2016’da Ne Okuduk?

31.03.2017

On iki ay sürdüğü iddia edilen fakat çoğumuza her ayı bir sene gibi geçen koca bir yıldan çıktık ya da çıktık zannediyoruz. Gerçekten 2017’ye geçip geçmediğimizden emin değilken ve çoğu yerde 2017’nin 2016’nın sadece bir üst sürümü olduğu iddiaları dolaşırken ben de henüz 2016’dan çıkamamış biri olarak bu yıl ne okuduk onu görelim dedim. Şimdiden kuracağım tüm kitap ekleri, cümleleri ve muhtemel “spoiler”lar için özür dilerim. Fakat buradan öğreneceğiniz hiçbir şey bu kitapları okuma zevkinden sizi alıkoymamalı onu da belirteyim.

 

Kırmızı Saçlı Kadın - Orhan Pamuk
Orhan Pamuk hakkında onca şey yazılır çizilirken bana laf düşmez alın okuyun kendiniz görün diyerek yazının bu kısmını olanca hızıyla bitirebilirdim. Ama böylesi pek uygun düşmeyeceğinden bu “laubali” yazıya kitabı okuma deneyimimden bahsederek devam edebilirim diye düşünüyorum. Kırmızı Saçlı Kadın’ı bir kategoriye bir sınıfa sokmak bana pek doğru gelmedi. Bir baba ve oğul hikayesi demek kitabın peşinden sürüklenen suç hikayesinin işlenişini bir kenara koymak olurdu. Tüm hikâyeyi Batı’nın Kral Oidipus’u ile Doğu’nun Rüstem ve Sührab’ı üzerinden konuşmak da sanırım yetersiz kalıyor. Bu cümlelerden anlaşılacağı üzere kitap tek bir hikâye gibi ilerlerken çatallanan, kendine yeni yollar bulan bir roman oluveriyor. Şu soluksuz okunan dedikleri romanlardan olan Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk’un okunması zor uzun cümlelerini içermediği için oldukça akıcı ilerleyen bir roman. Neler olup bittiğini öğrenmek için okumaktan kendinizi alamadığınız gibi temiz ve sakin diliyle de okuma zevkini arttıran bir kitap olmuş. Masallarla ve destanlarla desteklenen romanda ben kendimi zaman zaman kuyu kazdıktan sonra dinlenilen bir ağacın gölgesinde, kimi zaman da kasabanın lokantasındaki cam kenarı masada bir masal dinlerken buldum. Tabii bu masal bir günah çıkarma da sayılamaz mı? Sayılabilir. Çünkü hikâye saf bir masal havası da içermiyor. Baba oğul hikayesi ile suç hikayesinin kesiştiği ve otorite kavramının farklı farklı alanlarda nasıl tezahür ettiğini gördüğümüz roman sonundan da anlaşılacağı üzere pek de masum değil. Yolumuzu bulmakta anlatıcı kadar zorlandığımız ama yoldan da çıkmayı hiçbir zaman göze alamadığımız roman 2016 gibi beklenmedik bir sonla bitiyor.

 

 

Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet – Murat Gülsoy
Bu sene yalnızlarımız için çok güzel bir kitap çıktı gibi bir cümleyle başlarsam hem siz ağlarsınız hem ben ağlarım. İsmi ziyadesiyle uzun olan bu roman hakkında ziyadesiyle normal bir uzunlukta konuşacağım. Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’e yazılmış bir önsözle açılıyor kitap. Gönül ister ki size bol bol Borges’ten bahsedeyim. Ama burada mevzu bahis Borges’in labirentlerinde dolaşan bir Murat Gülsoy romanı. Mirat’ın hikayesini dışarıdan izliyoruz bu sefer. Yani anlatıcı kahramanın kendisi değil. Mirat’a ve çevresine bu kadar hakim olmak, hikaye için oldukça uygun bir seçim demek yanlış olmaz. Zaten Mirat’ın kafasının içi o kadar dolu ki (okumayanlar meraklansın diye göndermedir) bir de bize hikâye anlatsa inanmazdık herhâlde. Ya da belki de anlatacakları bu kadar sayfaya sığmaz, hikayeler çoğalacağından romanı cilt cilt  okumak zorunda kalabilirdik. Çok temiz bir yalnızlık öyküsü aslında Mirat’ınki. İşin içine nasıl oluyorsa oluyor birtakım bilimsel işler giriyor. Biz de bu şimdi gerçekten olsa nasıl olur ya diye, kendi “yalnız kafamız”da düşünüp duruyoruz.Sıradanlığımızı, insanlığı, ölümü, her gün yediğimiz yemeği, görüştüğümüz arkadaşlarımızı, denizin kokusunu yeni bir şeye dönüştürmüyor da onları fantastik bir olguyla bir araya getiriyor. Bu yüzden belki olan biteni çok da bilimsel çerçeveleriyle sorgulamadan oluşturulan karakter üzerinde yoğunlaşabiliyorsunuz.Bununla birlikte karakterin günümüz çağında yaşayan yalnız bir üniversite hocası ve kaliteli zevkleri olan elit denebilecek bir adam olduğunu görebiliyoruz. İş böyle olunca birçok yazara da gönderme yapılıyor. Bu yüzden kimi zaman doğrudan adlarını vererek kimi zaman romanlarının, hikayelerinin adını geçirerek bu yazarlardan izler bırakmayı seven ve okuyucuyu da besleyen bir roman olmuş. Bu noktada Borges için bir şeyler söylemek gerekirse de bolca Borges izi gördüm desem yalan olmaz. Sadece eserleriyle yer almıyor yazar, ayna ve labirent izlekleriyle de satır aralarından göz kırpıyor. Buraya ekleyebileceğim küçük bir not tüm bu göndermelerin beni memnun ederken bazen de rahatsız etmesi. Belki de yazarın yazmaya dair dersler verdiğini bilmekten kaynaklanan bir hisle, önceden yazılmışın çokça geçtiği bir yeni beni okurken tedirgin etti o kadar. Öte yandan da yazarların imgelerinin başka bir dünyada söz bulması, tanıdık isimlerin geçmesi bir güven hissi yarattı. Gülsoy’un romanı; önsözü, hikayesi, aradaki siyah sayfası ve sondaki tuhaf açıklamalarıyla etkileyici ve okunmaya değer bir roman. Murat Gülsoy birçok kişiye hitap edebileceğini düşündüğüm romanda; hayatı, ölümü ve yalnızlığı yeni bir düzlemde bir araya getirmiş ve güneşin altında hala bu konular hakkında yazılacak bir şeyler olduğunu da bize tekrar göstermiş.

 

Kuşlar Yasına Gider – Hasan Ali Toptaş

“Zamanın avuçlarına yazan” Hasan Ali Toptaş, zaten nesnel olması mümkün olmayan şu yazıda öznellikte sınır tanımamama sebep olabilir. Romanlarının yeri ve anlamı bende her zaman farklı olan yazarın kitabının çıktığını duyduğumda ne kadar heyecanlandığımı ve 2016’da iyi sayılabilecek birkaç haberden biri olduğunu söylesem en azından kendim için abartmış olmam. Toptaş okumak; bir cümlenin noktasına oturup koskoca bir hikâyeye tanık olmak ya da küçük bir kamyonun arkasında açık hava yolculuk yaparken yolu izlemek gibi bir şey. Her zaman samimi

bir ses bırakan Toptaş bu kitapta samimiyetini daha d arttırmış ve zamanı bugüne taşımış. Gölgesizler’deki Hasan Ali Toptaş’ı bulmak istiyorsanız bu kitabın hali tavrı biraz daha farklı. Fakat o kadar samimi o kadar temiz bir tavrı var ki kitap boyunca hafif bir hüzün ve zevk veren hafif bir sızı üstünüzden geçip gidiyor. Orhan Pamuk’tan sonra bir baba-oğul hikayesi de burada karşımıza çıkıyor.Böyle deyince büyük hesaplaşmalarla dolu bir geçmiş ve bugün hikayesi beklememek elde değil ama merhamet dolu hafif bir ağrıyla karşılaşıyorsunuz. Fark etmeden ve hayatın doğal akışı içinde üzülüyorsunuz kısacası. Bu sırada Denizli-Ankara arasında bol bol gidip geliyor, bir de geniş bir türkü repertuarına sahip oluyorsunuz. Türkü sesinin hiç eksilmediği hatta dikkatli okuyucu için sağlam bir kitap fon müziği çıkartacak bir roman demek de yanlış olmaz. Hatta belki okurken aralarda türküleri dinlemek ya da doğrudan okuma zevkine dahil etmek değerlendirilebilir bir fikir dahi olabilir. Bununla birlikte roman boyunca duyduğumuz tek ses türkülerin sesi değil. Kasabanın dağında taşında can bulan sesler, nefes alan kirpikler, büyük gözler ve birer varlığa dönüşüp odadan kovulan cümleler de duyuluyor. Bir diğer nokta ise kitabın en sevdiğim cümlesi olabilecek şu cümle: “… sana da zaten aldatılmak yakışırdı oğlum.” Yardım etmenin ve değer bilmenin de aynı naiflikle işlendiği romana bu doğallığı veren bir başka unsur da hiç beklenmedik zamanlarda, şehirde yaşayan baş karakterin ağzından bile yöresel ağza ait kelimelerin çıkıvermesi denebilir. Karakterin kim olduğunu ne iş yaptığını bilmeden okumak daha keyifli bir deneyim diye düşündüğümden okumayanlar için oraya pek girmiyorum.Aslında bunları anlatırken size altını çizdiğim satırları okuyup duruyorum; son olarak babanın yanağında oluşan o küçük çukurda titreyen gölgeye Seha Okuş: “Seher vakti bülbül ağlar ekseri / Bülbülün gözyaşı deler mermeri” diye eşlik etsin.

 

Öyle miymiş? – Şule Gürbüz

Hakkında konuşması benim için oldukça zor bir kitap. Şule Gürbüz’ü sadece hikayelerinden tanıyan biri olarak aslında çok konuşmaya hakkım da yok gibi. Halinde tavrındaki bir şeyler beni Şule Gürbüz hakkında nesnel olmaktan alıkoysa da birkaç kelam edebilirim sanırım. Başlığına da uygun koskoca bir soru aslında kitap. Kitabı okurken nedense kendimi masa başında bu soruları yazan kişiymişim gibi hissettim.Öte yandan da bir tekli koltukta oturmuşum da olan bitenin seyrinde insanların iki yüzlülüğüne, iradesizliğine karşı konuşuyormuşum gibi bir his belirdi durdu. Şule Gürbüz bunu eleştirmiş, şuna laf dokundurmuş deyip kitabın havasını bozmak istemiyorum.Dört bölüme ayrılan kitapta herkesin satır arası farklı olur diye düşünüyorum. Kimi zaman bu soruların ucunun nereye vardığını çözmek zor olsa da elinizden bırakması zor bir kitap. Soruların bir cevabı yok belki ama kitapta hiç yargı da yok değil.Hatta kimi net cümleler sizde aforizma etkisi bile yaratabiliyor. Bu etkinin günümüzde ne kadar hoş bir çağrışımı var tartışılır ama benim bahsettiğimde aslında anlamı açısından biraz karışık. Kimi zaman nereden çıktı bu şimdi diyebileceğiniz cümleler olsa da keyfinden bir şey kaybettirmiyor. Ayrıca bütün sorularına rağmen ve zaman zaman bu soruların yarattığı hırçınlığa rağmen kitap bana oldukça ağırbaşlı göründü. Belki de yükü olan bir kitap olduğundandır.Son olarak ise kitap kapağının da bu ağırbaşlı görünümde etkisi olabileceğini ve şık bir kapak olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

 

“Yokluk, büyük sonsuz unutuş, kâinatın kendini unutuşu, derin karanlık sükûnet nerdesin, kaçıncı katta nerdesin, bana unutuşu özletip kendimi herşeyi ile hatırlatacak yerde misin?

 

Aksöğütler, süpürge çiçekleri, buhurumeryemler”

 

2016’nın benim için en değerli kitaplarından dördü üzerine biraz konuştuk. Pek de hayırlara vesile olmayan 2016’yı bu kadarcık kitapla uğurlamadık neyse ki. Uzun bir liste vermek mümkün olsa da ismi anılması gereken bazı kitaplar da şunlar:

 

Körburun – Hikmet Hükümenoğlu

 

Ucunda Ölüm Var – Kemal Varol

 

Merhume – Murat Uyurkulak

 

Seyrek Yağmur – Barış Bıçakçı

 

İki tane de çeviri kitaptan bahsetmek gerekirse;

 

Finneganın Vahı ya da Finnegan Uyanması James Joyce (Çevirisinin bu sene hem de iki farklı şekilde yayımlandığından ve çokça konuşulduğundan dikkatleri çekmesi gereken bir kitap)

 

Sputnik Sevgilim – Haruki Murakami

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon