Niyazi Kaban'a

Freni boşalmış kamyon gibi koy verdi kendini yokuş aşağı, ta evlerinin kapısına kadar. Yüreği gümbür gümbür. Ter içinde. Alnı, saç dipleri, avuç içleri, sırtı. Kapıya yaslandı. Demirin soğukluğu dalga dalga yayıldı içinde. Ter beline doğru incecik aktı. Ürperdi. Nasıl da fırlatmıştı taşı. Deli. Koca taş. Kafasına gelse… Bir o kadar sopa da babasından yiyecek. Olsun.


Dükkâncıların da bu gürültüye alkış tutması cesaretlendirirdi onu. Avucuna birkaç kuruş sıkıştırıp göz kırparlardı. İlk, Ayakkabıcı İsmet atardı sandalyesini kapıya. Sandalyenin bacağı kaldırımdaki küçük çukura girer, demirin betona sürtünürken çıkardığı tiz sesle İsmet’in de yüzüne gıcırtılı bir gülümseme yayılırdı. En çok parayı o verirdi. Yazları, üstüne dondurma ısmarladığı bile olurdu. Berber Cengiz, Hırdavatçı Kazım, Konfeksiyoncu Hasan, Terzi İsmail. Kahveye kadar sıralanırlardı bir bir. Cengiz yerine kurulmadan kollarını arkaya doğru iyice gerer, pasını temizliyormuşçasına omuzlarını yaylandırır, ardından kahveye doğru neşeyle seslenirdi. “Bize yedi çay.” Rıza masaya yayılı gazeteyi ağır ağır toplar, gözlüğünün üzerinden tek tek yüzlerini süzer, Cengiz’in yüzünde uzunca kaldıktan sonra ayağa kalkar, gazeteyi koltuğunun altına sıkıştırır, içeriye girerken bıyık altından gülerek söylenirdi. “Hepsi hayta bu eşşeoğluların.” Kahkahayı patlatırdı Cengiz. Gülerken üst damağı kırmızı kırmızı ortaya çıkardı. Parmaklarıyla dudağını aşağıya çekiştirir, bir daha seslenirdi. “Bir şey mi dedin Rıza, duymadık da.“ Çayları dağıtınca, ustasından gizli, bir sandalye de çırak çekerdi. Sonra, başlasın cümbüş.


O birkaç kuruş cebine iner inmez, tuhaf bir heyecana tutulurdu. Turuncu sarı arası. Sıcak. Titrek. Sokağın ortasında birden arenaya çıkmış matador gibi hissederdi. Elinde kırmızı pelerin. Sallayıp dururdu sözcükleri Niyazi’nin önünde.


Niyazi Kaban’a!

Niyazi Kaban’a!


Bağırdıkça Niyazi’nin, öfkeden yüzü kızarırdı önce. Gözleri kayardı. Ateşten, iki kocaman top. Burnundan dumanlar çıkardı. Ağzı köpük köpük. Sol ayağını öne atıp yere sürterdi, uzun uzun. Tam o an, kırmızı pelerini bir daha havalandırırdı.


Niyazi Kaban’a!

Niyazi Kaban’a!


“Ananı,” diye başlayan sövmeler, alkışlar, ıslıklar, “yaşa” seslerine karışır, ayyuka çıkardı. Sokak boyunca, bir kaldırımdan öbürüne. Dönüp dururdu etrafında. Sonrası, tabanları yağlamak. Allahtan, dükkâncılar tutardı Niyazi’yi. Yoksa…


Yoksayı düşünmezdi hiç. Ardında bıraktığı alı al moru mor Niyazi’yi de. İsmet ayakkabı kutularını tek tek toplayıp tekrar üst üste dizerken, Hasan etekleri bluzları silkeleyip tenteye yine sıralarken, bir, o uzun boyuyla Kazım indirirdi, yukarıya kalkmış kollarını. Taşları avucundan usulca alırdı. İsmail koşup bir sandalye çekerdi altına. Hızar gibi ses çıkaran göğsü duruluncaya kadar kollarından tutup arkaya bastırır, çocuklukla koca adamlığın bir farkı varmışçasına ve O bunu anlarmışçasına ,“Çocuk işte,” derdi, kulağına eğilip. Çırağın Niyazi’ye taşıdığı çayların, gazozların dükkâncılara kaça patladığını hiç bilmezdi. Sokağın tek eğlencesi, o iki sihirli sözcüğün Niyazi için ne anlama geldiğini de.


Babası kahvede, “Senin oğlan bugün…” diye başlayan faslın ardından eve zor düşer, ilk onu sorardı. Kapının ziliyle tutmaya başladığı soluğu içinde büyür büyür, koca bir balon olurdu. Adı, holü aşıp odasına varınca o koca balona girer, gözleri kapı kolunda, beklerdi. Çok sürmez, babasının kulağına yapışmasıyla balon patlar, elleri arasında soluğunu hızlı hızlı boşaltırdı. “Kaç kere ha, kaç kere.” “Kaç kere”nin kaç kere söyleneceğini merak eder, saymaya başlardı. Bir, iki, üç… Birden, Niyazi’nin ateşli bakışları rakamlara dolanır, saydığını şaşırırdı. Kıs kıs gülerdi Niyazi. “Hak ettin,” derdi. “Hak ettim,” derdi usul usul. O an yemyeşil olurdu gözleri. Sanki… Sanki iki koca, yeşil nehir. Çağıl çağıl. Neşeyle yüzen çocuklar görürdü nehirde. Batıp çıkan. Yanaklarına, dudaklarına, çenesine kucak dolusu gül taşıyan. Beyazdan pembeye, ıslak goncalar. Can atardı yüzmeye. O çocuklar gibi dibine dalmaya. ”Gel,“ derdi Niyazi. Avuçları yukarıya dönük, parmakları içeriye kıvrık. ”Gel.”


Uzanıp yakalardı o kıvrık parmakları. Tam o an, fısıltıyla başlayıp kulağına doğru gürül gürül akan bir sesle irkilirdi. “ Bi de utanmadan ellerimi tutuyorsun.” Baştan aşağı tir tir titrerken, bu sözler kimindi, hiç bilmezdi.





Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Darbe Döneminde Yasaklanan Kitaplar

Yönetim sıkılaştığında düşünmenin, düşündüğünü ifade etmenin zorlaştığı -hatta bazen imkansızlaştığı- herkesin malumudur. "Düşüncenin üstesinden gelemeyen, düşünenin üstesinden gelmeye çalışır." der V

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon