Nüve

19.03.2017

Ne zaman akşam üzeri uykuya dalsa işin astarı yüzünden pahalıya geliyordu. Yastığı terden sünger gibi olmuş, ağzından bir kilo salya akmış vaziyette uyanırdı. Sonrasında içtiği bir bardak su gırtlağını oyarcasına akar, midesine mızrak gibi saplanırdı. Uyurken yine beyni kurumuştu. Her makine gibi beyne de kaygan zemin lazım. Yoksa çalışmaz. Kaygan zemin. Önceki akşamüstü, tam da bu saatlerde çamaşır makinesini o küçük ahşap yuvaya sokmaya çalışıyordu. Bir metre gerilip makinenin üzerine hasmı gibi atlamayı bile denemişti. Neyse ki kafasını bir yere çarpıp ölmeden evvel pes etmişti. Şimdi mutfaktan aldığı yağı zemine boca edip dev mekanik küpü kaydırarak yerine soktu. İşte bu. Zafer onundu ve nabzını kuyruk sokumunda bile hissediyordu. Ama makinenin hortumunu takmayı unuttuğunu fark etti.

 

Cuma günleri pazar olur ve tupturuncu mandalinalar, sapsarı limonlar, yemyeşil ıspanaklar tezgaha dizilir ve mavi şemsiyeler mavi göğe siper olur ve nalbur adam her zamanki yerinde oturur ve pazarcılar gerçekten bütün gün ne yer ne içer diye düşünmeden gezdiğim bir pazar yoktur. Pizzacılar öğünlerinde pizza yemez, tatlıcılar öğünlerinde tatlı yemez, dünyanın en lezzetli yemeğini yapanlar bile başka bir şey yer ve pazarcıların da tezgahtaki meyve sebzeye talim ettiğini zannetmiyorum. Onlar daha çok et yiyen İç Anadolu insanıdır sebzeyi zorunluluktan yerler. Bazen bir portakal soyarlar, bazen çoban salata yapıp yerler ama adına yemek demezler kuzu kaburga kemirmek isterler ille de. 

 

Brandaya, kağıda, dergiye basılan renkler mutlaka bir iki ton koyu çıkar. Ekranda gördüğünüzün aynısını beklemeyin o yüzden. Birebir aynısını beklemeyin dedi Fatih. Müşterileri iyi idare ederdi Fatih. Bakırkap Evsizlere Yardım Vakfı’nın logosundaki turuncunun tonunu sevmeyen Ayla Hanımın hafiften soyulmuş ojelerine gözü kayıyordu Fatih’in. Dünkü mücadeleden dolayı beli ağrıyordu Fatih’in. „Turuncuyu kırmızıya mı yakınlaştırayım, sarımtırak mı olsun?“ diye sordu Fatih. „Yok yok kırmızı olmasın. Yahu sarı da olmasın. Yeşil olsun yeşil.“ dedi Ayla Hanım. Yeşil mi? Her şeyi baştan değiştirmek mi istiyorsunuz Ayla hanım? Yeşil rengin uygun olduğuna ne zaman karar verdiniz Ayla Hanım? Ojeleri de yeşildi Ayla’nın. İçinden konuşurken kadına ismiyle hitap ediyordu. Bu çılgın kaçamak yüreğinde fırtınalar koparıyordu. Tüm renkleri yeşile çevirdi. Baskıyı yazıcıya gönderdi. Baskı alınırken karbon tozu, demir oksit ve şeker, bir tutam da polimer zemine hücum eder. Bütün bu zerreler eriyerek kayar gider, ısıyla yapışır kağıda, o da emer. 

 

Muhteşem bir sis vardı o akşam. Beyin kıvrımları hafiften yanmaya başladı yine. Kuruyor. Nem lazım. Çay içer miydiniz, ben kendime alacağım da. Çayı almaya giderken yangın merdivenine çıktı. Caddeyi aydınlatan güçlü ışığa bakıyordu. Eğer dikkatle bakarsanız, ışığın önünde süzülen sisin zerrelerini görebilirsiniz. Yeterince yakından bakarsanız her şeyin tanelerini görebilirsiniz. Her şeyin neticede tanelerden oluştuğunu fark ettiğinde yedi yaşındaydı. Annesinin yaptığı nefis pudingler toz halinde geliyordu. Kırılmaz dediği metal sokak lambalarını taşla kazıyıp demir tozu elde edebiliyordu. Sonradan öğrendiğine göre beyni milyarlarca nörondan oluşuyordu. O nöronlardan en az biri çalışmıyor. Ya da kafamın büyük bir kısmı işlevini yitirdi. Çünkü Fatih’in beyni kuruyordu. Defalarca hastaneye gitmiş, nörologlarla yüz göz olmuştu. Ne zaman psikiyatri kliğine yönlendirilse şansını bir başka hastanede, bir başta nörologla deniyordu. Bir boktan anladıkları yok. Beynim kuruyor işte. Nesini anlamıyorlarsa. Burnundan derin nefes alıp sis tanelerini içine çekti. Sıkıştırılmış demir tozundan yapılmış kapı kolunu çevirip içeriye döndü. Tuvalette su taneleriyle yüzünü yıkadı. Mutfakta kum tanelerinden yapılmış ince belli bardağa çay doldurdu. Toz şeker tanelerini boca etti. Bütün taneler suyun içinde dans ediyordu artık. Elimde çayım, biraz daha iyi hissederek yerime döndüm. “Biliyor musunuz Fatih Bey, ben çocukken çok akıllıymışım. 1 yaşımda konuşmaya başlamışım. Sanatçı olacak bu kız demişler.“ dedi Ayla Hanım. Şimdi evsizler açlıktan ölmesin diye sanatını icra ediyordu Ayla hanım. Fatih gülümsedi. 

 

Bir tanecikken, bölünerek şimdiki halime geldim. Ve ben, geldiğim yerden kendime yeni bir hedef seçtim. Mavi gökyüzünün mavi olduğuna nasıl karar verildi acaba? Göğe bak! Bu renk mavidir. İyi de, ya senin mavi dediğin şey benim için yeşilse? Beynimin içine girecek halin yok. Göremezsin dünyayı benim gözlerimden.

 

Fatih, nasıl olduğunu anlamadan yolun sonuna geldiğini fark etmişti. Çocukken ne zaman kar yağsa poşetle yokuşlardan aşağıya kayıp durduğu zamanları anımsadı. Bütün o eğlence, kızarmış yanaklar, nefes nefese kalıncaya kadar yapılan boğuşmaların tatlı anısı gitmişti. Kar üzerinde değil, eriyen kar suyunun üzerinde kaydığı gerçeğine odaklanabiliyordu sadece. Botunun ucunu gölete daldırdığında oluşan görüntü kırılmasının keyif verdiği zamanlar yok olup gitmişti artık. „Havaalanlarını sever misiniz Ayla Hanım?“ diye sordu Fatih. “Ben çok severim. Seyahatin heyecanından değil, bulutları seyretme hevesi de değil. Hiç uçağa binmedim. Hiç yolcu beklemedim. Sadece seviyorum. O korkunç koşuşturmacayı izlemeye bayılıyorum.“ Zemin de gıcır gıcır, ayna gibi. Ayla Hanımın cevabına müsaade etmeden devam etti. “Neyse, yarın sabah erkenden havaalanına gitmem gerekiyor. Sonra da işleri baskıya bırakırım diye düşünmüştüm. İsterseniz sizi de alayım, oradan matbaaya beraber geçeriz.“ “Olur“ dedi Ayla Hanım. Çiçekli gömleği iğrençti ama kendisi güneş gibiydi. Ağzına çaput tıkayıp zorla muşambaya sarsan bile coşkulu kalırdı bu kadın. Vardır böyle insanlar. Sabahları uyanmaz da, sanki hayatın içine doğarlar.

 

Ertesi sabah hava bozdu. “Ayla Hanım ben geldim aşağıda bekliyorum.“ “Tamam Fatih Bey hemen iniyorum.“ Son görülme: 08.18. 4 dakika sonra apartmandan çıkıp arabaya bindi. “Ay bu ne soğuk. Bilseydim daha kalın bir şeyler alırdım.“ “İstiyorsanız dönüp alın. Bekleyebilirim.“ “Yok canım içerideyiz bütün gün.“ “Ya ben havaalanındaki kafede poşetimi unutmuşum. Hemen Aydınlıkevler’den gidip gelsek sorun olur mu sizin için?“ “Yok canım ne sorunu. Gidelim. Ne vardı poşetin içinde?“ “Yağ gelmişti memleketten. İyi bir yağ o.“ 

 

Bu sabah da yoksa o sabahlar gibi herkesin uyanmak istemediği yerde uyandığı sabahlardan mıydı yoksa diye düşünmeden durmak mümkün müydü acaba herkes sever ama kaçı unutarak sever bana söyleyin şunun şurasında zerrelerim birbirine zar zor yapıştırılmış birliğe isyan ediyor dağılmayı umut ederek…

 

Tezek kokuları eşliğinde çirkin binaları aşıp havaalanına ulaştılar. Siz burada biraz bekleyiverin Ayla Hanım. Ben hemen şu temizlikçilere sorayım. Selâmün aleyküm kolay gelsin işler nasıl hayat nasıl hadi eyvallah. Kendini tuvalete atıp aynadan temizlik görevlisini izlemeye koyuldu. Şuradaki kapıdan ha bire giren çıkan var ama kapısı şifreli. Girsin de bakayım. Aman yavaş gir ustam. Şifreyi yavaş gir. biiir, ikiiii, dööört, ikiiii. Fatih az buçuk bekleyip şifreli kapıdan içeri sızdı. Havalandırma şaftının acayip vınlaması yeri göğü inletiyordu. Terminali hep belirli bir sıcaklıkta tutmaya ant içmiş klimaların borusu burada ötmüyordu. Buz gibi ama iyi. Buradan bir yerden kesin aprona çıkarım dedi Fatih. Merdivenleri tüketene kadar aşağıya indi. Garaja benzer bir bölmeye ulaşmıştı. Buradan şu tipsiz arabalara binip temizliğe çıkıyorlar. Muhtemelen uçakların kirini bokunu akıtıyorlar. Üç tane emmi oturmuş sigara içiyordu. Kararsızlıktan gözleri titredi. Yanlarına gidip başlarında dikildi. Üçünü de sırayla süzdükten sonra içlerinden birinin o kadar da emmi olmadığını, gençten bir çocuk olduğunu fark etti. “Sen kimsin birader“ diye atıldı emmilerden biri. “Yolumu kaybettim“ dedi Fatih. “Müfettişim ben. Türk Hava Kurumundan Hikmet Görkem. Hazır gelmişken görev akredite kartlarınızı göreyim.“ dedi. “Ne diyor ya bu?“ diye atıldı genç olan. “Buraya girmek yasak ne müfettişi?“ Telsize uzanıp “Emniyet, sıfır-dörtte durum var“ dedi. “Yok canım ne durumu. Yahu dursana sen de, ne emniyeti genç adam“ dedi Fatih. “Bak abilerin ses ediyor mu? Hangi firmanın taşeronusun sen? Çıkıntılık yapmaya gerek yok. Şurada ölümlü dünya. Her şey istediğin gibi gitmez. Biraz sakin ol. İlla bana bu sözleri ettireceksiniz. Neyse. Gelsin bakalım şu emniyet.“ deyip ellerini cebine soktu Fatih. “Manyak mıdır nedir başımıza iş açacak .“ dedi diğer emmi. Bu defa kararsızlık sadece gözlerini değil, ellerini de titretiyordu Fatih’in. Üst üste yığılmış konteynerlerin arasından hızlıca geçip sinekliğe benzeyen şeritlerle kapatılmış dış kapıya doğru koşturmaya başladı. Üçlü sigaraları attı. “Hoop, dursana birader!“ diye haykırdı birisi. Peşinden geliyorlardı.

 

Bitiyor işte bak görmüyor musun beyaz devleri kuşa benziyorlar beni de alıp uzaklara götürecekler zaten buradan benzetiyorum kuşa yoksa uçtuklarından değil zaten her uçan kuş değil. Uçak motorlarının ıslığı senfoni gibiydi. Var gücüyle park halindeki uçakları geçip piste koşmaya devam etti. Motorların ıslığı giderek artıyordu. Ağır ağır taksi yapan bir uçak gördü. Sensin işte devasa beyaz ölüm birliğime isyanımın resmiyet kazanan celladı kır zincirlerimi de zerrelerim serbest kalsın ancak o zaman aşacak ruhum bu çürük bedeni ben de kuzeye gideceğim aurora borealis ile raks edeceğim kim bilir. Şimdi onun sağ motoruna doğru hızla ilerliyordu. Islık senfonisi çılgın tek düzeliğiyle tavan yaptı. Zemin oldukça müsait. Fotofinişe son beş. Haydi bre pehlivan!

 

 

Gürültü, acı ve korkunun saniyelik metal girdabında gözlerine karanlık inene kadar boğuldu gitti Fatih. Son imgelemi Ayla’nın kazağındaki çirkin pembe çiçeklerdi. Pembe olduklarından emin değildi.

 

İllüstrasyon: 

Büşra Şenol

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon