Eli Eli Cirlo

Dracula’nın şatosundan inip Çin Seddi’ne çıkıyorum. Tavşan Adası’nda su üstünde yürümeyi öğrenince bu yeni becerime güvenip yüksek gökdelenli şehirden kaçıyorum. Ejder Tepesi’nin eteğindeki evime sığınıyorum. Yarım yamalak uçmaktan yorgun düşmüşüm. Artık gerçek bir kahramanım. Bin yıl yaşayacağıma söz verildi. Gerinerek bahçeye iniyorum. Bahçede, daha erken olmasına rağmen rakıdan sarhoş olmuş yazar Fikret Atinel’le sohbet ediyorum. Sultan Fatih’in Dracula’yla ilişkisi olduğunu söylüyor, ben de inanıyorum. Biz konuşurken sınırın dışında mülteci ıslatan topraklı bir yağmur başlıyor, aldırmıyorum, uyumaya içeri dönüyorum. Söz ustalığına öykünüp üstümü mürekkeple örteyim diyorum, gözüme rengi bulaşıyor, uyuyamıyorum. Mavi ışığın yanıp söndüğünü görünce kendimi ifadesiz siyah ekran telefonumun başında buluyorum, açıp mesajlara bakıyorum.


-Gümüşlük’teydim, Akademi’yi sormak için aradım, ama cevap vermedin.


-Kusura bakma, duymamışım. -İyi misin, nasıl gidiyor?


-Bran yolunda hukuku unuttum, kırk beş dakika boyunca aklıma gelmedi.


-Bu cümleyi senden daha önce de işitmiştim, iki yıl önceki sen bunu söylerdin, şimdikinin lafı değil bu.


-İlk yıl kendimi oturtmaya çalıştım hukukta, yer bulamadım. Olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamelerini vizede niye bu kadar detaylı sorduğuna kafayı takıp sinir oldum, taktım çantamı omzuma, Ankara’ya kaçtım, o zaman da konuşmuştuk seninle, beni ikna ettin, geri geldim.


-Dün gibi aklımda: Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yetki kanununa ihtiyaç duymadan, bu yetkiyi Milli Güvenlik Kurulu’nun görüşünü aldıktan sonra kullanabilir. İlan süresi altı ayı geçemez.


-İkinci yıl, çok sevdim, ezberden saydım sözleşmeler hukukunu.


-Bugün gibi aklımda: İnançlı işlem, taraflar arasındaki borç ilişkisinde öngörülen amaca bağlılık ilkesi içinde, bir hakkın ciddi ve tam olarak bir başkasına devri demektir.


-Üçüncü yıl, yani şimdi, bana artık geri dönemeyecekmişiz gibi geliyor. Savaş bize bir frauslegis sunuyor ki Azrail’i alacaklı temerrüdüne düşürelim. Dönersek, okulun ilk günü koskocaman sarılacağım sana, kolay mıymış canı tevdi etmek.


-Tamam, söz.


-Dördüncü yıl, o diplomayı alıp Bran’a döneceğim, unutmak için. Mavi ışıkları tüketince odam nihayet kararıyor, ben de üstüme bir örtü arıyorum. Yün yorgana sarılınca Datong trenindeki mor gökyüzü geliyor gözümün önüne, sonra yaşlı bir eşcinsel bilge bulutları dağıtıp lacivert güneş gözlüğünün arkasından beni kesiyor. Tedirgin olup elyaf yorgana geçiyorum. Elyafın altında Taksim’den Cihangir’e inerken önünden geçtiğim dönercilerin sıcağı yüzüme vuruyor, kirli hava solumaktan bunalıyorum. Bir pike buluyorum sonra, elyafı yünün yanına atıp pikeyi üstüme alıyorum. Önce hafifliyorum, sonra gözüm kararmaya başlıyor, pikeyi avuçluyorum, nefesim yavaşlıyor, sıkı sıkı tutuyorum, göremez oluyorum, soğuk soğuk terliyorum. Bir adamın elini tutuyorum karanlıkta, bilincim soluyor.


-Göremiyor musun? -Göremiyorum, nefes alamıyorum.

-Tamam, otur hemen şuraya. Yeğenime de olmuştu bu, elimi tutunca göremediğini anladım zaten. Aslında ben de görmüyorum, görmek değil görenek diyelim benimkine, büyüklerimden nasıl gördüysem öyle görüyorum. Hem görenekten vazgeçmek benim elimde değil. Göreneği ortadan kaldırmak için… Dur hele, bilincin solmamalı, nerelisin sen?


-Erzurum. -Hayret, neresinden? -Oltu’sundan, ırmak geçer, su akar ortasından, kale yükselir suyun üstünden.


-Ben de ortasından, ortasından görüyorum. Çok çalışmak gerekir göreneği ortadan kaldırmak için, tıpkı bir dağı düz etmek ya da bir piramit inşa etmek için çok çalışmak gerektiği gibi. Oltu’yu hiç görmedim. Büyüklerinden gördüğün gibi mi Oltu?


-Çocukken dedemin gözleri görmüyordu. Köyden Oltu’ya bankadan parasını çekmesi için bir çift göz olarak beni atamışlardı yanına. Atanmış gözlerle girilmişti şifre, atanamamış gözlerle bakmıştım dondurmaya, ağzımın suyu akmıştı. Yıllar sonra annemle gittik, o çocukken daha büyük görüyormuş Oltu’daki dördüncü katın terasını. Gidince, küçük gördü, şaşırdı.


-Şişede durduğu gibi durmuyor işte, oksijen zehirlenmesi geçiriyorsun. Bir süre Taksim’den inme Cihangir’e gitmek için, biranı ve dilek fenerini al, merdivenlerden tırman. Beyoğlu’nu da unut, bankalar, barlar, bahçeler kapanmış, kimse gitmiyormuş artık.


-Tekrar tut elimi be adam, beni güzel oyaladın, gözlerim açılıyor yavaş yavaş. Uyandığımda pikeyi yün yorganla elyafın yanında, kendimi Ejder Tepesi’ne tırmanmaya hazırlanırken buluyorum. Bir amacım var, gezegene sesleneceğim. Kolay değil, hamlamışım, buz üstünde yürümek Tavşan Adası’na benzemiyor. Koşuyorum, düşüyorum, çıkıyorum, duruyorum, kaçak paketten bir tane yakıyorum: -Siqaret çəkmək sizin sağlamlığınıza ziyan vurur.


Madem gerçek bir kahramanım, madem bin yıllık ömür biçildi bana, dönün, tepeye çıktığımda avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Anlamsızca, insanlık dışı bir sesle, bağırıyorum. Göbeklitepe’den Halaleylo dönüp bakıyor bana, Atatürk Orman Çiftliği’nden Zulu bağırışıma ses katıyor, bahçeden yazar Fikret Atinel dönüyor, Mafi ucuz Ukrayna piyanosunun tuşlarını parçalarcasına sıralıyor mağaranın içinden. Haykırıyorum, dönün.


Hayır, şimdi öyle bir giderim ki, yerim yurdum belli olmaz, açılmaya hazır değilim ben. Herkes Ejder Tepesi’ne dönüyor ve kutlu bir mesaj bekliyor. Her yandan mavi ışıklar yanıp sönüyor. İşte inançlı temlik, tankların namlusuna parmağını sokuyor bekleyenler. Aşağı dönemeyeceğim. Unutuyorum. Annemin ensesindeki et beninin yerini unutuyorum, hukuk aklıma gelmiyor, babamın sesinin neye benzediğini anımsayamıyorum, dondurmaya ağzımın suyu Oltu’nun ortasından akıyor. Unutuyorum. Eşcinselim diyemiyorum. Bin yıl bu utançla nasıl yaşarım? Buraya önemli bir şey söylemek için çıkmıştım. Şimdi aklıma hiçbir şey gelmiyor. Kelimeler siliniyor. Burada bana unuttuğum için kimse kızmamalı. Hatırlasam, bilsem, emin olsam sanki ne oluyor, unutmak zorunda kalmıyor muyum sonra? Şimdi, geleceği, gelecekteki kendimi hatırlayamıyorum. Omuzlarımı dikleştirip, ciğerimi iki bin rakımla dolduruyorum ve aklıma gelen ilk cümleyi yankıya bırakıyorum: “Eli eli cirlo” diyorum, “İlan süresi altı ayı geçemez!” Sorumluluk almamak için ekliyorum: “Yine de bu dediğime çok itibar etmemek gerekir.”


İllüstrasyon: Nurten Deliorman

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

“Yılan Uykusu”ndaki İnsan

Sait Faik Abasıyanık “Yılan Uykusu” adlı öyküde insanın karmaşıklığını ve benzersizliğini iki hüviyetsiz karakter üzerinden anlatır. Öykü iki bölümden oluşur: İlk bölümde yazar ikinci tekil anlatıcıyı

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon