Öpücük

19.03.2017

 

Orta Asya’da kışlar sert ve kasvetlidir. Terli, kokuşmuş yazlar kolera, dizanteri ve sivrisinekleri beraberinde getirir. Lakin nisanda hava tenlerin birbirine yavaşça dokunuşu kadar okşayıcıdır, tüm açan çiçekler kokularıyla şehri nefessiz bırakan leş lağım kokularını bastırır.

 

Her bir şehrin kendine has yapısı var. Bir şehir hayal edin, çocukların çantasından çıkan pastel boyalarla ve apaçık geometrik şekillerle çizilmiş, koyu sarı, beyaz, soluk toprak tonlarında. Evlerin alçak, sarışın terasları beyazlı pembeli topraktan doğmuş gibi yükseliyor adeta, yapılmışçasına değil. Her şeyin üstü sönük, kumlu tozlarla kaplı, tıpkı pastel boyaların parmaklar üzerinde bıraktığı toz taneleri gibi.

 

Bu ağartılmış solgunluklara karşın, antik mozoleleri kaplayan yanardöner çiniler göz büyüleyici. İslam’ın çarpıcı mavisi, baktıkça yeşile dönüyor. Lacivert ve turkuvaz taşların renkleri arasında dans eden soğan kubbenin altında, yeşim taşı mezarında yatmakta Asya’nın belası Timurlenk. Masalsı bir şehirdeyiz. Burası Semerkant.

 

Devrim, Özbek kadınlarına ipek elbiseler vaat etti ve bu vaat, en azından, unutulup gitmedi. Onlar uçuşan incecik satenlerden, bir illüzyonun parçası gibi göz kamaştıran nefis renklerde -pembe ve sarı, kırmızı ve beyaz, siyah ve beyaz, kırmızı, yeşil, beyaz- tunikler giymekte, kendilerini al camdan yapılmış mücevherlerle donatmaktalar.

 

Bu kadınlar siyah ve kalın bir çizgi ile kaşlarını alınlarının ortasında birleştirdiklerinden her zaman somurtuyor gibi gözükmekteler. Gözlerine rastık çekmişler. Ürkütücüler. Saçlarını bağlıyorlar iki ya da üç fırıldayan örgü halinde. Genç kızlar simli iplikler ve boncuklarla işlenmiş küçük kadife şapkalar takmakta. Yaşlıca kadınlar, kafalarını birkaç çiçek desenli, yünlü başörtüsü ile örtüyorlar; biri alınlarının etrafını sıkıca sarmış, diğeri ise omuzlarından serbestçe sarkmakta. Altmış yıldır kimse peçe takmamış.

 

Bir amaçları varmışçasına yürüyorlar, sanki hayali bir şehirde yaşamıyorlarmış gibi. Bilmiyorlar ki kendileri ve türbanlı, deri ceketli, çizmeli erkekleri bu yabancı gözlere adeta bir Zümrüdüanka kadar sıra dışı gelmekte. Tüm parıltılı ve masum yabancıllıklarında, tarihe tezat olarak yaşıyorlar. Benim onlar hakkında bildiklerimden habersizler. Tüm dünyanın bu şehirden ibaret olmadığını bilmiyorlar. Bu âleme dair tek bildikleri, süsenlerin bataklıklarda büyüdüğü bir hayal gibi güzel bu şehir. Çayevindeki yeşil papağan hasır kafesinin parmaklıklarını didikliyor.

 

Pazarın yeşil, keskin bir kokusu var. Karakaşlı bir kız turpların üzerine cam bardaktan su serpiyor. Yılın bu erken zamanlarında sadece geçmiş yazın kuru meyveleri satın alınabilir -kayısı, şeftali, kuru üzüm- ve birkaç kırışık, nadide nar; kış boyunca talaşlar içinde saklanmış ve şimdi tezgâhta ikiye bölünmüş, içlerinin nasıl sulu sulu kaldığı sergilenen narlar. Semerkant’ın yerel tatlarından biri de, şamfıstığından bile daha lezzetli, tuzlanmış kayısı çekirdekleri.

 

Yaşlı bir kadın yaban zambakları satıyor. Bu sabah, sanki şişmiş kan baloncuklarıymışçasına etrafa tohumlar saçan yaban lalelerinin olduğu, yaltakçı üveyiklerin kayalıklar arasında yuva yaptığı dağlardan geldi. Yaşlı kadın, ekmeğini yayık ayranına bandırıp yavaş yavaş yemeğini yemekte. Çiçeklerinin hepsini sattığında tekrar geri dönecek onları topladığı yere. 

 

Neredeyse zamanın bir parçası değilmiş gibi. Sanki Şehrazad’ın son şafağın geldiğini ve son hikâyesinin de noktalandığını fark ettiği an gibi sessizliğe gömülmüş. Çok geçmeden bu çiçekçi kadın sırra kadem basabilir.

Timur’un güzeller güzeli karısı tarafından yaptırılmış caminin yıkıntıları arasında bir keçi sarı yaseminleri kemiriyor.

 

Timur’un karısı, o uzak diyarlarda savaşırken bu camiyi ona hediye olsun diye inşa ettirmeye başlamıştı. Ama Timur’un dönüşünün yakın olduğu duyulduğu vakit, kemerlerden biri hala tamamlanmamıştı. Dosdoğru mimara gitti ve acele etmesi için yalvardı Timur’un karısı. Ancak mimar, sadece bir öpücük karşılığında camiyi zamanında bitireceğini söyledi ona. Bir öpücük, tek bir öpücük.

 

Timur’un karısı yalnızca güzel değil, erdemli ve akıllıydı da. Pazara gidip bir sepet dolusu yumurta aldı, onları haşladı, ve farklı farklı renklerle işaretledi. Ardından mimarı sarayına davet etti, ve sepeti ona sunarak istediği herhangi bir yumurta seçip yemesini buyurdu. Mimar bir kırmızı yumurta seçti. Tadı nasıl? Herhangi bir yumurta gibi. Bir tane daha seç.

 

Yeşil bir yumurta aldı.

 

Onun tadı nasıl peki? Tıpkı kırmızı yumurta gibi. Yeniden dene.

 

Mimar mor bir yumurta yedi şimdi de.

 

Tüm diğer taze yumurtalar gibi, aynılar, dedi mimar.

 

İşte! dedi Timur’un karısı. Yumurtaların hepsi farklı görünüyor fakat aynı tadı vermekteler. Öyleyse sen de cariyelerimden herhangi birini seç ve öp, ama beni rahat bırak.

 

Hay hay, dedi mimar. Yine de uzun süre geçmeden elinde bir tepsiyle geri döndü, üzerinde üç kase. Kaseler suyla dolu sanırdınız.

 

Bu kaselerin her birinden iç, dedi mimar.

 

Timur’un karısı ilk kaseden içti, ikincisinden de, ama üçüncüsünden bir yudum alır almaz öksürüp tükürükler saçmaya başladı; bu kasede su değil votka vardı.

 

Votka ve su, her ikisi de tıpatıp aynı görünmekte, ama tamamen farklı tattalar, dedi mimar. Ve bu, aşk ile aynıdır.

Tüm bunların üzerine, Timur’un karısı mimarı dudaklarından öptü. Mimar camiye geri dönüp bitmemiş kemeri tamamladı; o gün Timur’un zafer çığlıkları, ordusu, sancakları ve kafesler dolusu esir kralları ile Semerkant’a döndüğü gündü. Timur karısını görmeye gittiğinde, kadın onu başından def etti, çünkü hiçbir kadın votkanın tadına baktıktan sonra hareme geri dönmez. Timur onu kamçısıyla dövdü, ta ki kadın ona mimarı öptüğünü söyleyene dek, ve ardından alelacele cellatlarını camiye yolladı.

 

Cellatlar mimarı kemerin üzerinde gördüler ve bıçaklarını çekip merdivenleri aşarak peşine düştüler, fakat mimar onların geldiğini duyduğunda birden kanatlandı ve uçup gitti İran’a.

 

Bu, basit geometrik şekiller ve çocukların çantalarındaki pastel boyaların canlı renkleri içinde bir hikaye. Bu Timur’un karısının hikayesi, alnına boydan boya kara çizgi çeken ve saçını onlarca örgüyle bağlamış herhangi bir Özbek kadınının da olabilirdi. Kocasına akşam yemeği hazırlamak için pazardan kırmızı ve beyaz turplar alırdı. Muhtemelen pazarda geçimini sağlardı ondan kaçıp uzaklaştığında. Kim bilir, belki de orada zambaklar satardı...

 

İllüstrasyon: 

Esra Becan

 

Çeviri:

Tülay Pınar Taşdemir

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon