Lahana

Başka bir dünya arayan rüzgara...

‘’Ne kadar zamandır evci çıkmadığımının farkındalar mıdır? En son gittiğimde ne oldu da şimdi tekrar gidiyorum?’’ Cevap bulamamıştım günlerdir. Yine de gidiyordum.

Parasız yatılıdaki aylık bursumu hafta başında almıştım. Birikmiş çay ve lahmacun borçlarımı ödedim kantine. Pansiyonun arka sokağına çarşamba günleri kurulan pazardan büyükçe bir lahana aldım. Kasabaya gidiş geliş yol paramı da hesaplarsak, dönüşte elimde pek bir şey kalmayacaktı.

Belediye otobüsü ile gidecektim ama son ana kadarki tereddütlü bekleyişim nedeniyle saat altıdaki otobüsü kaçırdım. Dolayısıyla şehir merkezinden kasabaya giden küçük minibüslerden birine bindim. Minibüstekilerin çoğunluğu şehir merkezindeki Endüstri Meslek Lisesinde okuyan öğrencilerdi. Benim okuduğum lisenin gündüzlü öğrencilerinden biri de vardı minibüste. Minibüsteki neredeyse herkesi tanıyordum. Kısa bir selamlaşmadan sonra sustum.

Hava kararmıştı. Minibüsle şehir merkezinden çıkıyorduk. Yol aydınlatma lambaları geride kaldı. Yollarda belediye otobüsleri, kasaba ve köylere giden münibüsler, tek tük kamyon, yol kenarlarında göz alabildiğince kar.

Endüstri Meslek Liseli öğrenciler gülüşerek yeni kaydettirdikleri karışık kaseti şöföre uzattılar. Şöför isteksiz bir şekilde kaseti kasetçalara yerleştirdi. Peşinden de bir sigara yaktı. Sigara dumanı ile birlikte ağır, yürek yakan cinsten bir Orhan Gencebay şarkısı kapladı minibüsün içini. Üçüncü şarkıdan sonra kimse konuşmuyordu artık. Kimi uyuklamıştı, kimi benim gibi dışarıdaki karanlığa dalmıştı.

Önceki evci çıkmalarımda yaşadıklarım ve hissetiklerim oldukça kalabalık bir şekilde sökün etti. İrkildim. Kafamın içinde bir savaş vardı sanki. Yüreğim dışarıdaki karanlıktan daha da karanlıktı o an. Bir tarafım inatla bu defa her şey farklı olacak diyordu oldukça cılız bir sesle. O zayıf sesi harlamaya çalıştım ama başaramadım.

Minibüsten indim ve tereddütlü adımlarla mahalle berberinin önünden geçerek doğduğum sokağa girdim. Soğuk ve karanlık bir geceydi. Kasabada da kar yağmaya başlamış, önceki günlerde yağmış olan karın üstüne yeni, ince bir tül gibi serilmekteydi. Sokak lambasının aydınlattığı çınar ağacının dalları neredeyse çıplaktı. Arnavut kaldırımında sarı ve kahverenginin tonlarındaki yaprakları kar esir almış, kimi yerlerde buz tutmuştu.

Evin önündeydim. Pencerelerden dışarı sızan ışığı ve bacadan yükselen dumanı görüyordum. Hala tereddütüm geçmiş değildi. Kapıya doğru yürüdüm. Evin içindeki sesleri duyabiliyordum artık. Elimdeki çanta ve torbayı yere bırakıp kapıyı çaldım. Bir kaç çalıştan sonra kapıyı annem açtı. Beni görünce yüzündeki ifadenin bu kez farklı olacağını ummuştum. Yine yanılmıştım işte! İlk sözü yine her zamanki tonda ‘’Senin ne işin var burda, bu karda kışta? Zıbarıp kalsaydın ya pansiyonda!’’ oldu. Ne diyeceğimi şaşırmış durumda kekeleyerek ‘’Ama! Ama! Kirli çamaşırlarım!’’ diyebildim yalvarırcasına. Sözümü kesti ve sert bir şekilde ‘’Geç içeri geç. Zaten yeterince derdim var.’’ dedi. Bir elimde kirli çamaşırlarımın olduğu çanta, diğerinde lahanın olduğu torba öylece kalakaldım. Keşke gidebilecek başka bir yer olsaydı diye içimden geçirdim ve omuzlarıma bindirilen o suçluluk duygusuyla içeriye girdim.

Eski ve tek katlı bir taş evdi bizimki. Mutfak hemen girişte, peşinden uzunca bir hol ve bu hole açılan iki odanın kapısı. Bu evde en çok bu holü severdim. Ortaokul yıllarımda herkes uyuduktan sonra ancak bu holde ders çalışabilirdim. Rutubetli ve karanlıktı, ancak bu eve dair kendimi ait hissettiğim tek yer burasıydı. Kış geceleri soğuk bir yılan gibi ayak parmaklarımdan sokulur, ayak bileklerimden bacaklarıma doğru sinsi sinsi ilerler, sarınmış olduğum battaniyeye rağmen soğuğu kalçalarımda hissetmeye başladığımda, artık nispeten sıcak olan odalardan birine girip ilişebildiğim bir yatakta yatma zamanımın geldiğini anlardım.

Lahanayı mutfaktaki ocağın üstüne, kirli çamaşır çantamı da hole bıraktım. Holde yere sırtımı duvara dayayıp oturdum. O an bir çukura düşmüş gibiydim. Derin, karanlık, uğultulu. İçerideki bu hava, pansiyondan evci çıkıp bu eve geldiğim önceki ziyaretlerimden farklıydı. Daha koyu ve boğucu.

Televizyon seyredilen odaya hemen girememiştim. Babam evde yoktu ama ev her zamanki gibi kalabalıktı. Abim, kardeşim, abimin eşi ve iki çocuğu. Hepsi evdelerdi. Odalardan hole kafalar uzandı. Herkes eve geldiğimi öğrenmişti. Kardeşim dışında hiçbirinin yüzünde o aradığım ifadeyi bulamamıştım.

Cumartesi sabahı burnuma gelen sigara dumanı kokusu ile uyandım ama yine de açmadım gözlerimi. Büyük abim her zamanki gibi pencere kenarındaki sedirde sigara içiyor olmalıydı. Evde hiçbir şeyin değişmediği ve hatta daha da kötüye gittiği ile önceki akşam yüzleştikten sonra, tüm bunlara daha az maruz kalmak için yataktan çıkmamaya çalışıyordum. Birileri dışarı çıkar da ortalık sakinler diye uyuyor numarası yapıyordum.

Yere düşen metal bir tabak sesi ve peşinden bir bağrış çağrış duydum ama açmadım gözümü. Birileri kahvaltı hazırlıyor olmalıydı mutfakta.

Abimin ayağıyla yer yatağında beni dürtüklemesi ve bir yandan da ‘’Çık şu yataktan! Sofrayı kuracağız!’’ şeklinde bağırması ile yataktan çıktım. O an istediğim tek şey bir an önce pansiyona dönmek ve oradaki yatağımda kafamı yastığımın altına sokup ağlamak ve uyumaktı. Ama ya kirli çamaşırlarım! Onları bugün yıkasalar keşke diye düşündüm bir an. Lahanayı da lahana sarmasını da istemiyordum artık. Yapsalar da yiyebilir miydim bilmiyordum.

Babamı ancak sabah görebilmiştim. Elini öpmek istedim. Müsade etmedi. Beni öpmedi de konuşmadı da. Öylece baktı, sonra da kahvaltı sofrasına geçti.

Babam sofraya oturduktan sonra peşinden abim, ben ve kardeşim oturduk. Yengem ve yeğenlerim sofraya oturmadılar. Yengem, abimle evliliklerinin üzerinden beş yıl geçmiş olmasına rağmen hala babamla aynı sofrada yemek yiyemezdi. Babam kendisine bir şey sorduğunda, kafası ile evet ya da hayır anlamında işaretler yapardı. Uzun bir cevap vermesi gerekiyorsa, yanında kim varsa onun kulağına fısıldar, o kişi de babama aktarırdı kadıncağızın meramını.

Kar yağışı bütün gün devam etmiş ve kimse evden çıkamamıştı. Arada anne ve babamın sert tondaki emir cümleleri dışında kimse konuşmuyordu. Suratlar asık. Arada biri yeni yürümeye başlamış, diğeri üç yaşında olan yeğenlerim kedi yavruları gibi didişiyorlardı. Peşinden gürültü yapıyorlar diye kimden geldiği belli olmayan bir papara yiyorlar ama pes etmiyorlardı yine de. Kardeşim odanın bir köşesinde bulunan televizyona kilitlenmiş öylece oturuyordu. Sanki farklı bir dünyada bambaşka bir hayat yaşıyor gibiydi.

Öğleden sonra kar yağışı yavaşladı. Önce babam, ardından abim evden çıktılar. Abim babamın yanında sigara içmezdi. Abimin dışarı çıkar çıkmaz sigarasını yaktığını pencereden dışarıyı seyrederken gördüm.

Bu sırada mutfağın bir köşesinde annem bir yandan plastik bir leğende çamaşırlarımı yıkıyor bir yandan söyleniyordu. ‘‘Bu hayata kahır çekmeye geldim ben. Hiç biriniz güldürmediniz yüzümü. Boyu devrilesice sanki pansiyonda sıcak su yok. Eşşek kadar adam oldun. Bunları yıkamak o kadar mı zor? Allahım al canımı da kurtulayım. Ah anam ah! Ben küçük bir çocukken öldüğünde beni de gömselerdi ya seninle’’. Ben televizyonun olduğu odada sedirin bir köşesinde oturmuş sadece susuyordum.

Yalnız olduğumu, bu evde yüreğiminin ve özlemlerinin karşılığının olmadığını bir kez daha ama bu kez iliklerime kadar hissetmiştim. Bir gün daha kalmanın bir anlamı var mıydı? Bu akşam pansiyona dönsem mi diye düşündüm o an. Mümkün değildi bu. En azından giyebilmek için birer pantolon ve gömleğimin kuruması gerekiyordu.

Akşam kar yağışı yeniden başladı. Sedirde oturmuş pencereden evin karşısındaki çınar ağacına yağan karı seyrediyordum. Karanlığı delen sokak lambasının sarı ışığında kar tanelerinin çınar ağacının dallarına ve sokağa düşüşü daha da hüzünlendirdi beni. Onlar da çaresizdiler. Tıpkı benim gibi. Belki bu sokaktan kaçmak için buhar olup gökyüzüne uçmuşlardı. İşte şimdi istemeseler de geri dönüyorlardı. Ama yine buharlaşacaklardı. Bir dahaki sefere eğer şansları yaver giderse bir rüzgar onları uçsuz bucaksız kırlara, uzak limanlara götürebilirdi belki. Ya ben? İnsanların şanslarını başka iklimlere taşıyabilecek rüzgarlar hangi mevsimde eserdi ki? Daha ne kadar bekleyecektim o rüzgarı?

Kardeşim hala televizyonun başında oturuyordu. Onu hayal dünyasından koparmaya kıyamadım. Derslerini bile soramamıştım. Bu evde onunla bile konuşacak enerji bulamıyordum.

Sobanın kenarında yarın dönerken giyeceğim pantolon, gömlek ve bir kaç parça çamaşırımı kuruttum. Holde yere serdiğim temiz bir çarşaf üzerinde kıyafetlerimi ütüledim. Kimselere görünmeden işlerimi bitirip bir köşeye çekildim ve bütün akşam neredeyse hiç konuşmadan televizyonun karşısında ben de kardeşimle beraber oturdum.

Gece yarısına doğru kapı çalındı. Peşinden bir bağrış çağrış. Yataktan fırladım. Babamın yatağı hala boştu. Hole çıktım. Abimi gördüm mutfak kapısında. Annem bas bas bağırıyordu. ‘’Gidip bir iş bulup çalışacağına gece yarısına kadar kahvede ne bok yiyiyorsun? Mecbur muyuz sana ve çocuklarına bakmaya? Utanmıyor musun? Tuhhh sana. Ben söylemiştim sen adam olmazsın diye.’’ Yengem ağlıyordu bir köşede. Abim başı önde, ses çıkarmadan odasına geçti ve kapattı kapısını.

Pazar sabahı erkenden uyandım. Kardeşim gece benimle uyumak istemişti. Babam yatağındaydı. Kimseyi uyandırmamaya çalışarak sessizce odadan hole çıktım. Ama kardeşim uyanmıştı ben uyanınca. O da çıktı yataktan, yanıma geldi. Ben kıyafetlerimi katlayıp çantama yerleştirirken karşıma oturdu. Gözlerimin içine baktı ve yardım etmeye başladı. Onun yardımıyla kıyafetlerimi çantama yerleştirdim.

Annem ve yengem mutfaktaydılar. Annem akşamdan hızını alamamış olacak ki yengeme söylenip duruyordu. ‘’Akşam çay bardaklarını neden yıkamamışsın. Bu yaşta ben mi bulaşık yıkayacağım. Hizmetçin mi var bu evde?’’

Giyindim, çantamı aldım ve çıkış kapısına doğru mutfağa yöneldim. Cuma akşamı getirmiş olduğum lahana torbası mutfak kapısının arkasında öylece duruyordu. Annem ve yengem mutfaktaydılar. Annem elimde çantayla giyinmiş bir vaziyette görünce beni, sert sert yüzüme baktı ve ‘’Aç karnına mı gideceksin?’’ dedi. Ses çıkarmadım. ‘’Gebereceksin.’’ dedi. Çıkış kapısına doğru yürümeye devam ettim. ‘’Zaten kim dinliyor ki beni bu evde. Git bakalım. Cehennemin dibine kadar yolun var.’’ dedi. Kardeşim tam kapıdan çıkarken bacaklarıma sarıldı. Yengem mutfağın bir köşesinde yıkamış olduğu bardakları tereğe yerleştiriyordu. Acı bir gülümsemeyle baktı bana ama ses etmedi.

Sokağa çıktım. Dün yağan kar tüm sokağı beyaza bürümüştü, çınar ağacının yere düşen yaprakları da artık görünmüyordu. Sert bir rüzgar esiyordu. İçimdeyse volkanlar patlıyordu. Yanıyordum.

Saat sekizdeki belediye otobüsüne yetişebilmek için acele etmem gerekiyordu.

İllüstrasyon: Burak Tüylek

776 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Tümdengelim

Kendi kafatasını ölçen bir antropolog mezurasını Dinlen denince ayağa kalkan terziden mi almıştır Rögar kapaklarının arasından sızan gün ışığı Hangi albinonun alnını kırıştırır Her gazete manşeti bira

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon