekerdi. İnsan günün her saatini planlamalı derdi. Başarılı insanlara bak, hayatlarında tesadüf olan hiçbir şey göremezsin. Her şeyi dilim dilim, ince ince planlarlar.


Hiç o güne kadar uğruna didindiğiniz ne varsa, hepsinin elinizde patladığı oldu mu? Daha doğrusu bunun farkına vardınız mı? Çoğumuz bu durumdayız. Yine de üzerimizde garip bir iyimserlik var. Çuvalladığımızı kabul etmek istemiyoruz. Onun yerine adapte oluyoruz. Sürekli gülümseyerek, inkar ederek, her şeye adapte oluyoruz. Geçen gün ilkokul arkadaşımla karşılaştım. Sınıfın en akıllı, en bitirim oğlanıydı. Cerrah olmak isterdi. O yaşta bile onu cerrah olarak rahatlıkla hayal edebilirdiniz. Beyaz gömlek, peşinde koşan hemşireler... Teknik, Latince terimlerle konuşuyor. Zeki, su yeşili gözleri ile size dimdik bakıyor ve endişelenmemenizi söylüyor. Ameliyat başarılı geçecek çünkü benim maharetli ellerimdesin. Son otuz yıldır neler yaptın diye sordum. İki iş batırdım, şimdi babamın marketini işletiyorum dedi. İki çocuğu varmış, iki kez boşanmış. Çok kilo almış, kolesterolü yüksek; iyisi düşük ama kötüsü yüksek. Bu tam olarak ne anlama geliyor, dedim. Bilmem, doktorlar anlatıp duruyor işte, dedi. Üç ayda bir elime bir tahlil kağıdı tutuşturuyorlar. Garip rakamlar, işaretler var. Onlar anlatıyor, ben de ezberliyorum. Borsa gibi. Şimdi yüz yirmiye düştü ama belki önümüzdeki ay iki yüzü görür. Memnun musun market işinden, dedim. Tabii ki, dedi. Kendi işim, istediğimi alıyor, istediğimi satıyorum. Kimsenin ağız kokusunu çekmiyorum. Hem gıda işi temiz iş, sağlam iş. İnsanlar her zaman yemek yer oğlum, ne olursa olsun. Savaş çıkabilir, ekonomi çökebilir, kutuplar eriyebilir ama yine de yemek yemek zorundasın.


Madem hayat, planlarımızı bok etmekte bu kadar ısrarlı, ben de ona küçük ayak oyunları oynayabilirim diye düşünüyorum. Aniden yönümü değiştirirsem, beklenmedik anlarda, beklenmedik şeyler yaparsam onu ters köşeye yatırabilirim. Bunlar büyük şeyler olmak zorunda değil. Şaşırtmacalarım sabah evden çıkmadan son anda değiştirilen pantolon, ağır aksak yürürken birden koşmaya başlamak, gece saat ikiye kurulan çalar saat olabilir. Durup dururken Tekel’e girip sigara alabilirim pekala. Kader şöyle düşünecektir: “Bu salak herif ne yapıyor? Sigara içmez ki o!” Buna göre pozisyon alıp benim için akciğer kanseri hayalleri kurmaya başlarsa, yine yanılır. Sokağın başında tanımadığım tiryakiye sigaramı armağan edebilirim ya da paketi turuncu, teneke çöp kutularından birinin içine sallayabilirim. Daha şaşırtıcı şeyler de yapabilirim. Yıllardır oturduğum, güya çok sevdiğim evimi aniden satılığa çıkarabilirim. Eşin dostun yapma etmeleri arasında beni köhne bir semtte, benden hiç beklenmeyecek tarzda, L koltukların ve stor perdelerin arasında, elimde bir bez bebekle otururken bulabilirsiniz. Üstelik bira içerken. Sevgili Hayatçığım, ben senin hakkında plan yapamıyorsam, sen de benim hakkımda yapamazsın. Gariban bir Adem oğlundan böyle zekice hareketler beklemiyordun değil mi?


Geçen hafta dayımın yirmi altı yaşındaki oğlu, motorsiklet kazasında öldü. Bu yaz sonunda evlenmeyi planlıyordu. Yüksek lisansını yeni bitirmişti. İyi bir maaşa, iyi bir şirkete kapağı atmıştı. Kazandığı ilk parayla gitti, simsiyah bir motor aldı. Bu sene evlensem, iki sene sonra da baba olsam güzel olmaz mı, diyerek dolaşıyordu ortalıkta. Olurdu tabii. Babam yaşasa onunla gurur duyardı. Planlama yeteneği had safhada, zeki, harika bir genç. Sonra öldü. Yağmurlu gecede motoruyla nişanlısını almaya giderken, minibüsün biri direksiyonu üzerine kırdı. Bunu planlayamazsın. Başka birinin direksiyonu nereye kıracağına karar veremezsin.


Terli bira kutusunu sıkıca kavrıyorum. Serinlik avucumdan tüm vücuduma yayılıyor. Bebekle bakışmaya devam ediyoruz. Tezgahtar kızla yatmayı gerçekten istiyorum. Garaj satışı iki gün daha sürecek. Yarın tekrar gitsem... Dün gece oturdum, sabaha kadar çalıştım, Japoncayı söktüm desem... Bu bez bebekten bir tane daha var mı? Tıpkı benim gibi, evde tek başına mutsuz oldu desem... Düşünürken kendimden sıkılıyorum, o kızı bu bayat numaralarla etkileyemem. Hayatı şaşırtma numaralarımı anlatsam; içimde ne varsa tezgahına döküversem... Bugüne kadar gördüğü en samimi, en çılgın herif olduğumu göstersem... Farkında olmadan yine plan yapıyorum. Aynı tuzağa düşmek üzereyim. Her şey böyle başlıyor. Minik planlarla. Sabah yu- murtanı nasıl pişireceğine karar veriyorsun, bir gece önce işe giyeceğin gömleği ütülüyorsun ya da tezgahtar kızları nasıl tavlarım diye kafa patlatmaya başlıyorsun. Sonra kendini kızla birlikte düğün mekanı bakarken, puset seçerken, yaz tatili için erken rezervasyon yaptırırken buluyorsun. Boşalan bira kutusunun belini büküyorum. Üç gün geçmemiş, bir de bakmışsın kız başka bir garaj satışında, tezgaha yanaşan Japon dili ve edebiyatı profesörüne abayı yakmış, yeni doğmuş çocuğunla mal gibi ortada kalmışsın ve erken rezervasyon paraların boşa gitmiş.


İçim sıkılıyor, terden tenimle bir olmuş gömleğin yakasından iki düğme daha açıyorum, göğsüme üflüyorum. Kâr etmiyor. Şimdi bira kutusunun da boynu bükük. Omurgası parçalanmış, kaderine razı, elimde bekliyor. Televizyon ünitesine gidip bez bebeği alıyorum, yerine bira kutusunu bırakıyorum. Pencereye varıp, sokağı izliyorum. Bu yükseklikten aciz, iki boyutlu görünen otomobil ve insanlar. Hepsi bir şeylere yetişmeye çalışıyor. Köşeyi dönüyorlar, fren yapıyorlar, koşuyorlar, birbirlerine çarpıyorlar. Koca koca planları var, telaşlarından belli. Bebeğe bir daha bakıyorum. Yine şaşkın, ne olacak şimdi diye soruyor. Bilmiyorum. Memelerine bir veda öpücüğü kondurup, onu heyecanlı kalabalığın arasına yolluyorum.


İllüstrasyon:

Canan Barış





















Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon