Röportaj: André Aciman – Beni Adınla Çağır (Call Me by Your Name)

 

İlk olarak başlık hakkında konuşabiliriz, Beni Adınla Çağır. İsimlendirme süreci, isimlendirilen üzerinde egemenlik sağlayabilmek adına edebi eserlerde de kullanılan bir araç olarak karşımı­za çıkar. Romanda karakterler birbirlerine kendi isimleri ile sesleniyorlar. Elio’nun “Oliver benim vatanım, yani, vatana dönüşüm müydü?” ile “ [...] ‘olmak’ ve ‘sahip olmak’ arapsaçına dönmüş arzu için tümüyle uygunsuz fiiller midir?” gibi cümle­lerini karakterlerin birbirleri üzerindeki sahip­liklerini belirten cümleler olarak yorumlayabilir miyiz? Ya da Elio’nun söylediği gibi birleşmiş tek bir ruh olmak mı istiyorlar: “Düzeltiyorum: Sen olmak istiyorum.”

 

Birbirlerine kendi isimleriyle seslenerek te­melde yaptıkları şey kimliklerini birbirlerine ak­tarmak. Bu samimiyetin, yakınlığın nihai halini oluşturuyor. Ben senim, sen de ben. Aralarındaki çizgiler tamamen birbirine karışıyor, tıpkı biri ol­makla o birine sahip olmak arasındaki çizgilerde olduğu gibi.

 

Anlatıcının günlük hayatında özellikle de öğ­len yemeğindeki “uyuşukluk” kelimesi gibi kulla­nımlarından anlaşıldığı üzere açıkça bir cansızlık var. Oliver karakterini bu günlük hayat rutininin içine dalan ya da iyileştirici biri olarak görebilir miyiz?

 

Elio korunaklı, yalnız bir hayat sürmüş. Bu, arkadaşlarının olmadığı ya da hiç cinsel deneyi­mi olmadığı anlamına gelmiyor. Kitapları seviyor, çoğunlukla da edebiyatın önemli, büyük eserleri­ni, ayrıca klasik müzikten de hoşlanıyor. Bu onu, çağdaşlarıyla paylaşmak zorunda olmadığı özel bir alana yerleştiriyor. Ama dost canlısı biri ve ar­kadaşları var. Zarif bir ruha sahip, o yüzden aile­sindeki büyüklere de katlanmayı öğrenmiş; fikri pek sorulmuyor ve ailenin bebeği olduğunun far­kında. Bu yüzden Oliver gelip de ona aşırı bilgili bir yetişkin gibi davrandığında Elio şaşırıyor. Oli­ver’dan zaten hoşlanmıştı ama onun karşısında artık bir çocuk değil; kendisine bir yetişkin gibi davranılıyor, o da ne söyleyeceğini şaşırıyor. Oli­ver’a birçok şeyi bilmediğini hatırlatıyor. Oliver ne tür şeyler diye soruyor. Oliver, onu bir yetişkin olmasına yardım ediyor.

 

Flörtleşmekle ilgili düşüncelerinde anlatı­cının zihninde birçok kez oyun imgesini kullan­mışsınız. Örneğin, şu cümlede; “şah ve vezir için bu kadar hayati olan piyon artık oyunun efendisi olur” satranç imgesini ve “Kartlarımızı masaya koyduğumuza göre” cümlesinde de kart oyunu imgesinin kullanıldığını görüyoruz. Flört sanatını, anlatınızda verdiğiniz örneklerdeki gibi stratejik bir oyun olarak mı açıklarsınız?

 

Birine yaklaşmak hiçbir zaman strateji ya da birtakım hesaplar olmadan olmaz. Doğal olma, bana göre insanlar arasında oluşan kısıtlı bir di­namiktir. Evet, spontane olmalıyız ama spontane olduğumuz ve dizginlerimizden kurtulduğumuz zaman bile ilişkilerimizin etkileşimsel doğasının tamamen farkındayızdır. Doğallık, daha önce de yazdığım gibi her zaman kasıtlı bir teması işaret eder. Çekingen biri daha güçlü, alçakgönüllü biri kibirli, özgüvenli biri ürkek ve pervasız biri tama­men hesapçı biri olabilir.

 

“Konuşmak mı daha iyi ölmek mi? Hiçbir za­man böyle bir soruyu soracak cesaretim olmadı.” Bu sahne hem kitaptaki hem de filmdeki en vu­rucu sahnelerden biri. Ancak bu sahnenin film­deki uyarlaması biraz serbest. Romanda Oliver bu cümleleri bir Rönesans romansından okuyor, bu yüzden de oldukça şahsi bir an aslında roman içinde ama filmde bu sahne bir aile sahnesine dönüştürülüyor. Bu farklılık, Elio’nun karakteri­zasyonunu ve ilişkilerini nasıl etkiliyor?

 

Elio korkuyor. Şu lafa bayılırım, arzu, karşı cinse ya da hemcinse karşı olsun, utanç dolu bir duygudur. Onunla savaşırız, hemen pes ettiğimiz de nadiren görülür. Arzu, bizi oldukça zor durum­lara sokar, bunların başında da aşağılanma ve reddedilme acısı gelir. Elbette birçok şekilde red­dedilebilirsiniz: nazikçe, kibar bir şekilde veya hiçe sayılarak. Elio’nun, Marguerite de Navar­re’nin bu Rönesans romansından öğrendiği şey bir noktada mesele öyle bir yere gelir ki insan ya aşkı ve arzusu için, mecazen, ölür ya da yalnızca diğerinin karşısına geçer ve reddedilmeyi, aşağı­lanmayı göze alır.

 

“Hayatımın geri kalanını böyle geçirebilir­dim: Onunla birlikte, gece vakti, Roma’da, gözle­rim tamamen kapalı ve bir bacağım onun baca­ğına sarılmış halde. Önümüzdeki haftalar yahut aylar içinde buraya tekrar gelmeyi düşündüm; çünkü burası bizim yerimizdi.” Son bölümün ismi “Hayalet Yerler”. O yazdan sonra Elio hayatını bu yerde mi devam ettiriyor, Oliver (ve aşkını) bundan sonra hep taşıyacağı hayalet bir mekân olarak mı görüyor? Çünkü Oliver’ın evine davet edildiğinde bunu, tüm akşamlarının hayaletiyle muhabbet etmek olarak görüyor.

 

Hayalet yerler diye adlandırdığım şey şair Wordsworth’un “zamanın yerleri” dediği şey. Hayatımızın bir anında bazı yerleri öyle güçlü deneyimleriz ki bu yerler hayatımızın geri kala­nına da yansır. Bu fiziksel mekâna geri döndü­ğümüzde hiç geçmemiş gibi o ebedi ve yaşanan geçmişi deneyimleriz. Elio hayatını yaşamaya devam eder, kiminle bilmiyoruz ama geri dönüp hatırlayacağı ve asla ölmeyecek bir şeyleri yeni­den canlandıracak bazı işaretler hayatında her zaman olacaktır.

 

Röportajın Orijinal Metni

 

As a starting question, we can look at the title, Call Me by Your Name. Naming process is very well known in literary works as a tool to gain sovereignty over the one who is named. In the novel, characters call each other with their own names. If we look at Elio’s other utterances like was he my home, then my homecoming?” and “…’being’ and ‘having’ thoroughly inaccurate words verbs in the twisted skein of desire (…),” do we interpret this as their possession over each other? Or they want to be one united soul like Elio says: “Correction: I want to be you.

 

By calling each other by their own names, what they are basically doing is transferring their identities onto each other. This becomes the ultimate form of intima­cy. I am you, you and me. The lines between them are completely fudged, as are the lines between becoming someone and having that someone to hold.

 

There is a certain kind of lethargy in the narrator’s daily life, especially –with his words- ‘torpor’ at lunch times. Can we take the character Oliver as an intruder or a healer of this daily routine?

 

Elio has led a sheltered, solitary life. It doesn’t mean that he is without friends or without sexual expe­rience. He loves books—mostly important, great works of literature—and he loves classical music. This puts him in a special camp, not necessarily shared by his contem­poraries. But he is friendly and he does have friends. He is a gentle soul and therefore has learned to put up with the elders in his family; his opinion is seldom sought, and he is aware that he is the baby of the family. Thus when Oliver arrives and treats him as an adult who seems extremely knowledgeable, Elio is shaken. He was already attracted to Oliver, but now he is not a boy; he is treated as an adult and… he is at a loss for words. He reminds Oliver that he is ignorant of many things. What things? asks Oliver. Oliver helps him become an adult.

 

You’ve used game imagery several times in the nar­rator’s mind while he’s thinking of flirting. For example, as in the quote: “the pawn that has become so vital to king and queen that is now master of the board.” chess imagery, and as in this: “Now that we had put our cards on the table” card game imagery is used. Do you explain the art of flirtation as a strategic game like you give ex­amples in your narrative?

 

Approaching someone else is never without strat­egy, without some sort of forethought. Spontaneity, according to me, is a limited dynamic between people. Yes we should be spontaneous, but even when sponta­neous and unbridled, we are completely aware of the transactional nature of our relationships; spontaneity as I’ve written elsewhere is always a touch deliberate.. The diffident can be stronger, the meek arrogant, the confi­dent timorous, and the heedless completely calculating.

 

“‘Is it better to speak or die?’ I’d never even have the courage to ask such a question.” this is one of the most striking scenes both in the book and the movie. However, there’s a loose adaptation for this scene in the movie. While Oliver was reading these sentences in a medieval Renaissance romance so it’s more individu­alistic moment, in the movie, this scene is transformed into a family scene. How does this difference affect the characterization of Elio and his relations?

 

Elio is afraid. As I like to say, desire is a shameful emotion, whether for someone of the opposite or the same sex. We fight it, seldom do we give into in right away. Desire puts us at a disadvantage, chief among which is the humiliation and the pain of rejection. Re­jection, of course, can come in many ways: gentle, polite, or snubbing. What Elio learns from this Renaissance by Marguerite de Navarre is that at some point the stakes are so high that one can—figuratively—either die for love and desire or simply cross over to the other person and risk rejection and humiliation.

 

“I could spend the rest of my life like this: with him, at night, in Rome, my eyes totally shut, one leg coiled around his. I thought of coming back here in the weeks or months to come-for this was our spot.” The last chap­ter is named “Ghost Spots.” After that summer, does Elio go on leading his life with that spot, does he see Oliver (and his love) as a ghost spot that he’d carry with himself ever after? Because when he is invited to Oliver’s house, he considers this as “confabulating with the ghost of all [his] evenings.”

 

What I called ghost spots is what the poet Word­sworth called “spots of time.” Places where we experi­enced a moment so powerful that it will radiate for the rest of our lives. When we return to this physical place we experience the enduring and living past as if it had never gone away. Elio goes on living his life—we don’t know with whom—but he does have certain signposts to which he will always return to remember and relive something that cannot die.

 

 

 

 

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon