Polaroid

Bu fotoğrafların hiçbirinde yüzüm gözükmüyor. FF. CC. Garı‘ndaydım. Bu şehirde yıllardır yaşamak bana hem hüzün veriyor hem de buruk bir mutlu­luk hissediyorum. Apocalypso Pasajı‘na uğradım, şu anda bu satırları karaladığım kafeye gelmeden önce. İnanmayacağına emin olduğum için bu mektubu ya­zıp sana göndermeye karar verdim. Hâlâ aynı adreste misin bilemiyorum. Evlendin mi? Tomas nasıl, nerede okuyor, sevgilisi var mı? Hiçbirini bilmiyorum. En çok da eğer bu mektup sana ulaşırsa cevap verecek misin onu merak ediyorum. Fark etmişsindir, zarfın içerisin­de beş tane fotoğraf var: sen, Susan hala ve Tomas… Fotoğrafların arkasına tarihlerini not etmeyi unut­muşsun ben de zamanın akışına karşı koymayı hiçbir zaman başaramadığım için not etmek aklımın ucun­dan bile geçmedi. Fotoğraflara bakıyorum da şimdi, hayıflanıyorum hiçbir fotoğrafta yüzümün gözükmü­yor olmasına. Halbuki siz ısrar etmiştiniz, ben de her zamanki ukala tavrımla: “Vedaları fotoğraflamak bize hüzünleneceğimiz anılardan başka bir şey bırakmaz.” demiştim. Bu fotoğrafların Apocalypso Pasajı‘nda karşıma çıkması söylediğim şeyin ne kadar da doğ­ru olduğunu gösterdi bana. Her bir fotoğrafa 1 avro verdim satın alabilmek için. “Bu fotoğraflar benim za­ten.” diyemedim. “Bu kadın benim sevgilim, bu oğlan çocuğunu beraber büyütecektik.” diyemedim. Sadece cüzdanımı aralayıp bozuklukları masanın üstüne bı­rakıp çıktım. Oysaki çok kızmıştım. Sormalıydım: “Ki­min çöpünü karıştırdınız? Nerden buldunuz bunları? Hadi buldunuz diyelim size başkalarının fotoğrafla­rını, anılarını, kimliklerini satma hakkını kim verdi?” Hiçbirini diyemedim. Fotoğrafları aldığım gibi pa­sajdan çıktım bir iki sokak ilerleyip bir kırtasiyeden kâğıt, zarf, kalem aldım ve şu anda bunu yazdığım kafeye oturdum. Garson siparişimi almak için gel­diğinde sanki başkalarının anılarını çalmışım gibi fotoğrafları kâğıdın altına sakladım. Sonra güldüm kendime. Düşündüm, acaba yan masalardaki in­sanlar bana nasıl bakıyorlar diye. Herkesin iş çıkışı bir şeyler içmek için geldiği bu kafede elimde kâğıt kalem otururken yorgun argın insanların bana na­sıl da garipseyerek baktıklarını gördüm. Belki beni, yeni kitabı için çalışan bir yazar sanmışlardır. Bunu düşünerek kâğıdın altından fotoğrafları çıkardım ve tekrar dizdim yan yana masanın üstüne.​



Ha bu arada yazar falan olamadım her za­man günün birinde olacağımı söylemene rağmen. Belki de sen dediğin için olamamışımdır, sırf sana inat vazgeçmişimdir. Kim bilir? Hayır, bu bir sitem mektubu değil, sadece cevap dahi alamayacağıma inandığım bir vefa mektubu. Bir yayınevinin mat­baa kısmında çalışıyorum. Uzun süre eline kalem almamış birisi olarak yazıyorum sana bunu. Yazı­mın çirkinliğinden anlayabilirsin. Sevgilim yok ama benim yaşlarımda Carla adında bir kadınla pay­laşıyorum evimi. Bu pahalı şehirde yaşamak için çıkar ilişkisi işte. Sanırım hiç kimseyi sevemedim senden sonra seni sevdiğim gibi. Pasajda fotoğraf­larımızı gördüğümde hissettiğim o taze heyecan galiba bununla ilgili. Saçlarını bu fotoğraftaki gibi yaptığında olduğundan daha yaşlı gözüktüğünü söylediğimde kızardın hep. Üstündeki pötikareli bluzu doğum gününde ben sana hediye etmiştim. Siyah ceketin ve eteğinle muhteşem gözüktüğünü söylerdin. Öyle… Nasıl da sağlıklısın fotoğrafta. Hâlâ bu fotoğraftaki gibi misin? Hâlâ güzelsindir biliyorum, göğüslerin hâlâ diri mi? Yalan söyledi­ğinde kızarıyor mu hâlâ yanakların? Bebek araba­sını Gucci’den almıştık. Susan hala kızmıştı o kadar çok para verdiğimiz için. Fotoğrafta da o yüzden kaşlarını çatmış olmalı. Huysuz kadın… Hâlâ yaşı­yor mu? Sahi neden fotoğraf göndermeyi bıraktın? Sana cevap yazmadığımdan mı? Kızmakta haklı­sın gerçi, fotoğraflarımdan birini yırtmakta haklı olduğun gibi. Taşınana kadar sakladığımı ancak yeni bir hayat kurmak için anılardan kurtulabil­mek adına bunları çöpe attığımı hissetmiş olsan gerek. Ama bak bazen ne yaparsa yapsın geçmi­şinden kurtulamıyor insan. Hiç ummadığı bir anda tozlu bir kartpostal kutusunda karşılaşıveriyor geçmişiyle. Hep merak etmişimdir, gidişinden beş sene sonra gönderdiğin şu fotoğrafta trenden size bakan adam kocan mı? Ne kadar da çirkin. Kızma bana n’olursun sözümü esirgemem bilirsin. Ne za­man Tomas’ın ağladığı şu fotoğrafa baksam ona iyi bakamadığını düşünür içimi rahatlatırdım. Evet, sanırım bu mektup birazcık da günah çıkarma ka­bininde söylenenlerden ibaret. Muhtemelen bu fotoğraflarla karşılaşmasaydım hiçbir zaman itiraf edilmeyecek olan itirafların edildiği bir mektup.​


Türkiye’ye taşınmandan bu yana sanırım 22 yıl geçti. Şimdilik buralarda her şey oldukça sıradan. Biliyor musun oradan farklı olarak bizim gibiler için kafeler, barlar hatta nikah kıyan kiliseler bile var. Oysa sen hep imkânsız derdin ama imkânsızı yaratan sen oldun. Christian’dan habersiz doğur­mak için ısrar ettiğin Tomas’ı beraber büyütmek istediğimi söyleyip her ısrar edişimde yasak ilişki derdin hep sana olan aşkıma karşılık. Gittin… Hiç tanımadığın birinden kaçar gibi kaçtın benden. Sahi mutlu musun şimdi? Umarım mutlusundur. Onca zamandan sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki mutlu olmayı hak ediyorsun. Dilerim güzel, huzurlu ve sağlıklı bir hayatın vardır. Ve umarım bu mektup sadece sana ulaşır. Olur da kocan falan açmaz zar­fı. Geçen bunca zamandan sonra karşına çıkıp her şeyi mahvetmek istemem.



Sanırım artık gitmem gerek, gece baskısı için fazlasıyla geç kaldım. Tüm bu yaşadıklarımız ve yazdıklarımdan sonra son bir şey daha söyle­mek istiyorum. Seni şu fotoğraflardaki zamanda tutamadığım ve gitmene izin verdiğim için affet beni. Ben affetmekte güçlük çekiyorum çünkü kendimi. Belki de biz yanlış zamanda doğmu­şuzdur ne dersin? Şimdilerde doğsaydık belki her şey çok farklı olurdu. Düşünmeden edemi­yorum, Tomas ve sen şimdi benimle bu masada hep beraber oturuyor olsaydık... Ama belkilerle ve keşkelerle hayat geçmiyormuş, bunu da yeni yeni anlıyorum. Son bir şey daha: Şu fotoğraftaki kocansa eğer benim için öp o çirkin adamı ve bir kez olsun onun ben olduğumu düşün çünkü ben fotoğraflara bakarken bunu düşünmeden ede­miyorum. Umarım her şey yolundadır.


Catherine


91 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Gümüş Beyazı Sırtında Beni Taşır Mısın?

Karakterler Laura: 30 yaşlarında Alman bir ka­dındır. Yönetmen yardımcısıdır. Gorilla: 15 yaşında Kongo’dan Al-manya’ya getirilmiş erkek bir goril­dir. Yönetmen ve baştaki ofis çalışanları Doktor: Ayn

Anlar ve Taziyeler

“En kısa hikâye parçasına an denir. Bazı anlar bütün yaşamımızı belirler. ‘Bütün yaşamı­mız‘ dediğimiz de o birkaç ana bakar aslında… Bu yüzden yıllar sonra en çok hatırladıklarımız anlar­dır. Gerisi

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon