Ortalık Yerde Direniş

Stephen peynirli Quarter Pounder’ından bir ısırık daha aldı ve McDonald’s reklam görüntülerinin zihnine akın etmesine izin verdi: kızlarla buluşan oğlanlar, torunlarını şımartan dedeler ve nineler hamburgerlerini mideye indiren çekirdek aileler, tümü normaliteyle pırıl pırıl parlatılmış görüntüler… Stephen ironinin sıcak sularına gömülmüş, mutluydu. Allah’ım ya diye düşündü, eşcinselsen toplumun huzurunu bozmak ne kadar kolay, inanılmaz bir şey. Sadece, McDonald’s yemek ya da sevişmek gibi bütün “normal” insanların yaptığı bir şeyi yap ama bir adamla yap. Toplumu yavaş yavaş mahvediyormuşsun gibi hissediyorsun.


Stephen karşısında oturan John’a baktı. John ise önündeki Filet-O’Fish sandviçine kızgınca bakıyordu. İkisi de az çok vejetaryendi (John daha çok, Stephen daha az) ve kırmızı et içermeyen diğer başlangıç yemeklerine veya Chicken McNuggets’a göre balık, çok daha az itiraz edilebilirdi. Zavallı John diye düşündü Stephen. Ama sosyo-politik-estetik alan araştırması yerine buna yemek muamelesi yapmaktan anladığı şey buydu. Yine de John’un bazen standartlarını hafifletmesine ve ona bu ironik araştırma gezilerinde hoşgörü göstermesine Stephen minnettardı: “Biliyorsun elimde değil.” diye açıklardı Stephen.


“Söylemiştin, biliyorum,” John karşılık verirdi. “New Jerseylisin.”


“Evet. Kendi yurdundan bir parça toprağı tabutunda taşımak zorunda olan bir vampir gibi tıpkı. Böylece o toprağın üzerinde uyuyabilir. Ara sıra bu pis şeyi yemem lazım yoksa ölürüm.”


John sandviçini bıraktı ve konuşmalarına odaklandı.


Aslında bu konuşma günlerdir devam ediyordu çünkü John iş yerinde bir sorunu çözmeye çalışıyordu. “Yürümeyeceğini bildiğim bir programı onaylayamayacağımı patronuma söylemek zorundayım.”


“Peki, projeyi geciktirdiğin için suçlanmayacak mısın?”


“Hayır,” diye cevapladı John. “Herkes Jim’in kendi yapacağı kısmı bir ay geciktireceğini biliyor. Bu da demektir ki projeyi bitirmek için gereğinden fazla zamanım var.”

“O zaman, Jim neden daha gerçekçi bir program yapmıyor?” Stephen bu sorunun cevabını önceki konuşmalar sayesinde zaten biliyordu ama bu durumdaki rolünü de biliyordu. O soruları soran taraftı, John da bu sorular sayesinde işleri yoluna koymak için ne yapması gerektiğini öğrenen taraf.


“Çünkü,” dedi John kızgın bir şekilde, “çünkü hepsi bu maço tavrı takınıyor, hepsi olası bir zayıflığı kabullenmeyi reddediyor ve sonuç olarak hepimiz teslimini yapamayacağımız şeylere dair söz vermek zorunda kalıyoruz. Başkalarının ne yaptığını bile sorgu-”


Sustu. İkisi de, bir adam ve iki erkek çocuğun oturduğu bir masaya dönüp baktılar. Sonra tekrar birbirlerine döndüler.


“Oydu, değil mi?” diye sordu John. “Evet,” diye iğrenerek cevapladı Stephen. “Neden bunu yapmak zorundalar ki?” “Bizden mi bahsediyordu?” “Sanmıyorum. Tekil şahıs kullandığına eminim: 'Allah’ın belası ibne.’ Eğer bizden bahsetseydi büyük ihtimalle ‘Allah’ın belası ibneler’ derdi. Ya da ‘şuradaki Allah’ın belası ibneler’.


John kulak kabarttı. “Hâlâ aynı şeyi söylüyor mu?”


Stephen onlara tekrar baktı. Adam neredeyse onlar kadardı, otuzlu yaşlarının ortalarında. Beyaz dar bir polo gömlek giyiyordu. Cumartesi gezmelerine uygun, iş dışında giydiği kıyafetti bu. Yapılı bir vücudu vardı. Görünüşe bakılırsa bu vücudu spor salonlarında değil, çalışırken yapmıştı. Saçları dökülmeye başlamıştı ve her an patlamaya hazır gibi duran sinirden kıpkırmızı olmuş bir yüzü vardı. İkisi de on yaşlarında olan iki oğlu zayıf ve sarışındı. Babalarının sesindeki öfkeyle, bu öfke doğrudan onlara karşı olmasa da, sindirilmiş gibi sessizce oturuyorlardı.


“Hayır,” dedi Stephen, bir süre dinledikten sonra. “İbne kelimesiyle ilgili olan şey, tek seferlik bir şeydi. Şimdi sendikalardan şikâyet ediyor… ya da belki Japonlardan… her ne haltsa, karşı olduğu bir şey.”


John’un sarsıldığı belliydi. “Bu daha önce başıma hiç gelmemişti.”


“Nasıl yani, daha önce kimsenin ‘ibne’ dediğini duymadın mı?”


“Elbette duydum, ama genelde arabanın camından bağırırlar ve sonra sanki yanlış bir şey yaptıklarını biliyorlarmış gibi gaza basıp uzaklaşırlar.”


“Ama bu adam…” John tekrar adama baktı. “Kaçmıyor. İşte orda oturuyor. O lafı edebileceğini düşünüyor ve kimse de bir tepki vermiyor.”


“O hetero beyaz bir erkek. Henüz kimse ona, dünyanın sahibi olmadığını söylememiş. Muhtemelen gerçekten de sahibi olduğu için.”


“Stephen, bu onun yanına kâr kalamaz.”


“Öyle bir kalır ki. Yüksek Mahkeme’nin dediği gibi: 4’e 5 kararı.”


“Onunla yüzleşmeliyiz.”


“John…”


“Ne olabilir ki? Eğer yanına gidip ‘Affedersiniz’-”


“‘Affedersiniz’?” Stephen tekrarladı. “Bu sözle kesin korkudan tir tir titrer.”


“Tamam” dedi John gülerek. “Kelime seçimine daha sonra çalışırız.” Stephen’ın da umduğu gibi; gülmek John’un şok halinden çıkmasını sağlamıştı. “Peki, ona eşcinsel olduğumuzu ve söylediklerinin hakaret olduğunu söyleseydik, ne yapardı acaba?”

“Pekâlâ” dedi Stephen adamı inceleyerek. “şu ihtimal var, düşük bir ihtimal. Şöyle diyebilir mesela, ”Stephen ses tonunu yarım oktav düşürdü. “‘Beyler, hatalarımı bana gösterdiğiniz için size teşekkür etmek isterim. Bir daha asla homofobik bir söylemde bulunmayacağım. Ve bir de size, özellikle, beni çocuklarımın önünde küçük düşürdüğünüz için ayrıca teşekkür etmek isterim.’”


“Bir ihtimal. Öyle mi diyorsun?”


“Ben ‘düşük bir ihtimal’ dedim. Tabii bir parça daha iyi olan bir ihtimal de var. O da şu: ‘İbneler! Çocuklarıma AIDS bulaştıracaksınız!’ diye bağırabilir. Sonra da herkes etrafımızı sarıp bizi ölene kadar Chicken McNuggets’larla taşlar.”


“Evet” diyerek düşünceye daldı John, “Şehit olmak bana hep çekici gelmiştir.”


“Aslında,” dedi Stephen “Muhtemelen olacak şey şu: Sen bir konuşma başlatacaksın, o da buranın istediğini söyleyebileceği kadar özgür bir ülke olduğundan dem vuracak ve de aile kurumunun nasıl da tehdit altında olduğunu söyleyecek. Sonumuzun Roma İmparatorluğu gibi olmasını isteyip istediğimizi soracak, isteseydi Tanrı’nın, Adam ve Bruce’ı nasıl yaratabileceğini anlatacak ve daha bir sürü şey zırvalayacak. Bu sırada da sen mantıklı olmaya çalışırken o aptal aptal konuşacak, sen sabırlı olmaya çalışırken benim suratım asılacak ve büyük ihtimalle, sizden kurtulabilmek için, ikinizi de burada öldürmek zorunda kalacağım.


”John düşünüyormuş gibi yaptı: “Anlıyorum. E iyi o zaman; eğer en kötü senaryo buysa ben ortada bir problem görmüyorum.” Stephen kaşlarını çatarak John’a baktı. John hemen lafa girdi: “Şaka yaptım yahu! Ama cidden… ”

Stephen sözünü kesti: “Ben ciddiyim.”


“Biliyorum,” dedi John. “Ama cidden. O adamı eğitebilmek için hiçbir şey yapamayacağımızı düşündüğünü biliyorum. Ama ya o iki çocuk? Birisine ibne demenin gayet doğal olduğunu düşünmelerine izin veremeyiz.”


“Of” dedi Stephen, “Büyük ihtimalle okul çıkışında da bir posta maruz kalıyorlardır bu zihniyete. Hani, her sınıfta olan o sessiz ve hassas çocukla ilgili. Kız gibi davransa da onunla dalga geçmemeleri gereken.”


“Bu yeterli değil. Gerçek hayatta da görmeleri gerekir. Stephen, burada böylece oturamayız. Bir şeyler yapmamız lazım.”


Stephen, John’un bunu diyeceğini biliyordu. Daha önce de söylemişti.

Aslında, bunlar John’dan duyduğu ilk sözlerdi. Ölçülü içilen ama ölçüsüz muhabbetlerin olduğu akşamüzeri partilerinden biriydi. Parti neşeli konuşmaların uğultusuyla ve şen kahkahalarla devam ederken Stephen mutfağa doğru yürüyordu. Bu sırada, gürültünün arasından sıyrılan, farklı bir sesin farkına vardı: “Ama bir şeyler yapmamız lazım!” Konuşanın samimiyeti ve telaşı, mekânın o kadar dışındaydı ki Stephen bir anda onlara kulak kesildi.


Stephen, hâlâ dört dinleyenine hitap eden konuşmacıyı gördü. Stephen onu tanımıyordu ama tanıyacaktı, biliyordu. Belirgin burnu, keskin çenesi, şakaklarında biten saç çizgisi… Stephen bütün bu fiziksel özellikleri müthiş derecede etkileyici bulmuştu. Açıklamaları için öne eğilince çok daha fazlası olduğunu fark etti Stephen. Gözleri çocuksu bir coşku ve yetişkinlere ait bir zekâyla parlıyor, kaşları ise dikkat ve endişeyle kıvrılıyordu. Ama şöyle de bir durum vardı ki, adam kendi söylediklerine yoğunlaşmaktan, dinleyicilerin sıkıntıdan öldüğünün farkında değildi.


Adamın bu durumun farkında olmaması onu gülünç, korunmasız ayrıca Stephen’a göre; kahramanca ve hoş kılıyordu. Onu kurtarmak istedi; korumak, dinlenilmeyi hak ettiği için dinlemek, ona sarılmak, onu sikmek ve tüm gece boyunca sarıp sarmalamak istedi. O gece birlikte olacaklarından emindi. Çünkü arzusu, bu konuda yanılmasını önleyecek kadar kesin ve netti.


Stephen haklı çıkmıştı. Kelimenin tam manasıyla - altından girip üstünden çıkarak - o gece John’u baştan çıkarmıştı. Öngöremediği şey ise üç yıldan daha fazla bir süre sonra hala birlikte olacaklarıydı.


Onları tanıyanlar bunun kaçınılmaz bir birliktelik olduğunu söylemişti. Çünkü geriye dönüp bakıldığında her ikisi de politikayı çok önemsiyorlardı. Ve bir noktaya kadar da haklılardı. İkisi de Mickey Mouse ve Martin Luther King’in, the Fabulous Four ve Chicago Seven’ın, Gloria Gaynor ve Gloria Steinem’ın eşit derecede etkileri ile insan hakları kavramı, savaş karşıtlığı ve feminizmle büyümüşlerdi.2 Ve yine ikisi için de bu akımlar, hayatlarının merkezindeki politik hareketler için bir hazırlık, prova mahiyetindeydi. aynı zamanda en kişisel olandı: kendilerini eşcinsel olarak kabul etmeleri, hayatlarının yaşamaya ve korumaya değer olduğunu fark etmeleriydi. İkisi için de eşcinsel olmak politik olmaktı çünkü en iyi ihtimalle onlara acıyacak, en kötü ihtimalde ise onların ölmelerine sevinecek insanların azımsanamayacak derecede büyük bir gücü ellerinde tuttuklarını görmüşlerdi. Tıpkı, eğer evin uçurum kenarındaysa, evin üzerinde asılı duran büyük bir kaya parçasını ciddiye alman gerektiği gibi.



Ama bu benzerlikte farklılıklar da vardı; yetmişli yılların başında, Stephen sokak eylemlerine dair inancını yitirmişti. Çünkü inancın bu denlisi altmışlı yıllarda kalmıştı. Lise ve üniversite yıllarında savaş karşıtı yürüyüşlere katılmıştı. Sahip olduğu tek kişilik gücünü, aktivistlerin oluşturduğu kalabalıkla sonsuz bir güce katladığını hissediyordu. Kendisini tarihi bir değişim sağlayacak gücün bir parçası olarak görüyordu. Ama savaş bitince, televizyonda, Saygon’dan ayrılan son Amerikan helikopterlerinin görüntülerini izlediğinde o korkunç şeyi fark etmişti: savaşı protestocular bitirmemişti. Kendi amaçlarına uygun olduğu bir zamanda Nixon ve Kissenger bitirmişti. Stephen onları hiç affetmedi. İşte o anda, altmışlar Stephen için bitmişti ve Phil Ochs’ın marşı yeni bir anlam kazanmıştı: “Artık ayaklanmayacağım.”

Stephen hep politik kaldı. Ama tek bir birey ve hatta bireylerden oluşan grubun –onlara karşı demokrasinin güç bahşettiği bir aptallar yığını varken- başarılı olabileceğine dair hisleri şiddetle azaldı. Yeni inancı basitti: yerel politikaya dahil olursun çünkü biraz da olsa bir etkin olur. Ulusal seçimlerde Demokrat’laraoy verirsin çünkü başka şansın yoktur. Paranı, Amerikan Sivil Haklar Sendikası’na bağışlarsın çünkü esas olan mahkeme kararlarıdır. Hafif bir ironi anboğaziçi layışı benimsersin çünkü bu sana lazım olacaktır. Ve hayatını dürüstçe yaşarsın çünkü diğer seçenek ölümdür. Stephen doğrudan temas halinde olduğu kişilerin yani dostlarının, iş arkadaşlarının, ailesinin, doktorların, mahalle bakkalındaki tezgâhtarların hepsinin onun eşcinsel olduğunu bilmesini sağladı. Böylelikle, eğer eşcinsel bir mesele hakkında oy vermeleri gerekirse, homofobik bir propagandada kullanılan bir drag fotoğrafındaki çocuk tacizcisi yerine bir bireyi, Stephen’ı, düşünebilirlerdi. Toplumsal değişimler bu küçük hareketlerin birikimiyle gerçekleşecekti. Eninde sonunda. Belki.


Ama artık sokak eylemleri ve benzeri yollarla kitlelerin eğitilebileceği gibi aldatmacalar Stephen için yoktu. Eğitilmek için kitlelerin rasyonel düşünebilmeleri gerekiyordu. Ve çoğu cumhuriyetçi yönetim, kitlelerin düşünmek yerine ölmeyi tercih ettiklerini kanıtlamıştı. Kitlelerin, düşünce yerine, mantıktan uzak ilkel dürtü ve korkularla harekete geçen yönelimleri ve amipsi hareketleri vardı.


Bu yüzden bu sokak gösterileri, sembolik eylemler, yürüyüşler, toplantılar ve sivil itaatsizlikler işe yaramazdı, hatta işe yaramaz olmaktan daha beterdi. Kendilerini iyi hissettirmekten başka bir şey yapmadıkları halde sanki bir şey başarıyorlarmış gibi insanları cesaretlendiriyordu bu eylemler. Şimdi kelime ustaları bunu “güçlendirme” diyerek yüceltiyorlar. Bunun güçle alakası yoktu; bu, insanları uyutmaktan başka bir şey değildi. Stephen bu acınası sembolik hareketlerinizin bir şeyler başardığına inanmaktan öte yapabileceğiniz bir şeyin olmadığını biliyordu. Yine de umutsuzluk aldanmaktan iyiydi. Stephen yürüyüşlere artık katılmıyordu ve katılanları da küçümsüyordu.


John yürüyüşlere katılıyordu. Öğlen toplantıları, gece boyu nöbetler, sendika yandaşlığı, FDA4 karşıtlığı, anti-kürtaj karşıtlığı… 1969’daki savaş karşıtı devasa gösteriden beri bütün büyük Washington yürüyüşlerine katılmıştı. Nükleer enerji meselesi için iki kere olmakla beraber üç kez tutuklanmıştı ve en son tutuklandığında da yüksek mahkemede yargılanmıştı. John altmışlı yıllardaki insan hakları yürüyüşlerine de katılmıştı. Bu protestolar, onu harekete geçirmiş, eğitmiş ve hayatını değiştirmişti. John’un kendisi eğitildiği için, herkesin onun gibi eğitilebileceğine olan inancı çok büyüktü.


Konu gey ve lezbiyen meselelerine geldiğinde ayaklanmanın ve görünür olmanın gerçek bir anlam taşıdığı yerde John’un inancı daha da hararetleniyordu. Görünmez olmanın en büyük düşmanları olduğunu ve bütün herkesin gey ve lezbiyenlerin sayıca ne kadar fazla olduğunu görmeleri gerektiğini savunuyordu. Onun düşüncesine göre yüzlerce hatta binlerce gey ve lezbiyen sokağa dökülüp isteklerini halka açık yerlerde haykırsa, nasıl reddedilebilirlerdi ki?

En başından beri, Stephen, John’un sokak gösterilerinin gücüne inandığını biliyordu. İlk muhabbetleri eşcinsel hakları tasarı için yapılan toplantıların kamuoyunda bir etkisinin olup olmadığıyla ilgili bir tartışmaydı. John, etkisi olduğunu Stephen ise olmadığını savunuyordu. Bu küçük zıtlaşma, tartışmayla beslenen bir flörte dönüşmüştü. İkisi de görüşünü nükteyle ve şevkle besliyordu. Ustaca kurulmuş argümanlarla lafı uzatıyor; abartılı bir üslup kullanıyor; kelimelerle, fikirlerle ve arzuyla sarhoş bir şekilde, galip gelmek için birbirlerine sataşıyor ve birbirlerinin inatçılığıyla dalga geçiyorlardı.


O gece ve sonrasında aralarındaki elektrik; bütün farklılıklarının erotik danslarını ve iki taraflı çekimlerini oluşturan ironi ve samimiyetin bir parçası haline getirmişti. Eylem konusu gündeme geldiğinde bu kıvılcımlar çıkarabilecek sürtüşmelerin habercisiydi. John, Stephen’ı kötümser görüyordu. Stephen ise John’u çok duygusal buluyordu Ve bu sonu gelmeyen tartışmalar da bedenlerinin birbirine yaklaşması yolunda yeni gerilimler yaratabiliyordu.


Tanışmalarının üzerinden birkaç ay geçtikten sonra, John, bir gece, ertesi günkü Onur Yürüyüşü için nerede buluşacaklarını sormuştu Stephen’a. Stephen şaşırıp kalmıştı. “Yürüyüşlere katılmıyorum John, bunu biliyorsun.


”John güldü. “İyi ama Stephen, öylesine de mi gelemezsin? Yani benimle bir gezintiye çıkmış gibi düşünsen. Ve tabi birkaç bin eşcinsel arkadaşımla beraber. ''Keyifli olacak.”


“Beni hiç dinlememişsin!”


“Biliyorum, eyleme katılmadığını söyledin. Ama sadece ironi yapıyordun, değil mi? Ciddi değildin yani, ciddi miydin yoksa?”


Stephen en ciddi tavrını takındı. “Ben her zaman ciddiyim. İroni benim için ciddi olmanın bir yolu. Bunu anladığını sanıyordum.” İkisi de sustu, aralarında bir şeylerin değiştiğinin farkındaydılar. O zamana kadar muhabbetleri, aralarındaki ortak ve bütünleyici yönlerin eğlenceli bir keşfi gibiydi. Tabii ki bazı farklılıklar da ortaya çıkmıştı bu sürede. John, Stephen’ın Hiroşima Sevgilim filmini sevmediğini duyduğunda hayal kırıklığına uğramış; Stephen ise John’un bu filmi sevdiğini öğrendiğinde dehşete düşmüştü. Bunlar tamamen zevklerle alakalı önemsiz farklılıklardı. Ama bu durum çok farklı ve daha derin bir mevzuuydu. Bu farklılık, sınırları yokmuş gibi görünen ilişkilerindeki ilk gerçek sınırı işaret ediyordu.


Stephen, John’a baktı, bu burun ve çene, bu gözler, bu saç çizgisi… Hemen yanı başında oturuyordu ama artık çok uzak görünüyordu. Bambaşka bir insan kadar… Hiçbir şey bu kadar yabancı olamaz diye düşündü. Bu fikir ayrılığı bir anda bir uçuruma dönüşmüştü ve bir an için bu uçuruma köprü kurulamaz gibi göründü. O andan itibaren, John’a duyduğu arzu acınası bir hal aldı; aradaki mesafeyi kapatmak boşa çabalamaktı. Bedenler, düşünceler, inançlar hepsi köprü olmak yerine birer engeldi: ötesine geçemeyeceğiniz bir çizgi çekiyorlardı; berabermişsiniz gibi gözükse de sizi birbirinizden ayırıyordu.


Tabii ki o an geçti ve ortak noktaları bu fikir ayrılığı karşısında ağır bastı. Hazırlıklar tamamlandı. Ertesi gün John, Onur Yürüyüşü’ne yalnız gitti. Arkadaşları Stephen’ın neden gelmediğini merak etti ve gelecek vadeden yeni ilişkide olabilecek bir bozuşmadan dolayı endişe duydular. Ama John sadece omuz silkti: “Stephen işte.” O böyleydi, kabul edilmesi gereken bir gerçekti.


Bir keresinde, bu olaydan yaklaşık bir yıl sonra, bu fikir ayrılığını avantaja çevirerek kontrol altına almaya çalışmışlardı. John, Washington’da bir yürüyüşe katılacaktı ve Stephen’ın da ona eşlik etmesine karar vermişlerdi. John eylemdeyken Stephen da National Gallery’ye gidecekti. Ama işe yaramamıştı. O gün boyunca ayrı kalmaları, aralarındaki bu farklılığın daha da farkına varmalarına yol açmıştı. O gece yemek için buluştuklarında; konuşmaları, iki eski arkadaşın uzun yıllar sonrasında buluşmalarının sessizlikle sonlanması gibi utanç verici şekilde tıkanıp kalmıştı. O zamandan beri John, Stephen’a bir yürüyüşe veya protestoya katılacağını söyler, Stephen da ona iyi eğlenceler derdi.


Stephen, hâlâ, yürüyüşe katılan insanların saygı duyulmayacak, kendini aldatan aptallar olduğuna inanıyordu: birinci önerme. John’un yürüyüşe katıldığını biliyordu: ikinci önerme. Dolayısıyla… Stephen bu mantığı asla tamamlamıyordu. John uğruna, Stephen iç dünyasındaki mantıksal tutarsızlığa razı oluyordu.Birbirleri için paha biçilmeyecek kadar değerliydiler bu nedenle mantığın kurallarını görmezden gelmek çok küçük bir bedeldi. Mantığa verilen bu kısa ara,belki de, insanların aşktan bahsederken kastettikleri şeydi.


Her neyse, sokak eylemleri meselesi arada sırada gündeme geliyordu. Kesinlikle bu mesele, hangi taboğaziçi tiller aile ile geçirilecek ya da sosyolojik araştırmalar için “Donna Reed”in tekrarlarını izleyip izlememek gibi konularda karar vermek gibi standart ilişki meselelerinden daha silikti. Şu an McDonald’s’ta olduğu gibi, John’un “bir şey yapmalıyız”ı hissettiği zamanlar haricinde gösteriler hakkında konuşma gereği duymuyorlardı.


“Bak,” dedi Stephen. Hâlâ, en iyi ihtimal olarak, John’u, önemsiz olduğunu bildiği bir yüzleşmeden uzaklaştırmaya çalışıyordu. “Artık bir şeyler yapmak için çok geç. Bu gibi hakaretlere tepki göstermek için bir sınırlamalar kanunu var. Gidip de şunu diyemezsin: ‘Beyefendi, on beş dakika önce yaptığınız yorum hakkında…”


“Ama Stephen, eğer herhangi bir şeycik öğrenirse…”


“Kesinlikle. Köpeğini eğitmek gibi düşün. Köpeğin halının üstüne sıçarsa, burnunu o sıçtığı yere sürtmek zorundasın. Eğer beklersen, köpek neden burnunu sürttüğünü anlamaz, bağlantıyı görmez. Bağnazlarda da aynıdır. Ha tabi bir farkla: Bağnazları eğitmek köpekleri eğitmekten daha zordur çünkü onlar köpekler kadar zeki değiller.”


John derin düşüncelerle kaşlarını çattı. Sonra karar verdi: “Pekâlâ, o zaman ona o kelimeyi tekrar söyletmeliyiz.”


“Nasıl yani?” diye kaygılı bir şekilde sordu John. “Bize ‘ibneler’ demesi için onu kışkırtmamız lazım.”


“Eğer biz onu kışkırtırsak bu sayılır mı emin değilim. Bu komplo kurmak; tıpkı erkekler tuvaletinde ilişkiye açık eşcinsel gibi davranan pusuya yatmış ahlaksız bir polis gibi.”

“Doğru” diye onayladı John. Tartışmayı alevlendirerek “Bunu denemenin zamanı geldi de geçiyordu. Hem rol yapmış da olmayacağız.”


Stephen tartışmanın kontrolünden çıktığını hissediyordu. “Peki ne yapmamızı istiyorsun?”


“Yani” diyerek çok da emin olmadan yanıtladı John. “Şey gibi bir şey yapmamız lazım. Yani, bilirsin, bağıra bağıra ‘geyiz biz’ diyecek bir şeyler.”


“Ne gibi?” diye sordu Stephen. “Brunch düzenlemek? Bir moda trendi yaratmak? Bette Davis taklidi yapmama ne dersin?” Stephen ellerini saçlarında gezdirdi. “Seni öpmek isterdim, ama saçımı daha yeni yıkadım.”


“İşte bu!” diye bağırdı John.


“Hayır, yapma lütfen, Bette Davis taklidim berbat. Jeanne Kirkpatrick’e ne dersin?”


“Hayır, öpüşebiliriz demek istedim.”


Stephen neye uğradığını şaşırdı. En bastırılmış fantezilerinde bile böyle uç bir devrimci eylem hayal etmemişti.


“Tabii ki,” diye ısrar etti John. Etraftakileri eliyle şöyle bir gösterdi. “Onlar yapıyorsa biz de yapabiliriz.”


“John. Etrafına bir bak. Kimse öpüşmüyor. Allah aşkına burası Mcdonald’s. Heteroların bile sınırları var.”


“Tamam,” diye kabullendi. “Ama isteseler yapabilirlerdi. Bu yüzden yapmıyorlar zaten. Biz yapamayız, işte tam bu yüzden öpüşmeliyiz.”


Stephen köşeye sıkıştığını hissetti. Çünkü bu tam da anlayabildiği bir mantıktı. Yerini değiştirdi. “John,” dedi alaycı bir tonla.


“Benden ASG yapmamı bekliyorsun.” John cevap veremeyip afallamıştı. “Anakronik-Siyasi- Gösteri?”


“‘Aleni Sevgi Gösterisi’ Lise son sınıftayken, Washington’a sınıfça geziye gitmiştik. Okul müdürü burada okulumuzu temsil ettiğimiz konusunda nutuk attı bu yüzden ASG yapmamalıydık. Elbette benim yapacak halim yoktu. Bu anlamda bir şeyler yapmak istediğim tek kişi Jeff Samuels’tı. O zaman da Michelle Czernak benim gözlerimi oyabilirdi.”


“Mesele şu,” dedi John. “Onlar eninde sonunda adı-herneyse’lerini, ASG’lerini yapacaklar. Biz yapamayız. Bütün hayatımız da o lise yılları gibi zaten; herkes ‘ASG yok!’ diyor.”


Stephen sessizdi, John devam etti: “Biz ne kadardır beraberiz, üç yıl?”


“Üç buçuk.”


“Ve bunca zaman hiç böyle bir şey yapmadık.


”Stephen bir süre düşündü ve gülümsedi. “California’dan dönerken uçakta yapmıştık.”


“Ama onun aleni olmasını planlamamıştık! Şanslıymışız ki oradaki erkek hosteslerden biri şey gibi… of…”


“Sempatik biri gibi” diye önerdi Stephen.


“Evet,” dedi John ve hatırlayınca yüzü kızardı. “Allah’ım, çok kötüsün. Bana yaptırdığın şeyler! Biliyorsun kastettiğim bu değildi. Ben toplumun içinde sevgi dolu olduğumuz bir zamandan bahsediyorum. Yani diğer insanların, heteroların, yabancıların da şeyi görebildiği… Biliyorsun işte; birbirimiz için ne anlama geldiğimizi…


”Stephen ellerini havaya kaldırdı. “Ben bir Beyaz Anglo- Sakson Protestan’ım. Biz BASP’lar toplum içinde sevgi gösterisi yapmayız. Evli BASP’lar bile birbirleriyle sadece tokalaşırlar. Sanırım avuç içlerimizle ürüyoruz.


”John, Stephen’a sessiz olmasını işaret etti. “Hayır, geçen yıl ben amcamın cenazesi için eve gitmek zorunda kaldığımda sen beni havaalanına bırakmıştın. Tam güvenlikteyken beni öpmüştün hem de dudağımdan. Çok tatlıydın. Çok şaşırmıştım. O kederli hafta sonu boyunca hiç aklımdan çıkmamıştı.”


Stephen suratını astı. “Bu konuyu açmandan korkuyordum. Tamam, pes ediyorum. Haklısın.”


''Ne demek istiyorsun?” dedi John; kafası karışmıştı. Stephen derin bir nefes aldı, itiraf etti. “Havaalanına giderken yol boyunca bunu düşünmüştüm. Bunu yapmak zorunda hissetmiştim ve kafamda tekrar tekrar prova etmiştim kendi kendime.” Hiç beklenmedik bir şekilde sert konuşuyordu. “Tamamen önceden planlanmıştı. Anneannemi bile daha tutkulu öperim.


”John bir süre tereddüt ettikten sonra elini Stephen’ın omzuna koydu. “Kendine bu kadar yüklenme. Kolay değil biliyorum.


”Stephen John’a baktı. “Hiç bitmeyecek, değil mi? Hep ağzına sıçmaları için yeni yollar bulmayı sürdüreceksin, değil mi? Sen de hep o bokları temizlemek için uğraşacaksın. Tamam. Hadi öpüşelim. Ama bu sadece o adamın yararına olmayacak. Ulu orta herkesin içinde boktan olma hakkımı Jeff Samuels ve Michelle Czernak gibi savunuyorum.”

“İşte bu be!” dedi John. Sonra da donmuş gibi öylece kaldılar.


“Neden ilk randevusuna çıkmış bir ergen gibi hissediyorum?” diye sızlandı Stephen.


“Pekala” dedi John kendisi için cesaret konuşması yaparak: “Yüzlerce insanın katıldığı toplantılar organize ettim. Bunu da çok rahat halledebilirim.”


“Ah, harika” diye mırıldandı Stephen.


“Stephen, kabul ettin!”


“Tamam, yönetmen sensin. Evet ne istiyorsun peki? Hızlı bir öpücük?”


“Hayır” diye yanıtladı John, dikkatlice düşünerek. “Uzun uzun öpüşmemiz gerek. Bizi gördüğünden emin olmamız lazım.”


“Ses efekti ister misin? Şöyle şapur şupur bir finale ne dersin?”


“Hayır. Çok ergen. Daha olgun bir imaj çizmemiz lazım.”


Stephen sinsi sinsi gülümsedi. “İşin içine biraz dilimi karıştırabilir miyim?”

“Kesinlikle hayır!” diye azarladı John. “Sevgi dolu olmalıyız, müstehcen değil. Bu, bizim sevme hakkımızı savunmamız. Birbirimize duyduğumuz ilginin spontane bir ifadesi.”


“Tabii canım, en az beyin ameliyatı kadar spontane. Hayvanat bahçesinde çiftleştirilmek üzere olan bir panda gibi hissediyorum. Belki de basını çağırmalıyız başlamadan…”


“Olamaz ya!” John yan masaya bakıyordu. Stephen da baktı. Adam ve çocukları gidiyorlardı. Böylece onlar için özenle hazırlanan performans boşa gitmişti. Bir müddet sessizce oturdular. John’un topluma böyle bir ders verebilme şansını kaçırdığı için hayal kırıklığına uğradığı çok açıktı. Hemen kendini toparladı. “Peki. En azından bir sonraki için hazırlıklıyız. Başımıza tekrar böyle bir şey geldiğinde ne yapacağımızı biliyoruz.” Stephen, John’a, inatçı yürüyüşçüsüne, küçük cesur eylemcisine, doksanlar çepeçevre onları karanlıkla sarmışken, altmışların hala ışık saçan parıltısının sahibine baktı. Kamuoyu konularında gösterdiği hevesiyle, John, Stephen’ın onu üç yıl önce ilk kez gördüğü kadar tuhaftı, hâlâ o kadar tuhaf ve o kadar güzel. John’u yürüyüşlerin boş olduğuna asla ikna edemeyeceğini biliyordu. Ve bunu yapmak istediğinden de tam olarak emin değildi. Bu, John’un ulaşılması imkânsız bir parçasıydı.


Plato, yalnızca sahip olmadığımız şeyleri arzulayabileceğimizi söyler. Arzu, sahip olma arzusu olduğundan, bir şeye sahip olduğumuz anda onu arzulamaktan vazgeçeriz. Bu ve bunun gibi bir sürü tanıma göre Stephen’ın John için o an hissettiği şey arzuydu.


Stephen masanın üstünden John’a doğru eğildi ve kısık sesle fısıldadı: “Hadi yine de öpüşelim.” “Ne?” diye şaşkına döndü John ve Stephen’ın ses tonundan biraz ürkmüştü.


“Politik davranırken çok ateşli oluyorsun. ”John başını eğdi ve kıpkırmızı kesildi. “Hâlâ ne zaman ciddi olduğunu anlayamıyorum”.


“Sana söyleyip duruyorum; ben her zaman ciddiyim. Sadece öp beni. Göreceksin.”


Öpüştüler ve John da gördü. Ve tabii herkes de. Çoğu bu durumdan hoşlanmadı ama önemli değildi. Çünkü bu sadece kamuya açık bir alanda yaşanan özel bir andı.


Çeviri: K. Can Eren, Recep Sözümçetin

Fotoğraf: Hale Güzin Kızılaslan

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

“Yılan Uykusu”ndaki İnsan

Sait Faik Abasıyanık “Yılan Uykusu” adlı öyküde insanın karmaşıklığını ve benzersizliğini iki hüviyetsiz karakter üzerinden anlatır. Öykü iki bölümden oluşur: İlk bölümde yazar ikinci tekil anlatıcıyı

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon