Meşgaleler

07.02.2018

Orta yaşın iyice üstü, hafif kilolu, sevecen yüzlü, hani şu içte teyze deme hissiyatı uyandıran türden bir kadındı. Alnındaki izlerden belliydi, az görmüş geçirmiş değildi. Camdan kapının kolunu o denli yavaşça çevirdi ve öyle halim bir edayla girdi ki içeriye, o an teyze bile değil, anacım diye sarılası gelirdi insanın; bir ben insanın. Doğrudan ve kendinden emin adımlarla tezgahın arkasında duran bizim ustanın yanına yöneldi. Az sonra hemen tezgahın önünde durmuş, bizim ustanın, "Buyur teyze, ne lazımdı?" diye soran bakışlarına aldırmadan öylece bakıyordu aynı yüze. Bu öyle bir bakıştı ki, öyle halim, öyle vakur; Bir kısasa kısas bakışı. Sabırsız tıynetli bizim usta, çok bile dayandı ya; "Buyur teyze, neye bakıyorsun? Bir şey mi lazımdı?"

Sesi gergindi bizim ustanın, az biraz namemnun -her zamanki gibi. Teyze oralı bile değildi oysa...

Elindeki poşetin içinden bir tane televizyon kumandası çıkartıp, kendine has sakinliğiyle ustanın önüne bırakıverdi. Bir ustaya, bir kumandaya, bir ustaya, bir demin içinden geçip de girdiği bu mahalle arası televizyon tamircisi dükkanının camdan kapısına baktı; Teğet geçti, az kalsındı değiyordu gözleri kumanda tezgahının önünde duran, kumandaları düzenlemesi gerekirken kendisini izleyen bir benim gözlerime.

 

Bizim ustanın sorusunu yinelemesi an meselesiydi ki, teyze buna müsaade etmedi. İkisinin ortasında, göğüs kafesleri hizasında duran kumandayı işaret edip titrek sağ el işaret parmağıyla; "Bizim torun evvelki gün şunu sizden alıvermiş. Amma çalışmıyor. Bir bakın hele..." dedi.

Bizim usta kendine yaraşır tezcanlılığıyla hemen kumandayı kapıp, deneme masasının arkasına geçti. Söylediklerine herhangi bir sözlü karşılık alamayan teyze ise, bir heykelden hallice, dimdik duruyordu olduğu yerde.

 

Bir kaç dakikadır kumandayla uğraşan bizim usta, homurdana homurdana, titreye titreye dudaklarından çıkan o yavan, bilindik, kekremsi vasatlıktaki sözcüklerle belli ediyordu kumandanın çalışmaya karşı koyduğunu, dahası çalışmamakta direttiğini.

 

Biraz sonra yüzü hepten kaskatı, cansıkkınlığı pek bir bariz bizim usta, karşısında duran teyzeye; "Senin torun bizden mi aldı bunu? Emin misin?" diye soruyordu.

 

Teyze istifini bozmaya hacet duymadan, başını bir iki aşağı yukarı sallamakla yetindi.

 

Tek bir saniye bile kaybetmeyen bizim usta;

 

"Ne malum bizden aldığı? İmzamız mı var üstünde teyze? Biz bozuk mal satmayız!"

 

Ağızını açıp bir tek kelime bile demeden, arkasını dönüp çarçabuk çıkıp gitti teyze.

 

Bizim usta ise elindeki bozuk kumandayla kavga ediyordu, teyzeyle edemediği kavganın acısını çıkartmak istercesine.

 

Böylesi hallerine pek bir aşinaydım ya ben, bana bulaşmasın diye iyice gömüldüm elimdeki işe.

 

Bir iki yüksek sesli küfür savurduktan ve elindeki kumandayı bozuk kumanda kutusunun içine fırlattıktan sonra, bana dönüp; "Git şu çaycıdan bir çay kapta gel. İmanlı olsun!" dedi.

 

Demesiyle cam kapıdan fırlamam bir oldu...

 

Koşarak gittiğim çay ocağından dönüp, elimdeki artık elimi yakmaya başlamış olan çay bardağıyla girdiğimde cam kapıdan, ne göreyim; bizim teyze yanında torunu olsa gerek, on - on bir yaşlarındaki bir kız çocuğuyla  –tutuşmuşlar bizim ustayla hararetli bir münakaşaya. Münakaşanın sıcaklığı eklenince elimdeki çay bardağının sıcaklığına; bir tanecik ter süzülüverdi alnımdan aşağıya. Çocuğu hemen tanımıştım. Evvelki gündü, Cuma günü, tam da bizim ustanın cuma namazına gitmesine müteakip girmişti cam kapıdan içeri.

 

Bir iki sağına soluna bakınıp da, beni her zaman durduğum yer olan kumanda tezgahının önünde görünce; "Abi bizim televizyonun kumandası bozuldu. Bir tane kumanda istiyorum." demişti.

Hani şu tıfıllığına inat, olgun mu olgun duran çocuklar vardır ya, onlardan biriydi bu da. Sözlerinin olgunluğuna eklenince pek bir olgun el kol hareketleri, ne de hoşuma gitmişti. Gitmişti de, ivedilikle sormuştum; Ne marka sizin televizyon? Nasıl bir kumanda lazım? diye.

 

Küçücük avuçlarında, belli ki kaybetmeyeyim diye sıkı sıkı tuttuğu ve bu yüzden de buruş buruş olmuş kağıt parçasını uzatıp da bana; "İşte, bundan istiyorum abi." demişti.

 

 

 

Mürekkebi akmış ve karınca duasından az bir hallice olan yazıyı okumak için bir kaç dakika uğraşıp, uğraşımı başarıyla nihayete erdirince ben; hemencecik tezgahtan bulup, vermiştim istediği kumandayı.

 

"Ne kadar abi?" diye sorup da, ben yedi buçuk liradır deyince, diğer avucunda sıktığı bir onluğu bana uzatmış, ben de onluğu alıp iki buçuk liralık para üstünü vermiştim. Elinde tuttuğu madeni iki buçuk liraya öyle bir bakışı vardı ki, sanırsın bir servet tutuyordu ellerinde.

 

Onluğa tamah etmeyen çocuk, hemen de sahiplenmişti madeni iki buçuk lirayı.

 

Ben iyiden iyiye bunları düşünmeye dalmış, elimi yakan çay bardağını ve hemen önümde tartışıp duran bizim ustayla, artık şu cam kapıdan ilk içeri girdiğindeki mizacından pek bir uzak olan teyzenin bağrışmalarını bile duymuyordum. Ta ki bizim usta kapıda dikilip duran beni fark edip; "Ne dikiliyorsun sen orada, bostan korkuluğu kılıklı?!" diye basıncaya dek azarı.

 

Kumandayı çocuğa satan bendim ya, bir cürüm işlemişim hissiyatı çöktü ta içime, derken bir baktım meğerse bin yıllık bir mücrim olup çıkmışım ben. Bir oda dolusu yumurtanın üstünde yürüyormuşum da, bir tekini bile kırmamam gerekiyormuşçasına usul usul atıp adımlarımı, yavaşça tezgaha, tam da ustanın önüne bırakıverdim elimdeki çay bardağını. Bardağın elimdeki sıcaklığının ve ağırlığının geçmesi öyle bir rahatlatmıştı ki beni, daha demin, bir kaç saniye öncesinde kapıldığım suçluluk hissiyatından kurtulmuştum hemencecik. Bir "oh be!" çekmemek için zar zor tuttum kendimi.

 

İçimdeki bu eğreti rahatlığın etkisiyle, bizim ustayı, çorap değiştirir gibi mizaç değiştiren teyzeyi, tıfıllıkla olgunluğu kendinde harmanlamış olan dünyalar tatlısı çocuğu, bu çocuğa sattığım bozuk kumandayı, işlediğim cürümü, gereğinden fazla elimde tuttuğum sıcak çay bardağının elimde bıraktığı pespembe yanığımsı izi ve o izin sızısını unutup; Her zamanki yerime, kumanda tezgahının önüne geçip, boşta kaldığımda hep yaptığım şey olan kumandaları düzenleme, bir güzel sıralama işine dalmıştım bile...

 

Zamanında bir Fransız yazarın da dediği gibi; "Uğraşacak bir işleri olmasa, her insan kolaylıkla bulabilirdi bir intihar gerekçesi."

 

Bir an ahvalimi fark eder gibi olup, bağırmak istedim avazım çıktığınca; Yaşasın bitmek bilmez meşguliyetler! Yaşasın pek adi bir gece uykusundan dahi yoksun kalan bütün meşgale sahipleri! diye. Neyse ki bizim ustanın kekremsi ve o bilindik sesi dağıttı bu düşüncemi; "Bu çocuğa kumandayı sen mi sattın? Senden aldığını söylüyor."

 

Hiç beklemediğim bir anda sorulan bu sorunun bende yarattığı etkiyi hangi kelimeleri kambur bırakmak pahasına dile getirebilirim ki, bilemiyorum. Bir an içimde bir ses duyar gibi oldum, hani şu her zor durumda kalan insanın, her zaman duyduğu seslerden; "İnkar et! Satmadım de... Bu çocuğu ilk kez görüyorum de. Yoksa, yoksa ustanın azarını, hatta belki de şamarını mı tercih edersin? İnkar et!"

 

Bir kaç saniye, belki de dakika boyunca öylece kalakaldıktan sonra; Evet, ben sattım, diyebildim sadece. Ustanın o an yüzüme, gözlerimin ta içine savurduğu bakışı hayatım boyunca unutamam. Sadece başını aşağı yukarı, hızlı hızlı, boynunu kırmak istercesine bir iki kez sallamakla yetindi. Benden kumanda için kaç lira aldığımı öğrenip, kasadan çıkarttığı yedi buçuk lirayı teyzenin önüne savurduktan sonra, hiçbir şey demeden çıkıp gitti. Muhtemelen her boş vaktinde gittiği yer olan nargileciye gitmişti yine. Teyze tezgahın üzerinde duran bir kağıt beşlik, iki buçuk da madeni parayı hızlıca alıp, arkasına bile bakmadan çekip gitti bizim ustanın peşi sıra. En sona sadece ben ve o dünyalar tatlısı küçük kız çocuğu kalmıştık. Teyzenin ilk geldiğindeki halini taklit edercesine, kalakalmıştım öyle. Bu halimi gören çocuk tam bir şeyler söyleyecekti ki, teyzenin; "Ne bekliyorsun kızım, hadi!" diye bağıran sesiyle bir anda fırlayıp çıktı cam kapıdan. Ne yapacağımı bilemiyordum. Hem, ne yapılırdı ki zaten, kumandaları düzenlemekten başka?.. Kaldığım yerden devam ettim meşgaleme, içimde dile gelmemiş ve muhtemelen de hiçbir zaman gelmeyecek olan bir sloganla: "Yaşasın kurtarıcı meşgaleler! Yaşasın biricik selamet sığınakları!"

 

İllüstraston: Dilara Aydın

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon