Kuzine

19.03.2017

Türkiye’de saatlerin geriye alınacağı akşamlardan biri. Cemil, saatleri ileri geri alarak zamanla olan münasebetimizi laçkalaştıran Benjamin Franklin’den habersiz bir şekilde kuzinenin önünde oturuyor.   Parlak zekalı, beyaz, medeni Amerikalının elektrikten tasarruf için zamana yaptığı bu müdahaleci tutuma bir tepki olarak ıslak çoraplarını çıkarıp kuzinenin borusundaki çamaşır askısına asıyor.  Saatini geri falan almadı.  Hoş değil. Kuzinenin üstünde her daim fokurdayan bir demlik var.  Bu sıcak su bazen  evin en küçüğünün pazar banyosu için , bazen gece 11 çayı demlenirken kullanılır. Akşamları Cemil’in annesi fındık kavurur,  sabahları tereyağını kutsamak adına ekmek pişirilir. Cemil’in kuzineye saygısı sonsuz. Benim Cemil’e olan sevgim de zira. Çünkü o, her duyguyu en basit haliyle yaşar. Sever ama vefasızdır. Kızar ama affedicidir. Korkaktır ama hiç düşünmeden davranır.  Gamsız durur ama kırılgandır.  Film replikleriyle hem hüznünü hem neşesini en aptal insana bile ifade edebilir. 

 

 Kuzine hala sıcak. Askıdaki çamaşırlardan en ıslak olanı, en tahammülsüzü, en taşkını kuzinenin üstüne damlayıp cıs etti şimdi. Cıs etmek bazen cezayı, bazen ikazı ve çoğu kez toy bir acıyı hatırlatır. Bana Cemil’i hatırlatıyor.   Cemil odanın sıcaklığında gevşeyip kuzinenin önüne uyumak için uzandı. Bir minder aradı başının altına. Bulamadı, ellerini yastık yaptı.  Uzanınca cebindeki milelerden ikisi yere düştü.  Fark etmedi.  Fark etmez. O milelerin neden cebinde olduğunu bile fark etmemiş olabilir o.  Başkasının pantolonunu giymiş bile olabilir. Yere düşen milelerden birini aldım.  Sağ avucumda sıkıca tuttum. Sonra Cemil’e tutundum. O uyanmadı ama ben tam o anda, onun rüyasında, hiç bilmediğim  bir bankın üzerinde uyandım. Bişeyler freudyen olacak diye ödüm kopuyordu, Cemil uyansın diye uğraşıyordum. Seslendim ona. Senin yüzünden oluyor bunlar dedim. Sonra beni romantik olmakla suçluyorsun.

 

Şu an çok kızgınım dedi.  Neden dedim. Yanlış parka uyandın dedi. Anlamadım. Parktan çıkıp sola dönmemi istedi. O meşhur kokoreççinin ve Köfteci Behçet’in geride kalışına üzülüyor, onun söylediği sokakta ilerliyordum. Cumhuriyet Caddesi arkamda kalmıştı. Pek de hareketli olmayan bir caddede ilerledim ve sonunda, uyandığım parktan çok daha küçük bir parkın girişine geldim. Cemil’in cebinden yere düşen diğer sarı mile ayaklarımın önüne yuvarlandı. Eğilip aldım. Doğru yerdesin demek istiyordu. Buraya neden geldiğimi anlamıyor, istemsizce onun kurgusunda sürükleniyordum. Karnım acıktı. Acıksın istemişti. Benim hikayemde,  Cemil tüm edilgenliğine rağmen çocuksu rüyasıyla beni yeniden yaratıyordu. Parkın içindeki çay ocağına gidip  küçük bir çay aldım. Nargile kokusu ve tavla sesiyle bütünleşmiş bu yerde,  kendime sessiz bir köşe bulup oturdum, çayımı içtim, ne yapabilirim. Bir anda ciddi bir gürültü koptu. Parkın öte tarafında neredeyse iki metre boylarında bir adam küçük bir boyacı çocuğun yakasından tutmuş, çocuğu tartaklıyordu. Çocuk tüm çelimsizliğine rağmen, korkmadan küfrediyor, adamın yüzüne tükürüyordu. Kavga büyüdü. Çocuğu savunmaya çalışan başka bir adamla uzun adam birbirine girdi. Her biri birbirinden güzel çakılar ağır çekimde görüntüye girip çıkıyor analı bacılı küfürler havalarda uçuşuyordu. Derken biri birini bıçakladı. Cemil’in bıçak sevdası, Tarantino hayranlığı ve bastırılmış seksist küfürleriyle benim için hazırladığı bu güzel gösteriden sıkılıp parktan çıktım. Hiç hoş değil dedi. Ne hoş değil? dedim. Çocuğu kurtarmaya gelecektim, beklemeden ne diye çıkıyorsun parktan? Harcadın şu an rüyamı. 

 

Onun bu yabancılıkla samimiyet arasında sıkışıp kalmış üslubu bana çok iyi bildiğim güvenli bir sevgiyi hatırlatıyordu. Ben Cemil’i Fransızca şarkılar çalan bir kafede mum ışığında işkembe yerken tanımıştım.  Bu yüzden onlayken olması gereken şeyin tam olarak ne olduğunu hiçbir zaman bilemedim.  Parktan koşarak çıktım, Cemil uyanmadı. Kuzineli odaya geri döndüm. Elimi çektim omzundan. Mileleri aradım. Bulamadım. Cemil’in avcuna baktım. Yoktular. 

 

Onu, yıllar sonrası için peşin olarak özlüyordum. Bunu bilmek ona garip gelirdi. Bu yüzden bildirmiyordum. Odadan çıktım. O gece Cemil başka rüya görmedi.  Ben çıktıktan hemen sonra Yadigar teyze geldi, annesi, kuzineyi söndürdü. Örttü üstünü.

 

 

* mile misket demektir. 

 

 

 

İllüstrasyon:

Zeynep Oba

 

 

 

 

 

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon