Osmanlı’Daki Cinsiyet Kavramını Mihr ü Mâh’ta Okumak

Mihr ü Mâh’ın konusunun eski bir İran destanına dayandığı söylenmektedir. Bu yazıda incelenecek olan Gelibolulu Ali’nin mesnevisi dışında, yine XVI. yüzyılda yaşamış olan Çorlulu Zarifî ve Kıyasî’nin de Mihr ü Mâh mesnevileri vardır. Bütün eserlerde kahramanların isimlerinin gezegenlerden ya da kozmik cisimlerden alınmış olması, metinlerin alegorik olup olmaması sorusunu ortaya koyar. (1) Bu bağlamda; metnin alegorik yönünü ele almış olan Zeynep Sabuncu’nun incelemesinden daha sonra kısaca bahsedilecektir. Bu ortak noktanın dışında, Gelibolulu Ali’nin mesnevisini farklı kılan durum, metnin karakterlerin cinsiyetine yaklaşımıdır. Diğer şairlerin metinlerinde Mihr kadın, Mâh ise erkek olarak anlatılır. Ancak Ali’nin metninde cinsiyetler -Mihr’in bir sultan, Mâh’ın da bir üftade olduğunun söylenmesi dışında- net bir şekilde verilmemiştir.

 

Bu tanımlamalar dikkate alındığında her iki karakterin de erkek olduğu sonucuna varılabilir. Bu yönüyle metin homo-erotik okumalara müsaittir. Ancak bu unvanların verilmesinin dışında cinsiyete dair herhangi bir tanımlamanın ortaya konulmaması, diğer bir deyişle karakterlerin birer sembol olarak “cinsiyetsiz” bir şekilde metne konması, metni kuir okumalara açık bir hâle getirir. Bu yazıda da dönemin cinsiyet/cinsellik anlayışına bakılıp bunun edebiyatta nasıl temsil edildiği incelenecektir. Daha sonra, tasavvufun cinsiyete bakış açısının, Mihr ü Mâh’ta nasıl ele alındığı gösterilecektir.

 

Metni incelemeye başlamadan önce, kısa bir özet vermek faydalı olacaktır: Mihr, Hüsn ülkesinin güzel ve iyi huylu padişahıdır. Hizmetindekiler, Bercis, Mirrih, Utarid, Zuhal ve Zühre gibi isimlere sahip sembolik karakterlerdir. Mihr, bir gün gezmeye çıktığında Tanrı’dan onun adını ölümsüzleştirecek bir âşık diler. Tanrı onun isteğini yerine getirir ve karşısına ilim sahibi, marifetli “üftade” Mâh’ı çıkarır. Mâh, gördüğü anda Mihr’e âşık olur ve Tanrı’ya onun yüzünü görebilmek için dua eder. Mihr başka bir gün –bu sefer bir geda kılığında- yine dolaşmaya çıkar. Onu bu hâliyle de tanıyan Mâh, aşkını beyan eder; Mihr ise dualarının kabul edildiğini öğrenip şükreder. Mâh aşkından harap düşmüş yürürken bekçi elindeki fanustan dolayı onu hırsız zanneder, yakalayıp Mâh’ı Bercis’e götürür. Bercis, Mâh’ın hikâyesini dinler ve durumu Mihr’e anlatır. Ancak Mihr naz ve cilvesine devam eder ve Mâh’ın şehre girmesini yasaklar. Mâh bu emre uyup şehri terk eder. Ama aradan zaman geçince Mihr pişman olur ve yasağı kaldırır. Mâh hemen geri döner, Mihr’in huzuruna çıkar. Mihr, Mâh’ı tanısa da aşkını bilmiyormuş gibi davranır. Mâh, ona aşkını anlattıktan sonra Mihr de ona aşkını itiraf eder; ama bu birlikteliğin sır olarak kalmasını ve sadece geceleri buluşabileceklerini söyler. Mâh’ın mutluluğu Zerre adında bir karakterin Mihr’e aşkını beyan etmesiyle kesilir. Mihr bu beyandan dolayı onu över ve Zerre’yi “Hürrem etmeğe” karar verir. Zerre, Mâh’ı dertler içinde gördükten sonra onu Mihr’e kötüler ve onun hakkında yalanlar uydurur. Buna öfkelenen Mihr, Mâh’a şehre girmeyi tekrar yasaklar. Mâh tekrar acılar içinde mecliste aşkını açıklar. Ancak bir sonuç vermeyince Tanrı’ya yakarır ve nifak sokan kişinin ayrılık ateşinde yanmasını diler. Sonunda Zerre Mihr’i kaybeder ve Mihr ile Mâh kavuşurlar, birbirlerine duydukları sevgiyi anlatırlar (24-29).

 

Metinde karakterlerin isminin astrolojiden alınması, zaman kavramının ve cinsiyetlerin net olmaması, teşhis ve intak sanatlarının kullanılması, metindeki alegorik altyapıyı oluşturur. Bu durumlara değindikten sonra Sabuncu, anlam katmanlılığının yanı sıra okuyucu algısının da alegoride önemli bir rol oynadığını vurgular. Mihr ü Mâh’ta, başkarakterlerin aşk ilişkisi dışında, karakterlere dair verilen bilgiler, okurun algısında somut bir gerçekliğe oturamaz (32-33). Bu açıklamanın sonucunda -Sabuncu’nun da bahsettiği gibi- mesneviyi dini-tasavvufi bir metin olarak ele almak gerektiği sonucuna varılabilir. Yani, mesneviyi soyut bir düzlemde ilahi aşkın temsili olarak düşünmek mümkündür. Bu ilahi aşk ise arzulanan nesnenin cinsiyetini silmenin ve güzelliğin biyolojik cinsiyetlere bağlı olmadığının bir göstergesi olarak okunabilir.

 

Tasavvufta her canlı, cinsiyeti olmayan bir varlıktan, Yaratan’dan kopmuştur. Tasavvufun temel mantığı ise, en özet biçimiyle, bu yaratana geri dönüş isteği ve ona duyulan aşktır. Bu bağlamda, beşeri dünyaya ait olan her aşk bir basamaktır. Bu yazı için önemli olan nokta ise bu beşeri basamaklardaki aşkta cinsiyetin belirleyici bir nokta olmamasıdır. Çünkü her canlı -yaratılış anlatılarında verildiği şekli ile- “iki cinsiyeti” de içinde barındıran bir varlıktan türemiştir.(2) Bu anlamda Sabuncu ve Arslan’ın Âdem il Havva Bildirisi’nde bahsettiği yaratılış hikâyesine değinmek gerekir. Sabuncu ve Arslan; Tekvin, Kur’an, kısas-ı enbiyalar 3 ve apokrifleri inceleyerek
yaratılış hikâyesinde insanın tek bir “nefisten” yaratılması durumunu vurgular. Metinlerde ilk olarak erkeğin yaratılmasının açıkça belirtilmesi durumuna değinirler. Ancak “tek bir nefisten yaratılma” sözüne odaklanarak kadının erkekten ayrılması durumunu vurgularlar. Yani, ilk yaratılan insan “erkek” olarak tanımlansa da içinde erkekliği de dişiliği de barındırmaktadır. Diğer bir deyişle, bu varlık cinsiyetsizdir ve heteroseksist düzendeki ‘iki cinsiyeti’ de içinde barındırmaktadır. Kadın fiziksel olarak erkekten ayrılsa bile erkek de kadın da cinsiyet kavramının
farkında değillerdir. Bu farkındalık, ancak “yasak olan”ın yenmesi ve cinsellikle tanışılmasının ardından gelmiştir. (5) Hâsılı, cinsiyetsizlik en başta ve temel olandır. Tasavvufta da ulaşılmaya çalışılan ve ona karşı aşk duyulan nokta; insanın da türediği “tek nefistir”.

 

Mihr ü Mâh’ta, örnek olarak, Mihr’in, bazen dönemindeki kadınlara has bir biçimde tasvir edilmesi, bazen de padişah yönünün ortaya çıkarılarak erkek gibi anlatılması; bildiride de bahsedilen “iki cinsiyeti” de içinde barındıran cinsiyetsizliğe örnek olarak verilebilir. Yani, mesnevinin alegorik olması ve tasavvufi altyapı ile oluşturulması cinsiyetsizliğin vurgulanmasında önemli bir noktadır. Heteroseksist düzene karşın; tasavvufta, aşkın cinsiyet tanımlamalarının dışında tezahür etmesi, cinsiyetin sadece biyolojik temelde kalmasının bir göstergesi olduğu söylenebilir. Cinsiyet toplumda biyolojik olarak tanımlansa da aslında her kişinin içinde yaratılıştan gelen cinsiyetsiz bir özün olmasıyla, aşk ilişkililerinde ya da cinsel yaşamda bu biyolojik tanımlamanın öneminin olmadığı sonucuna varılabilir.

 

Bu cinsiyetsizlik kavramını kabul ediş mutasavvıflar için geçerli olsa da XVI. yüzyıl Osmanlı tebaası sadece bu kesimden oluşmuyordu. Toplumun bir de Sünni Müslüman kesimi vardı. Dror Ze’evi de Müslüman Osmanlı Toplumunda Arzu ve Aşk kitabında cinsiyete/cinselliğe olan yaklaşımları bu iki kesim üzerinden vermiştir. Ze’evi bu ayrıma gitmeden önce Osmanlı hukukunun cinselliğe nasıl baktığını inceler. İlk olarak cinsiyetler kadın ve erkek olarak net bir sınırla ayrılmıştır. Bu ayrılan karşıt cinsler ya da hemcinsler arasında olan evlilik dışı her türlü cinsellik, Şeriat hükümlerince zina olarak kabul edilmiş ve belli cezalara tabii tutulmuştur. Dini söylem hukukta yer edindiği gibi hayatın her yerinde ve her türlü söylemin içinde var olmuştur. Tasavvufi tarikatlar da dini söylemler üretmiştir. Ancak heteroseksüel ilişkinin yanında Şeriat hükümlerinde yasaklanan eşcinsel ilişkiyi de, onlar, yazınlarına dâhil etmişlerdir. Bunu ilahi aşk için bir geçiş olarak görenler ya da aksine, bu beşeri aşkı kutsallaştıranlar da mevcuttu. Durum böyle olsa da “…mutasavvıfların görüşleri Ortodoks bir ortamda marjinal kaldığı için yasal çerçeveye yeterince yansıtılmıyordu.” (6) Bu görüşler ancak ve ancak kendilerinin oluşturdukları söylemde yer edinebiliyordu. Oluşturulan bu söylemden yola çıkılarak aslında ne kadar kuir düzene yakın bir aşk ilişkisi çizdiklerini görmek mümkündür.Ze’evi, bu söylemleri şu şekilde açıklamıştır: “Çoğu Osmanlı söyleminde cinselliğe karşı eşitlikçi bir yaklaşım vardı. Cinsel eş seçiminin sınıf, statü ve cinsiyetle pek ilgisi yoktu (…)” (7)

 

Mihr ü Mâh da, tasavvufun çizdiği sınıf, statü ve cinsiyet ayrımının gözetilmediği bir aşkı anlatan eser olarak ele alınabilir. Burada, gelenekte olduğu şekliyle, âşık karakterlerden birinin padişah birinin ise üftade olması, aşkta sınıf ve statü ayrımının kalkması şeklinde yorumlanabilir. Diğer bir yandan cinsiyet belirsizliği, tasavvufun aşk tarifine oturur.Örnek olarak Mihr ilk olarak kadın gibi çizilir:

 

“Tagıdup sırma saçların yüzine

Naz ile çekdi sürmesin gözine” (34)

 

Burada “sürme çekmek”, Zeynep Sabuncu tarafından kadına has bir özellik olarak ele alınmıştır. Ancak kadınların makyaj yapmasına ek olarak, DrorZe’evi, Osmanlı’da tüysüz oğlanların da makyaj yaptığından bahseder. Yani burada net bir kadın ya da erkek ayrımından bahsedilemez. Bir yandan da Mihr “şah-ı leşkerkeş” (kumandanların şahı) olarak tanımlanır (35). Burada da bir adam gibi tanımlanmıştır.Bu belirsizlikten çıkarılacak sonuç, aslında biyolojik olarak belirlenen cinsiyetin, aşkta herhangi bir yerinin olmadığıdır. Çünkü tasavvufta, her canlı tek bir yaratandan kopup gelmiştir ve hepsi aslında birbirine denktir. Bu mesnevide de cinsiyetin önemsizliği verilmek için kadın ve erkek olarak net bir ayrıma gidilmediği ortaya sunulabilir.

 

Diğer bir yandan mesnevide kullanılan gazeller ve divan edebiyatındaki mazmunlar bu cinsiyetsizliği vurgulamada önemli bir noktadır. Divan şiirinde arzulanan kişi için kullanılan güzellik kavramlarıtamamen soyut bir dünyanın içindedir. Arzulanan her kim olursa olsun, belli güzellik kalıpları içinde anlatılır. Örnek olarak; Ali, Mihr’in kadın ya da erkek olduğunu net bir şekilde belirtmese de onu tanımlarken divan şiirindeki güzellik mazmunlarından faydalanır. “Oldı haddüm ki bir gül-i handan/Yok mıdur ana bülbül-i nalan” (115) ya da “zülfimi çünki eyledün zencir/Acaba kim olupdur ana esir”beyitlerinde de görüldüğü gibi Mihr tipik bir sevgili motifidir. Mihr, yanakları açılmış bir gül gibi olan ve ağlayacak bülbülünü arayan ya da zincir gibi saçlarını dolayıp yakalayacağı aşığı bekleyen bir sevgilidir.Burada soyut bir âşık (Mâh) –sevgili (Mihr) motifi ortaya konur; ancak burada verilen güzellik tanımlamaları herhangi bir cinsiyete ait değildir. Mazmunlardan faydalanarak –tıpkı tasavvufta olduğu gibi- sevgilideki güzelliği görmeye odaklanır. Ancak burada bahsedilen güzellik -bu mesnevide de,klasik divan şiirinde de- somut bir gerçeklikte ya da belirli bir cinsiyet üzerine kurulmaktan ziyade, cinsiyetsizliği gösteren bir soyutluğa oturtulmaktadır.

 

Sonuç olarak, Osmanlı toplumunda Ortodoks Müslümanlar tarafından cinsiyetlerde net bir şekilde ayrıma gidilse de tasavvufta cinsiyet ya da herhangi bir ayrımın olmadığı ortaya konulmaktadır. İlahi aşk ile birlikte, her beşeri aşk, toplumsal cinsiyeti, sınıfı ya da statüyü ortadan kaldırabilecek güce sahiptir.Çünkü ilahi aşkta önemli olan aşkın yaşanma halidir ve bu hâl, cinsiyetten bağımsızdır. Bunun ışığında tasavvuftaki Allah aşkı yolunda beşeri dünyada duyulan aşkların cinsiyete önem vermeme düşüncesi, kuir teorinin cinsiyetin değişkenliği/cinsiyet kavramının ortadan kaldırılması ile örtüşmektedir.Amaç farklılıkları olsa da tasavvufi düşüncede de, kuir teoride de sınırların ortadan kalkması; iki düşüncenin de pratikteki benzerliğine işaret eder. Bu açıdan da Mihr ü Mâh, tasavvufi aşkın sembolizmi olarak sınıf, statü ve cinsiyet kavramını ortadan kaldıran bir mesnevi olduğu için bir kuir metin olarak değerlendirilebilir.

 

Kaynakça


Gelibolulu Mustafa Ali. Mihr ü Mâh, Hazırlayan Zeynep Sabuncu. Boston: Harvard Üniversitesi Yakındoğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü, 2011.

 

Sabuncu, Zeynep ve Nur Gürani Arslan. “Türk Edebiyatında Âdem ile Havva Miti: Yüzyıllar Boyunca Yeniden Yazılmasının İzini Sürmek.” Bildiri, Turkologentag, Eylül 2016.

 

Ze’evi, Dror. Müslüman Osmanlı Toplumunda Arzu ve Aşk 1500- 1900. Çeviren Fethi Aytuna. İstanbul: Kitap Yayınevi, 2008.

 

Dipnotlar

 

1 Gelibolulu Mustafa Ali, Mihr ü Mâh, haz. Zeynep Sabuncu (Boston: Harvard Üniversitesi Yakındoğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü, 2011), 10. (Bu kitaptan yapılan diğer alıntılar, metinde parantez içinde sayfa numarası verilerek gösterilecektir.)
2 Zeynep Sabuncu, Nur Gürani Arslan, “Türk Edebiyatında Âdem ile Havva Miti: Yüzyıllar Boyunca Yeniden Yazılmasının İzini Sürmek,” Bildiri, Turkologentag, Eylül 2016.
3 Kısas-ı Enbiya: Peygamber Hikâyeleri
4 Apokrif: Halkın eskilerden kalan mitolojik hikâyelerinin Musevilik ile birleştiği metinler.
5 Zeynep Sabuncu, Nur Gürani Arslan, “Türk Edebiyatında Adem ile Havva Miti: Yüzyıllar Boyunca Yeniden Yazılmasının İzini Sürmek,” Bildiri, Turkologentag, Eylül 2016.
6 Dror Ze’evi, Müslüman Osmanlı Toplumunda Arzu ve Aşk 1500- 1900, çev. Fatih Tuna (İstanbul: Kitap Yayınevi, 2008), 93. (Bu paragraftaki bilgiler Dror Ze’evi’nin kitabından özetlenerek aktarıldığı için sadece belirli cümleler dipnotta gösterilecektir.)
7 A.g.e. sf.110.

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon