Ama Dudaklarımız Büsbütün İşe Yaramaz Değil

“Cinselliğin minicik sırrı karşısında dünyanın bütün muammaları gözümüze küçücük gelir.”

 

Michel Foucault

 

Okuyanlar bilir: Bilge Karasu‘nun - kimilerinin “uzun öykü” saydığı - Kılavuz adlı romanı, kuir bir ilişkiye dair öğeler içerir. Dosya konumuz bağlamında bahsetmek istediğim Kılavuz, eşcinsel sevgi ilişkilerinin anlatıldığı tek Bilge Karasu yapıtı değil. Bu anlamda, akıllara Troya‘da Ölüm Vardı‘daki imgeler ya da Narla İncire Gazel de gelebilir. Ancak bana kalırsa, bu metinler arasında, kurmaca açısından en ilginç, sunum açısından en estetik olanı Kılavuz‘dur.

 

Bilge Karasu‘nun “bir klasik müzik bestesi olarak“ kurduğunu ifade ettiği metin, içerik ile biçim arasında ritim kaçırmadan ilerler.

 

“Kılavuz‘un bir ‘sonat’ olacağına [...] karar vermiştim. [...] Allegro guisto‘yu tutturmak güç olmadı. (Tempoyu, elbet, biçem verecekti!) Ancak II. Bölüm‘de Andantino olmalıydı; fazla ağırlaşmak istemiyordum. III. Bölüm, ilkinden daha hızlı olmalıydı ama biraz yalın da olmalıydı.“ (2)

 

Bu paragrafın romanı okumamış olanlar için keyif kaçırıcı olabileceği uyarısında bulunarak, Karasu‘nun bahsettiği bu üç bölüm üzerinden hikâyenin kısa bir özetini vereyim: İlk bölüm, romanın taradığı on beş günlük zaman diliminin birinci gününü anlatır. Bir sahil kasabasında tatilini geçirmekte olan Uğur, gazetede gördüğü “Yaşlı Beye Refakatçi Aranıyor” ilânı üzerine telefona sarılır, Yılmaz Bey‘e ulaşır ve aynı gün içinde işe alınır. İhsan‘la da bu vesile ile tanışırlar. Bahsi geçen “yaşlı bey” ise, Mümtaz Bey‘dir. İkinci bölüm, Uğur‘un, çalıştığı evdeki on üçüncü gününü; üçüncü bölüm ise on dördüncü ve on beşinci gününü anlatır. Uğur‘un yaşadığı tuhaflıklar ve gizem bütün örgü boyunca devam eder. Roman, bir kaza sahnesi ve Uğur tarafından Yılmaz Bey‘e yazıldığını anladığımız bir mektupla biter.

 

Evin bir görünüp bir kaybolan kedisi Gümüş, Uğur‘un varlığından emin olamadığı film kaseti, Yılmaz Bey‘in Uğur‘a hediye ettiği Goya resmi ve hep cebinde tuttuğu sağ eli... Bilge Karasu, iç içe geçirdiği bütün bu fantastik, polisiye ve arkaik öğelerle, çok katmanlı bir anlatı oluşturur. Okur da tıpkı Uğur gibi neyin düş neyin gerçek olduğunu ayırt etmekte zorlanır. Burada, kuir bağlamında, özellikle üzerinde durmak istediğim bu katmanlardan biri de, Uğur ve İhsan arasındaki ‘aşk’. Bilge Karasu, yalnızca birkaç cümlede ve olabildiğince kapalı, dolaylı bir anlatımla bahsettiği bu ilişkinin yoğunluğunu bütün romana yaymayı nasıl başarır? Uğur‘un, Yılmaz Bey‘in taksicisi olarak tanıdığı İhsan‘la ilişkisi ilk bölümde kurulur. İhsan, Uğur‘u taksisiyle Yılmaz Bey‘in evine götürür ve bir bardak su içme bahanesiyle kendisi de içeri girer, oyalanır. Bir süre sonra itiraf edecektir: yalnız kalmak, eve gitmek istemiyordur. Bir su dökünmek için Uğur‘dan izin ister.

 

“Duşun altında çırılçıplak bekliyordu. Musluk, eşini ancak bir arkadaşımın evinde gördüğüm, tuhaf bir şeydi. Bildiğimi uyguladım ama hızla gelen su beni de tepeden tırnağa ıslattı. Geriye attım kendimi.İhsan kahkahalar atıyordu. Gülüşü sevimliydi;kaç saattir ilk kez koyveriyordu kendini. Ama beni şaşırtan, çıplaklığı, daha doğrusu, çıplaklığına ilişkin davranışıydı. Bunu da ben ilk kez görüyordum galiba. Çıplaklığından sıkılmıyordu, çıplaklığını sergilemiyordu.Denize çıplak arkadaşlarıyla birlikte,çıplak giren bir çocuk gibiydi.” (3)

 

Bilge Karasu, ölümünden sonra Öteki Metinler adıyla basılan notlarının “Özel Günlük” bölümünde bir erkeğin başka bir erkeğe duyduğu sevginin ne demek olduğunu sorgular ve yanıtlar: “Her şeyden önce, ayrı bir dil konuşması”... Uğur ve İhsan arasındaki ilişki de böyledir, kendi grameri, kendi yazım kuralları ve kendi noktalama işaretleriyle, yalnızca ikisinin konuşabildiği / ikisinin anlayabildiği bir dil. Buna paralel olarak, Bilge Karasu da kendi dilini ince, özenli bir işçilikle kurar. Başlarken sözünü ettiğim estetik sunum da hikâyeleştirme şeklinin diğer aşamalarından ziyade burada devreye giriyor.Bilge Karasu, bu dili ve düeti kurarken, durumu /anlatıyı körükleyip, sırtını trajik, ağlak bir üsluba dayamaz. Edebiyat metinlerinde sevgi, sevgisizlik, aşk, ayrılık, cinsellik ya da moda tabirle “ötekilik” gibi konular işlemek birtakım riskleri barındırır: duygu sömürüsü yapmak, klişeden kopamamak ya da yazarın dolduruşa gelmesiyle, üslubun, anlatının yoğunluğu içinde gitgide arabesk bir tona dönüşmesi gibi. Bu noktada, aklıma Perihan Mağden‘in Ali ile Ramazan isimli romanı geliyor örneğin. Sert ve vurucu sayılabilecek bir üslubun, birtakım bayağılaşmış ifadeler yüzünden değerini yitirmesi, olay örgüsünün bir başına kalması...

 

Duş sahnesi boyunca anlatımdaki incelik devam eder:

 

“Üzerimden sular akıta akıta aşağı inecek değildim.‘Sen de gel diyeceğim ama burası pek dar,’ dedi suyun altından. Kapının ardındaki askıda üç banyo havlusu vardı. İkisi bir örnek, dallı çiçekli, biri ak biri sarı, geleneksel Bursa işi. Üçüncüsü düz mavi. Bunu ben kullanabilirdim herhalde. Mavi havluyu uzattım. Kurulanırken ben girdim suyun altına. Aşağıdan gömleğini getirmişti. Yavaş yavaş giyindi.Havluyu uzattı. Bekledi. Kurulandım. Odamda giyindim.İndik.” (4)

 

Peki, yazar nasıl susturulur? Çıplaklık da, ıslaklık da, Uğur ve İhsan‘ın konuştuğu iki kişilik dilin birer parçasıdır. Bir duygu-varlığın evi. Eşcinsel sevgi ilişkilerine yönelik nefret söylemi ve şiddet, bu dili anlamayanlar tarafından üretilir. Aşk, mahallede barındırılmaz. Ev ateşe verilir, ses kesilir, perdeler yanar, renkler kararır. Bir insanı sevmekle başlayan (5) her şey biter. Fena hâlde kaybederiz.

 

Ama sonra, edebiyat hatırlatır: dilimiz yoksa da, dudaklarımız büsbütün işe yaramaz değil...

 

Enis Batur, Altı Ay Bir Güz‘den bahsederken söyler: “içinden ağır, tartışılmış adımlarla geçilmeli, koşar adım değil” diye. Aynı ifadeler, Kılavuz için de geçerlidir sanıyorum. Bilge Karasu‘nun Kreutzer Sonatı.

 

1 Bilge Karasu, Kılavuz, s.108.
2 Bilge Karasu, „Yazılı Sorulara Bilge Karasu‘dan Yazılı Yanıtlar“, s.247.
3 Bilge Karasu, Kılavuz, s.29.
4 Bilge Karasu, Kılavuz, s.29.
5 Sait Faik.

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon