Merhaba Canım

01.04.2017

 

öperse sakalımı biralanmış bir berber
aşkımın civcivleri kanatlanmış
                                                             merhaba

 

Merhaba,

 

Arkadaş Z. Özger, 12 Mart sürecine tanıklık etmiş, çalkantılı dönemlerde yaşamış, bir yandan çocuk yaşta tutulduğu ostomyolit  hastalığıyla cebelleşirken, öte yandan kendi politik doğruları peşi sıra savaşmış ve yine ‘’kendime kendimden başka kendim yok’’  diyerek hayata dair kendi düşüncelerini yazmış olduğu şiirlerine işlemiştir.


Çeyrek asırlık bir ömrün sonu her ne kadar farklı görüşler ve çelişkili ifadelerle aydınlatılamayan
karanlık bir ölümle sonuçlansa da o yaşamını tüm açıklığıyla ve aydınlığıyla yaşayabilmiştir. Bu bağlamda, Arkadaş bu ülkede, belki de döneminin kuir sıfatını en çok hak eden şairdir. Şiirlerinde hayata dair her görüşü kadar politik dünya görüşünü, bireysel acılarını ve yalnızlığını, beden algısını, (salt) cinsiyeti ve cinselliği gerçekçi olduğu kadar mizahi ve ironik bir dille ele almıştır. Kısa ömründe kendine ve herkese sorarak cevaplarını aradığı sorularla, onu okuyan hemen herkesle arkadaş olmayı başarabilen nadir şairlerden biri olmuştur. Bu bağlamda onun hayatını basit ve somut olarak incelemek değil şiirleriyle beraber onun soyut ve karmaşık zihin dünyasını anlamak gerçek anlamda “Arkadaş”ı anlamak olacaktır. Bu nedenle yazımda Arkadaş’ın kimliğini, kendi şiirlerinde kuir anlamda nasıl işlediğini bazı kuir kuramı perspektiflerinden bakarak incelemeye çalışacağım.

 

 

‘’sağ bacağım topaldır benim ve incelmiştir
onunçin incedir yüreğim
onunçin aksarım hayata ve denize
yeryüzünün güneş renkli mayosu bile
giyince sırıtır bacaklarımda’’
ah benim ostomyolit kokan sağım

çürümüş kemik ve irin kokularından
balıklara gübre diye sarkıtsam seni
balıkçıların ekmeği ile mi oynarım ben’’

 

 

Ben’i —Hem Arkadaş’ın hayatına yön veren ben (self), hem de şiirlerinde dile getirdiği ben olarak
inceleyecek olursak— Arkadaş’ın şiirlerindeki “beden” algısına bakmak “ben”i algılamamızda oldukça anlamlı olacaktır. Bedenin fiziksel olarak nasıl algılandığı bireyin cinsiyet kimliğinin performativite siyle alakalıdır. Performativite; bir çeşit söylem hareketidir. Bu söylem hareketi doğru ya da yanlış olamaz; bir hareketin tekrarlanarak süregelen şekilde, bir şey “olmaktan” çok bir şey “yaparak” biri tarafından o kişinin kendi hayatının bir parçası haline getirilmesi olarak açıklanabilir. Bu bağlamda “beden” ve “beden algısı” kültürel olarak sorgulanabilir, değiştirilebilir ve yeniden inşa edilebilir. Arkadaş, şiirlerinde bir bedende yaşamanın, bir bedende hapsolmanın, bir bedende vücut bulmanın hallerini ele alır. Şiirleriyle bu bağlamda tam olarak toplum “beden algısı”nı sorgulatır.

 

 

“durulsa gök
ince bir güneş düşse durağa
yolcu. yüzüm hiç güneş görmemiş
bir yanları bir yanları vücudumun
hiç güneş görmemiş
sırtım kollarım bacaklarım memelerim
karnımın altı ve gerim

vücudum
sabırlı sevgilim benim
bu hüznü senin için biriktiriyorum
sana gelicem beklemelerin bu acılı durağından
bu giz bu karanlık bitecek
güneşin çıkmasını bekliyorum”
*
“Giyecek çamaşır getirdim sana
adettir diye değil, sevdim diyedir
bağışla, eski biraz
bedenim uygundur diye bedenine
elimle yıkadım, ütüledim
elma ağacında kuruttum

Elimi tut
Tuttururlar, o kadarına izin verirler
Kahreden bir ayrılığın çılgınlığı değil bu
Bir isyanın kelepçeleşmiş resmidir parmaklarımız”

 

 

Parmaklarımız Arkadaş’ın satır aralarında gezinirken onun beden ve cinsiyet algısının, toplumda mevcut olan beden ve cinsiyet algısından nasıl farklı olduğunu görürüz çoğu şiirinde. Onun gördüğü ve toplumun algıladığı beden ve cinsiyet algısı birbirinden farklıdır. Aslında hemen hemen konuştuğumuz her şey kendimizi nasıl tanımladığımız ve başkalarının bizi nasıl algıladığıyla ilgilidir. Arkadaş’ın cinsiyet kimliğini -her ne olursa olsun- görmezden gelmek, politik görüşünü de görmezden gelmek adına şiirlerine “bireyci” damgası vurarak onu ötekileştirmeyi doğurur. Başkadır. Eğer birini kendimizi tanımladığımızdan farklı algılıyorsak o; başkadır. Biri benimle aynı genital bölgeye sahip değilse o; başkadır, biri benim gibi giyinmiyorsa o; başkadır, biri benim gibi düşünmüyorsa o; bambaşkadır. Bunu sadece burada örneklemlediğim şiirleri okuyarak anlamak pek mümkün olmayabilir ancak şiir kitabının tümünü okuduğunuzda o başkalaşan şiir dilini görmeniz kaçınılmazdır. Başka olmak kötü değildir. Sorun “başkayı ötekileştirdiğimizde başlar. Arkadaş ise ötekinin sesini hemen her fırsatta şiirlerinde dokumuş ve yaygın olan söylemi sorgulayarak erkek egemen sistemi şiirlerinde eleştirip sorgulatmıştır. Arkadaş, günümüz erkek egemen zihniyetini sorgularken sadece var olan erki değil aynı zamanda başkalarının bu zihniyeti nasıl algıladığını da yine beden ve cinsiyet
algısı üzerinden sorgulayarak ve sorgulatarak karşısına almıştır.

 

 

‘’ve bir kadın aldık çarşıdan bir şeyler umarak
kadın dediler soy dediler soyduk
giysilerini soyduk kadının ve şeylerini
ve salt kadın dediler salt kadındı şimdi o
salt erkek bekliyordu şimdi biz salt erkeğiz
salt erkeğiz ve çok açız dayanamadık
soymayı sürdürdük kadını gözlerimizle
ve soyduk kadının giysilerini ve şeylerini
ve soyduk saçlarını dudaklarını ve gözlerini tardıeu gibi
ve soyduk bir şeyler umarak soyduk her şeylerini
ne çıktı karşımıza biliyor musunuz sonunda
salt kadın yerine salt kemik
ve kemikler arasında bir yürek
çirkin korkunç bir iskelet’’

 

 

Çirkin korkunç bir iskeletiz hepimiz. İşte bu nedenle çokça aynılaşıyor Arkadaş’ı okuyunca hislerimiz. Kimliklerimizin sınırlarını sorguladığı şiirlerinde çift cinsiyetli yaklaşımı yine aynı yaklaşımın diliyle eleştirir. Normlara ve mevcut cinsiyet algılarına aykırı olduğu için tutarsız olarak algılanma ihtimali olan şiir dili, aslında kimliklerimizin limitlerini sorguladığı için öyle görülür. Tüm bu normları oluşturan toplum, kurum ve iktidar aygıtlarının sorgulanmasının tamamını ayrı ayrı ve birlikte bir bütün olarak ele alan Arkadaş’ın şiirleri kuirdir.

 

 

‘’can canı sever ötesi yok bunun çocuk’’ 


‘’sakalım yok biliyorum ama kötü değilim
büyüklerimi sayarım küçüklerimi severim.
çocukları incitmeden severim. kadını öpmesini bilirim
sizi de sizi de öpmesini bilirim.’’


“güzelleşip bir sevginin göğsüne yatmak biraz
biraz yorgun biraz korkak bir insan sevmek biraz’’

 

 

İnsan sevmek biraz, birini sırf insan olduğu için sevmek… Yani herhangi yorgun ve korkak bir insanı kimliklerinden ayırarak sevmek... Bütün hâlde, uyumlu ve bizzat karar verdiğimiz kendimizi anlayış biçimimizi ve bizi oluşturan şeyler aslında kimliğimizi oluşturur. Kimliğimiz ise başkalarıyla ve başkalarına karşı, süregelen ve hiçbir zaman tamamlanmamış olan kendimizi tanımlama sürecimizin bir parçasıdır. Bu bağlamda kendimizi tanımlamak ve kendi tanımımıza göre yaşamak bizi biz yapan şeydir. Bizi kendi seçimlerimiz var eder.

 

 

‘’sevişmeyi kendime göre seçicem
sevmeyi
yüreğimi kanımı kırmızı gülleri
çok sevmeyi

bir gün ben
büyürsem bir gün ben
baba olursam bir gün ben
masal anlatıcam çocuklarıma.’’


“Masal anlatıcam çocuklarıma.” der ve Müfreze adlı
bir başka şiirinde aslında tüm bu ötekileştirmeyi
anlama sürecinde dönüp kendine baktığında Arkadaş
daha yakınımızdakilerle bile nasıl uzlaşamadığımızı
işaret eder:

 

“babasına kendi kavgasının bilincini veremiyen neferler
şahları mat etmeyi nasıl öğretir”

 

 

Bu yüzden Arkadaş’ın şiiri kendi kimliğini ve başkalarını ‘kendi kimliklerini’ sorgulatmaya yönelten
itici bir güçtür. Tüm iktidar aygıtları ve güçlerini de bunlarla beraber sorgulaması aslında onun kendi söylemleriyle dünyasını nasıl şekillendirdiğini gösterir. Her ne kadar politik duruşu 1961 sonrası sol rüzgâr olarak net bir şekilde çizilse de kendini ve çevresinin politik algısını eleştirmekten geri durmaz. Örneğin; kendi kimliği ve babasının kimliğiyle olan söylemini sadece herhangi bir şeye karşı değil, sınırsız derecede verimli ve çok değerli olan söylemi üzerine inşa eder.

 

 

“ne kadar üstelesem yanlış bir değişimi
bir proleterin oğlu olduğuma inandıramıyorum
kimseyi
inandıramıyorum babama bir proleter olduğunu

 

babam çok eski bir partizan
kötü bir halk partisinin kalıntısına yamamış nefretini
acıyı ve bir dönemi benden iyi biliyor
ne zaman içki içsek bir Cuma gecesi ertesi
açlığı ve yoksulluğu benden iyi anlatıyor.”


Anlatıyor ve maalesef anlatmaya devam edemiyor artık Arkadaş. Bireysel acılarını, ölümü, yalnızlığı, politik duygu ve düşüncelerini, cinsiyet algısını ve cinselliği… Hayatı ve şiirleriyle LGBTİ+ hareketinde fazlasıyla tanınan ve sevilen bir şair sıfatıyla açık bir şekilde kendi sorguladığı her şeyi yeniden kendini okuyanlara sorgulatarak, henüz belki kendinin bile tam olarak zihninde bir yere oturtamadığı bir yaşta bize bir veda dahi edemeden düşüp kalıyor bir karanlık sokakta. Bu nedenle belki de hayat Arkadaş’ın dediği gibidir:


“hayat trajikomik bir homoseksüeldir
bence bütün homoseksüeller adonisttir biraz
çünkü bütün sarhoşluklar biraz
freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır


siz inanmayın bir gün değişir elbet
güneşe ve penise tapan rüzgarın yönü
çünkü ben okumuştum mu neydi
bir yerlerde tanrılara kadın satıldığını

ve bir gün hiç anlamıyacaksınız
güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum
düşüverecek ellerinizden ellerinizden ve
bir gün elbette
zeki müreni seviceksiniz
(zeki müreni seviniz)”

 

İllüstrayon: Atilla Güneş

 

 

 

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon