Merhaba Canım

öperse sakalımı biralanmış bir berber aşkımın civcivleri kanatlanmış merhaba

Merhaba,


Arkadaş Z. Özger, 12 Mart sürecine tanıklık etmiş, çalkantılı dönemlerde yaşamış, bir yandan çocuk yaşta tutulduğu ostomyolit hastalığıyla cebelleşirken, öte yandan kendi politik doğruları peşi sıra savaşmış ve yine ‘’kendime kendimden başka kendim yok’’ diyerek hayata dair kendi düşüncelerini yazmış olduğu şiirlerine işlemiştir.

Çeyrek asırlık bir ömrün sonu her ne kadar farklı görüşler ve çelişkili ifadelerle aydınlatılamayan karanlık bir ölümle sonuçlansa da o yaşamını tüm açıklığıyla ve aydınlığıyla yaşayabilmiştir. Bu bağlamda, Arkadaş bu ülkede, belki de döneminin kuir sıfatını en çok hak eden şairdir. Şiirlerinde hayata dair her görüşü kadar politik dünya görüşünü, bireysel acılarını ve yalnızlığını, beden algısını, (salt) cinsiyeti ve cinselliği gerçekçi olduğu kadar mizahi ve ironik bir dille ele almıştır. Kısa ömründe kendine ve herkese sorarak cevaplarını aradığı sorularla, onu okuyan hemen herkesle arkadaş olmayı başarabilen nadir şairlerden biri olmuştur. Bu bağlamda onun hayatını basit ve somut olarak incelemek değil şiirleriyle beraber onun soyut ve karmaşık zihin dünyasını anlamak gerçek anlamda “Arkadaş”ı anlamak olacaktır. Bu nedenle yazımda Arkadaş’ın kimliğini, kendi şiirlerinde kuir anlamda nasıl işlediğini bazı kuir kuramı perspektiflerinden bakarak incelemeye çalışacağım.


‘’sağ bacağım topaldır benim ve incelmiştir onunçin incedir yüreğim onunçin aksarım hayata ve denize yeryüzünün güneş renkli mayosu bile giyince sırıtır bacaklarımda’’ ah benim ostomyolit kokan sağım … çürümüş kemik ve irin kokularından balıklara gübre diye sarkıtsam seni balıkçıların ekmeği ile mi oynarım ben’’

Ben’i —Hem Arkadaş’ın hayatına yön veren ben (self), hem de şiirlerinde dile getirdiği ben olarak inceleyecek olursak— Arkadaş’ın şiirlerindeki “beden” algısına bakmak “ben”i algılamamızda oldukça anlamlı olacaktır. Bedenin fiziksel olarak nasıl algılandığı bireyin cinsiyet kimliğinin performativite siyle alakalıdır. Performativite; bir çeşit söylem hareketidir. Bu söylem hareketi doğru ya da yanlış olamaz; bir hareketin tekrarlanarak süregelen şekilde, bir şey “olmaktan” çok bir şey “yaparak” biri tarafından o kişinin kendi hayatının bir parçası haline getirilmesi olarak açıklanabilir. Bu bağlamda “beden” ve “beden algısı” kültürel olarak sorgulanabilir, değiştirilebilir ve yeniden inşa edilebilir. Arkadaş, şiirlerinde bir bedende yaşamanın, bir bedende hapsolmanın, bir bedende vücut bulmanın hallerini ele alır. Şiirleriyle bu bağlamda tam olarak toplum “beden algısı”nı sorgulatır.

“durulsa gök ince bir güneş düşse durağa yolcu. yüzüm hiç güneş görmemiş bir yanları bir yanları vücudumun hiç güneş görmemiş sırtım kollarım bacaklarım memelerim karnımın altı ve gerim … vücudum sabırlı sevgilim benim bu hüznü senin için biriktiriyorum sana gelicem beklemelerin bu acılı durağından bu giz bu karanlık bitecek güneşin çıkmasını bekliyorum” * “Giyecek çamaşır getirdim sana adettir diye değil, sevdim diyedir bağışla, eski biraz bedenim uygundur diye bedenine elimle yıkadım, ütüledim elma ağacında kuruttum … Elimi tut Tuttururlar, o kadarına izin verirler Kahreden bir ayrılığın çılgınlığı değil bu Bir isyanın kelepçeleşmiş resmidir parmaklarımız”

Parmaklarımız Arkadaş’ın satır aralarında gezinirken onun beden ve cinsiyet algısının, toplumda mevcut olan beden ve cinsiyet algısından nasıl farklı olduğunu görürüz çoğu şiirinde. Onun gördüğü ve toplumun algıladığı beden ve cinsiyet algısı birbirinden farklıdır. Aslında hemen hemen konuştuğumuz her şey kendimizi nasıl tanımladığımız ve başkalarının bizi nasıl algıladığıyla ilgilidir. Arkadaş’ın cinsiyet kimliğini -her ne olursa olsun- görmezden gelmek, politik görüşünü de görmezden gelmek adına şiirlerine “bireyci” damgası vurarak onu ötekileştirmeyi doğurur. Başkadır. Eğer birini kendimizi tanımladığımızdan farklı algılıyorsak o; başkadır. Biri benimle aynı genital bölgeye sahip değilse o; başkadır, biri benim gibi giyinmiyorsa o; başkadır, biri benim gibi düşünmüyorsa o; bambaşkadır. Bunu sadece burada örneklemlediğim şiirleri okuyarak anlamak pek mümkün olmayabilir ancak şiir kitabının tümünü okuduğunuzda o başkalaşan şiir dilini görmeniz kaçınılmazdır. Başka olmak kötü değildir. Sorun “başkayı ötekileştirdiğimizde başlar. Arkadaş ise ötekinin sesini hemen her fırsatta şiirlerinde dokumuş ve yaygın olan söylemi sorgulayarak erkek egemen sistemi şiirlerinde eleştirip sorgulatmıştır. Arkadaş, günümüz erkek egemen zihniyetini sorgularken sadece var olan erki değil aynı zamanda başkalarının bu zihniyeti nasıl algıladığını da yine beden ve cinsiyet algısı üzerinden sorgulayarak ve sorgulatarak karşısına almıştır.


‘’ve bir kadın aldık çarşıdan bir şeyler umarak kadın dediler soy dediler soyduk giysilerini soyduk kadının ve şeylerini ve salt kadın dediler salt kadındı şimdi o salt erkek bekliyordu şimdi biz salt erkeğiz salt erkeğiz ve çok açız dayanamadık soymayı sürdürdük kadını gözlerimizle ve soyduk kadının giysilerini ve şeylerini ve soyduk saçlarını dudaklarını ve gözlerini tardıeu gibi ve soyduk bir şeyler umarak soyduk her şeylerini ne çıktı karşımıza biliyor musunuz sonunda salt kadın yerine salt kemik ve kemikler arasında bir yürek çirkin korkunç bir iskelet’’

Çirkin korkunç bir iskeletiz hepimiz. İşte bu nedenle çokça aynılaşıyor Arkadaş’ı okuyunca hislerimiz. Kimliklerimizin sınırlarını sorguladığı şiirlerinde çift cinsiyetli yaklaşımı yine aynı yaklaşımın diliyle eleştirir. Normlara ve mevcut cinsiyet algılarına aykırı olduğu için tutarsız olarak algılanma ihtimali olan şiir dili, aslında kimliklerimizin limitlerini sorguladığı için öyle görülür. Tüm bu normları oluşturan toplum, kurum ve iktidar aygıtlarının sorgulanmasının tamamını ayrı ayrı ve birlikte bir bütün olarak ele alan Arkadaş’ın şiirleri kuirdir.

‘’can canı sever ötesi yok bunun çocuk’’

‘’sakalım yok biliyorum ama kötü değilim büyüklerimi sayarım küçüklerimi severim. çocukları incitmeden severim. kadını öpmesini bilirim sizi de sizi de öpmesini bilirim.’’

“güzelleşip bir sevginin göğsüne yatmak biraz biraz yorgun biraz korkak bir insan sevmek biraz’’

İnsan sevmek biraz, birini sırf insan olduğu için sevmek… Yani herhangi yorgun ve korkak bir insanı kimliklerinden ayırarak sevmek... Bütün hâlde, uyumlu ve bizzat karar verdiğimiz kendimizi anlayış biçimimizi ve bizi oluşturan şeyler aslında kimliğimizi oluşturur. Kimliğimiz ise başkalarıyla ve başkalarına karşı, süregelen ve hiçbir zaman tamamlanmamış olan kendimizi tanımlama sürecimizin bir parçasıdır. Bu bağlamda kendimizi tanımlamak ve kendi tanımımıza göre yaşamak bizi biz yapan şeydir. Bizi kendi seçimlerimiz var eder.

‘’sevişmeyi kendime göre seçicem sevmeyi yüreğimi kanımı kırmızı gülleri çok sevmeyi … bir gün ben büyürsem bir gün ben baba olursam bir gün ben masal anlatıcam çocuklarıma.’’

“Masal anlatıcam çocuklarıma.” der ve Müfreze adlı bir başka şiirinde aslında tüm bu ötekileştirmeyi anlama sürecinde dönüp kendine baktığında Arkadaş daha yakınımızdakilerle bile nasıl uzlaşamadığımızı işaret eder:

“babasına kendi kavgasının bilincini veremiyen neferler şahları mat etmeyi nasıl öğretir”

Bu yüzden Arkadaş’ın şiiri kendi kimliğini ve başkalarını ‘kendi kimliklerini’ sorgulatmaya yönelten itici bir güçtür. Tüm iktidar aygıtları ve güçlerini de bunlarla beraber sorgulaması aslında onun kendi söylemleriyle dünyasını nasıl şekillendirdiğini gösterir. Her ne kadar politik duruşu 1961 sonrası sol rüzgâr olarak net bir şekilde çizilse de kendini ve çevresinin politik algısını eleştirmekten geri durmaz. Örneğin; kendi kimliği ve babasının kimliğiyle olan söylemini sadece herhangi bir şeye karşı değil, sınırsız derecede verimli ve çok değerli olan söylemi üzerine inşa eder.

“ne kadar üstelesem yanlış bir değişimi bir proleterin oğlu olduğuma inandıramıyorum kimseyi inandıramıyorum babama bir proleter olduğunu

babam çok eski bir partizan kötü bir halk partisinin kalıntısına yamamış nefretini acıyı ve bir dönemi benden iyi biliyor ne zaman içki içsek bir Cuma gecesi ertesi açlığı ve yoksulluğu benden iyi anlatıyor.”

Anlatıyor ve maalesef anlatmaya devam edemiyor artık Arkadaş. Bireysel acılarını, ölümü, yalnızlığı, politik duygu ve düşüncelerini, cinsiyet algısını ve cinselliği… Hayatı ve şiirleriyle LGBTİ+ hareketinde fazlasıyla tanınan ve sevilen bir şair sıfatıyla açık bir şekilde kendi sorguladığı her şeyi yeniden kendini okuyanlara sorgulatarak, henüz belki kendinin bile tam olarak zihninde bir yere oturtamadığı bir yaşta bize bir veda dahi edemeden düşüp kalıyor bir karanlık sokakta. Bu nedenle belki de hayat Arkadaş’ın dediği gibidir:

“hayat trajikomik bir homoseksüeldir bence bütün homoseksüeller adonisttir biraz çünkü bütün sarhoşluklar biraz freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır

siz inanmayın bir gün değişir elbet güneşe ve penise tapan rüzgarın yönü çünkü ben okumuştum mu neydi bir yerlerde tanrılara kadın satıldığını … ve bir gün hiç anlamıyacaksınız güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum düşüverecek ellerinizden ellerinizden ve bir gün elbette zeki müreni seviceksiniz (zeki müreni seviniz)”

İllüstrayon: Atilla Güneş

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

“Yılan Uykusu”ndaki İnsan

Sait Faik Abasıyanık “Yılan Uykusu” adlı öyküde insanın karmaşıklığını ve benzersizliğini iki hüviyetsiz karakter üzerinden anlatır. Öykü iki bölümden oluşur: İlk bölümde yazar ikinci tekil anlatıcıyı

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon