Türkçe Roman‘dan Türkçe Pop’a: Türlerin Ortaya Çıkmasında Etki Meselesi

Günümüzde, özellikle edebiyat alanında tür çalışmaları giderek yaygınlık kazanmakta. Türün ve sınırlarının ne olduğu, nerede ne zaman baş­ladığı yahut türe bir sınır çizilip çizilemeyeceği üzerine birçok akademik çalışma yapıldı. Bu yazı genel olarak tür kavramını ele almasa da yerel kültürlerde türlerin ortaya çıkmasında “etkilen­me”nin önemini birbirinden çok farklı iki alandan örnekler vererek göstermeyi amaçlıyor. Tabii ki böylesine küçük bir yazı için bu iddia epey kuvvet­li. Yazının darlığına “Türkçe pop” üzerine üretilmiş akademik yazıların azlığı ve edebiyat eleştirisinde ilk romanlara ve romancılara karşı yıllardır alıntı­lanarak zihinlere yerleşmiş “taklit” ve “acemilik” eleştirisi de eklenince iş epey zorlaşıyor. Ancak bu olumsuzluklara rağmen yazının savının tartı­şılmaya değer olduğunu düşünüyorum bu nedenle yazının ilk bölümünde Türkçe edebiyatta roman türünün ilk örneğinden ve ilk romanların Batı edebiyatıyla olan etkileşiminden bahsedeceğim. Yazının ikinci bölümünü ise bugün birçok eğlen­ce mekanının çalma listesi oluşturan Türkçe pop müziğinin kısa geçmişi ve etkilenmeyle doğrudan ilişkili olan “aranjman” alt-türü oluşturacak. Son olarak da Franco Moretti’nin yerel edebiyatlarda roman türünün ortaya çıkışını incelediği “Conjec­tures on World Literature” adlı makalesini Türkçe pop müziğini de içine alacak bir biçimde incele­yeceğim.


“İlk” Türkçe Roman, Etkilenmeler ve Yeniden Yazımlar


Türkçe edebiyatta roman türünün orta­ya çıkışı 19. yüzyılın ortalarına denk gelir. Edebi­yat tarihi yazımındaki resmi söyleme göre türün ilk örneğini 1872 yılında Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat romanıyla Şemsettin Sami verir. Ancak özellikle 1990’larda yapılan araştırmalar sonucunda ilk ro­manın 1851 yılında Vartan Paşa’nın Ermeni harfli Türkçeyle yazdığı hikayesi Akabi Hikyayesi olduğu ortaya çıkar. Bu durum 1991 yılında Andreas Tiet­ze tarafından açıkça ortaya konsa da Akabi Hikya-yesi literatürde hak ettiği yeri alabilmiş değil. Bu kısa ansiklopedik bilgilerle Türkçe edebiyat tarihi yazımına küçük bir sitemden sonra türün “şimdi­lik” ilk örneğiyle başlıkta geçen “etki” meselesi­nin ilgisini konuşalım. Akabi Hikyayesi konusu itibariyle aileleri birbirine düşman olan Akabi ve Hagop’un sonu trajediyle biten aşkını anlatır, iki aile arasındaki düşmanlık Gregoryen Ermenileri ile Katolik Ermenileri arasındaki mezhep farklılı­ğından kaynaklanır. Romanın sonunda aileleri bir­likte olmalarına izin vermediği için Akabi zehir içe­rek intihar eder, Hagop ise bu olaya dayanamayıp kederinden ölür. Özetle daha sonraları Tanzimat döneminde yazılan romanlarda çokça kez işlene­cek olan romanın bu yapısı sizin de tahmin ede­bileceğiniz gibi Shakespeare’in en ünlü trajedile­rinden olan Romeo ve Juliet’i ve Chateaubriand’ın Atala’sını hatırlatır.


Türkçe edebiyatın “şimdilik” ilk romanı olan Akabi Hikyayesi‘ndeki bu etki durumu 19. Yüzyı­lın son çeyreğinde yazılan birçok romanda da kar­şımıza çıkar.[1] Örneğin Ahmet Mithat 1874 yılında yazdığı ilk romanı olan Hasan Mellâh Yahut Sır İçinde Esrar’da Alexandre Dumas’nın Le Com­te de Monte-Cristo’sundan etkilendiğini açıkça belirtir. 1877’de yazdığı bir diğer romanı olan Çengi’nin ilk bölümüne “İstanbul’da Bir Don Kişot” adını vererek Cervantes’in Don Quixo­te’sini yeniden yazar. Bu yeniden yazımda Ah­met Mithat, Don Quixote’yi “Daniş Çelebi” adıy­la İstanbul’da yaşayan yerel bir karakter haline getirir. Namık Kemal ünlü romanı İntibah’ı ise Alexandre Dumas (fils)’nın La Dame aux Camé­lias romanından etkilenerek kaleme alır.[2]


Hal böyle olunca Türkçe edebiyat tarihi üzerine yapılan araştırmalarda ilk dönem ro­mancıları ve romanları üzerine yapılan eleş­tirilerde en fazla gönderme yapılan husus bu etkilenme durumu olur. İlk dönem romanları sürekli olarak Batı edebiyatındaki “asılları” or­taya konarak incelenir. Bu yapay orijinal-taklit ikili zıtlığı aynı zamanda romancıları da acemi birer taklitçi konumuna getirir. Ahmet Hamdi Tanpınar, On Dokuzuncu Asır Türk Edebiya­tı Tarihi adlı kitabında “ilk muharrirler büyük meseleleri çok başka türlü olan, zamanca çok derin ve değişik yüzlü bir kültürün karşısında olduklarını hiç düşünmeden, rast geldikleri veya hemen devirlerinden seçtikleri örnekle­rin benzerini yap[ar]lar” (Tanpınar 2012, 295) diyerek ilk romancıları gördükleri her eserin benzerini yapan birer taklitçi olarak görür. Ona göre “garp karşısında Şinasi’nin [bir] eseri ha­riç “şuurlu” bir taklit fikrine rastlanmaz.” (Ibid, 297) Bu şuursuzluk ön kabulü Tanpınar’ın ro­manların üretim sürecini ve yazarların bilinçli seçimlerini göz ardı etmesine neden olur. Tan­pınar’ın bu yaklaşımı günümüzdeki araştırma­larda da refleksif olarak devam etmektedir. İlk dönem romancıları hala roman okuyucusunu oluşturmuş romanın gelişimine katkısı olan iyi niyetli ama acemi yazarlar, ilk romanlar ise acemi romancılardan çıkmış Batı edebiyatın-daki romanların başarısız bir kopyasıdır.


Nurdan Gürbilek, “Orijinal Türk Ruhu” adlı makalesine Türkiye’de eleştiride yer edin­miş bu yaklaşımı tartışarak başlar. “Türkiye’de eleştiride -yalnızca edebiyat eleştirisinde de­ğil, topluma ya da kültüre yönelik eleştiride de-reflekse dönüşmüş bir yaklaşım var. Bir yokluk tespitiyle, onsuz yapılamayan şu ilk cümleyle başlıyor eleştiri. Bizde felsefe yok, bizde roman yok, bizde trajedi yok, bizde eleştiri yok, bizde birey yok. Demek ki daha baştan karşılaştır­malı bir eleştiri bu. Otoritesini karşılaştırma­dan alan yapıta uygulayacağı eleştirel ölçütü yapıtın kendisinden çok, bu karşılaştırmadan türetmiş bir eleştiri. Cümleye başlar başlamaz bir “biz” tanımlıyor bir de “onlar”. Kendini an­cak onlarda olan, bizde olmayan bir şeyden söz ederek, daima giderilmez eksikliğe işaret ede­rek, her şeyden önce nesnesinin yetersizliğini göstererek inandırıcı kılabiliyor.” (vurgu bana ait) Gürbilek’in bu güçlü saptamaları az önce örneklenen ilk romancılara ve romanlara olan acemilik, kusurluluk, yapaylık ve taklit yaklaşı­mındaki refleksi de ortaya koyan niteliktedir. Bu refleks, eleştiri nesnesinin kendisine, inşa edilmiş orijinal-taklit ikili zıtlığından soyut bir şekilde yaklaşamaz. Dolayısıyla eleştiri, mer­kezine inşa edilmiş bir ön kabul alınarak daha ilk adımda nesnesinden eksik bırakılır. Bu du­rum da geleneksel edebiyat eleştirisinin ilk romanları incelemede yetersiz kaldığını orta­ya koyar. Peki ilk romanlardaki etki durumunu incelemede alternatif bir yaklaşım nasıl müm­kün olur? Bu sorunun cevabını karşılaştırmalı edebiyat ve roman tarihi uzmanı Franco Mo­retti “Conjectures on World Literature” başlıklı makalesinde veriyor. Ancak buna Türkçe pop’ta etki meselesini tartıştıktan sonra değinme­nin bütünü değerlendirmek açısından daha verimli olacağı kanaatindeyim.


Türkçe Pop ve “Aranjman” Alt-türü


Türk Pop Müziği yahut Popüler Türk Müziği, basitçe modern müzik kalıplarıy­la kültürde halihazırda var olan alaturka ve halk müziği kalıplarının harmanlanmasıyla oluşturulmuştur. Popüler Türk Müzik türü­nün tam olarak ne zaman başladığıyla ilgili akademik anlamda bir uzlaşma henüz mev­cut değil. Bazı araştırmacılar bu müzik türü­nün başlangıcının Osmanlı Devleti‘ne kadar gidebileceğini söylerken daha yaygın görüş 1960’larda ortaya çıktığı üzerinedir. Bu müzik türünün üzerine yapılan akademik araştır­malardaki belirsizliği göz önünde bulundu­rarak (aynı zamanda bir müzik tarihi uzma­nı olmadığım için) bu yazıda Türkçe Pop’tan bahsederken günümüzde bilinen anlamıyla yani gece kulüplerinin çalma listesi süsleyen hemen hemen hepimizin şarkıların çıkış yıl­larına aldırmadan “90’lar Türkçe Pop” olarak nitelendirdiği türe gönderme yapacağım.


Bu türün ilk şarkısı Erol Büyükburç’un sözlerini İngilizce yazdığı 1958 tarihli Litt­le Lucy olarak kabul edilir (Dilmener 2006, 31- Meriç 2006, 115).[3] Büyükburç’un İngilizce olarak bestelediği o dönemde ortalığı kasıp kavuran bu şarkı 60’larda Türkçe pop’un geli­şiminde çok büyük önem taşır. Ancak yine de pop müziğinin eğlence hayatına yerleşmesi ve ilk Türkçe pop şarkısının yazılması biraz zaman alır. 60’ların ilk yarısında “İstanbul eğlence hayatını belirleyen gece kulüplerinin programlarına baktığımızda yabancı şarkıcı ve toplulukların ağırlıkta olduğunu görürüz. Batı müziğini elbette daha iyi bilen, repertu­varları geniş olan bu eğlenceli orkestralara iş vermek, ticari başarıyı da beraberinde ge­tiren bir durumdur. O dönemde kurulan yerli orkestraların da yabancılardan farkı yoktur aslında: şarkılar aslına uygun çalınır ve söy­lenir, yorumdan özel olarak kaçınılır. Bir top­luluğun başarısı, şarkıyı aslına uygun söyle­me derecesiyle ölçülür” (vurgular bana ait) (Meriç 2006, 205). Alıntıdan da anlaşılacağı gibi bu dönemde eğlence hayatının ritmini yabancı şarkılar belirler. Yabancı şarkıları ise olduğu gibi söylemek dinleyiciyi eğlendir­menin en verimli yolu olarak görülür. Ancak bu durum çok geçmeden farkı bir yola evri­lecektir.


60’lı yılların başında eğlence haya­tında pop müziğin durumu böyleyken İstan­bul Radyosu diskjokeylerinden Fecri Ebcioğ­lu’nun bir denemesi türde etkisini yıllarca sürdürecek bir yönteme yol açar. Bu dene­mede Bob Azam’ın çok meşhur şarkısı C’est écrit dans le ciel, Fecri Ebcioğlu’nun sözlerini yeniden yazmasıyla Bak Bir Varmış Bir Yok­muş olur. “Karakediler Vokal grubu eşliğinde İlham Gencer’in sesinden plak yapılan bu şarkı daha sonra “aranjman” adıyla anılacak türün ilk hit şarkısıdır ve Türkiye’de pop mü­ziğin resmî açılış şarkısı kabul edilir.” (Meriç 2006, 206)

Ebcioğlu, Bak Bir Varmış Bir Yokmuş‘u yazma hikayesini şu şekilde anlatır: “Hol­landa’dan Türkiye’ye dönüyordum. Yıl galiba 1960’tı. Fransızca bir parçayı mırıldanırken, aklıma geldi. Neden her millet kendi dilinde söylüyordu şarkıları? Biz neden denemiyor­duk? Ardından da bu Fransızca şarkıya Türk­çe bir söz yazmak geldi içimden. Uçak biletini çıkartıp arkasına Bak Bir Varmış Bir Yokmuş’u yazmaya başladım… Türkiye’ye geldim İlham Gencer Çatı’daydı. Bir arkadaşla oraya git­tim. Benden şarkı istiyorlardı. İlham da pi­yanoya davet etti. Yarı ciddi, yarı şaka, ama çoğu şaka olarak: ‘Eğer Fransızca bir şarkıyı Türkçe dinlemek isterseniz söylerim’ dedim. Oradakiler gülmeye başladılar. Çünkü dinleyi­ciler tümüyle şaka zannetmişlerdi. Ben çalıp söylemeye başladım. İşte başlayış o başlayış. O gün on bir kez söylediğim bu şarkıyı İlham Gencer plak yaptı.” (vurgular bana ait) (Ibid, 206)


Ebcioğlu’nun “Fransızca bir şarkıyı Türkçe söylemek” olarak nitelendirdiği bu yeni yöntem sonraları “aranjman” olarak ad­landırılacaktır. Pop müzik türü içerisindeki bu alt-tür yabancı şarkılara Türkçe sözler yazarak (kimi zaman bu Türkçe sözler şarkı­nın aslındaki sözlerin çevirileri de olabiliyor) önceleri Türk sanatçılar tarafından sonraları ise Türkçe okuyan yabancı sanatçılar[4] tarafın­dan seslendirilir. Günümüzde Türkçe aranj­man şarkılar listesi epey uzun[5] dolayısıyla tek tek hepsini yazmak mümkün değil ancak birkaç bilinen örnek vermek gerekirse: Ajda Pekkan’ın Ya Sonra olarak seslendirdiği Mi­na’ya ait Giorni; yine Ajda Pekkan’ın Palavra Palavra olarak seslendirdiği Mina ve Alberto Lupo’ya ait Parole Parole; Ayla Dikmen’in Issız Adam filmiyle yeniden popüler olan Anlamaz­dın parçasının yabancı kaynağı, Leo Dan’ın seslendirdiği Una Calle Nos Separa ve Semi­ramis Pekkan’ın Bana Yalan Söylediler olarak seslendirdiği José Feliciano’ya ait The Gypsy parçası…


Yukarıdaki örneklerde de görülebile­ceği üzere Türkçe romanın ilk örneklerinde olduğu gibi Türkçe Pop türünün ilk örnekle­rinde de Batı etkisi apaçık bir biçimde orta­da. Türkçe Pop üzerine yeterli araştırma ya­pılmadığı için bu etkinin akademik çevrede olumsuz olarak değerlendirilip değerlendiril­mediği meçhul. Türkçe Pop akademide Türkçe roman kadar popüler olsaydı eminim onun tarihi yazılırken de aranjman şarkılar “tu kaka” olarak görülecek ve gereksiz bir “yerli” arayışına girilecekti. Ne de olsa günümüzde etkilenme hala bir lanet olarak görülüyor, ro­manlar satır satır taranarak Sherlock-vari bir tavırla metinler arası göndermeler aranıyor, benzer tek bir pasaj romanı intihal dolayısıy­la çöp yapmaya yetiyor. Elbette bu yazı neyin etkilenme olup neyin intihal olduğuna başka bir deyişle etkinin sınırının nerede başlayıp nerede bittiğine cevap verme niyetinde değil. Ancak yerli ve orijinal arayışı hakkında birkaç cümle söz söyleyebilir.


Yukarıda sözünü ettiğim karşılaştır­malı edebiyat ve roman tarihi uzmanı Fran­co Moretti, “Conjectures on World Literature” başlığını taşıyan makalesinde Türkçe edebiyat gibi roman türüyle geç tanışan “yerel” edebi­yatlarda romanın ortaya çıkmasıyla ilgili ay­dınlatıcı bilgiler verir. Moretti, roman türünün merkezinin 17. Yüzyıl sonu İngiltere ve Fran­sa’sı olduğunu belirtir. Geri kalan tüm kültür­ler romanı bu iki dilden alırlar. Ancak çevre kültürlerin nicel bakımdan merkez kültürler­den daha fazla üretim yaptığı göz önünde bu­lundurulduğunda ödünç almanın ve benze­menin bir kural, merkezdeki üretimin ise bir istisna olduğunu belirterek orijinal-taklit ikili zıtlığına tersinden yakla­şır. Farklı kültürlerde ve dillerde romanın or­taya çıkmasını inceleyen Moretti, bu dillerde romanın “yabancı biçim- yabancı olay örgü­sü-yerel malzeme-yerel karakterler ve yerel anlatı sesi” formülüyle üretildiğini belirtir. Bu formül Türkçe edebiyatta ilk romanları oriji­nal-taklit ikili zıtlığından kurtararak bunların kusurlu ve acemice üretilmiş “roman” dene­meleri olarak değil, içerisinde yazarsal niye­tin bulunduğu ve ideolojinin baş gösterdiği karmaşık birer yapı olarak değerlendirilme­sini sağlar. Ben bu formülün roman türüne uygulandığı gibi Türkçe pop türüne de uygula­nabileceğini düşünüyorum. Fecri Ebcioğlu’nun Bak Bir Varmış Bir Yokmuş adlı şarkısını düşü­nürsek burada yabancı biçim ve yabancı olay örgüsü; Bob Azam’ın C’est écrit dans le ciel’inin bestesi; yerel malzeme Ebcioğlu’nun Bak Bir Varmış Bir Yokmuş‘unu yazarken kullandığı kül­türün içinden gelen sözler; yerel anlatı sesi ise Ebcioğlu’nun bizzat kendisi oluyor.


Nurdan Gürbilek, yazının başında alıntı­ladığım makalesinin devamında Batı edebiya­tında romanın tür olarak ortaya çıktığı andan itibaren öykünmeyle, yeniden yazmayla ve “taklit”le ne kadar iç içe olduğunu göstererek orijinallik ve özgünlük kavramlarının kaypak zeminine dikkat çeker. Ben de yazımda bu kav­ramların zemininin yalnızca edebiyat için değil diğer disiplinler için de kaypak olduğunu gös­termeye çalıştım. Bana göre etkilenme durumu türlerin ortaya çıkmasında önemli role sahip, tam da bu yüzden, etkinin, etkilenmenin ve yeniden üretimin bize “taklit-orijinal” ikili zıt­lığıyla daraltılamayacak kadar geniş olanaklar sağlayan yaratıcı bir üretim pratiği olduğunun altını çizmek istiyorum. Hangi disiplinin hangi türünde olursa olsun bu ikili zıtlığın altını oy­mak bize eserleri anlamlandırmada farklı ve yeni zeminler oluşturacaktır.

  1. Ayrıntılı bir liste için İsmail Habib Sevük’ün Avrupa Edebiyatı ve Biz: Garpten Tercümeler adlı kitabına bakılabilir.

  2. Detaylı incelemesi için Erol Köroğlu, “Hançerli Hanım mı, Mirat-i Aşk mı? Bir Hikâyenin Dönüşüm Sürecinde Etkilenen ve Etkileyen Olarak İntibah,” Edebiyatımız Üç Zirvesi: Namık Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, 26-40 Editör(ler): Yetiş K. İstanbul: Np, 2012.

  3. Türün ilk şarkısı arandığında hemen hemen bütün kaynaklar Erol Büyükburç’un Little Lucy şarkısını işaret ediyor ancak Türkçe pop üzerine yapılan akademik araştırmaların azlığı nedeniyle “ilk”leri söylerken dikkatli olmak en sağlıklısı olacaktır. O yüzden buradaki “ilk” sözcüğünü kullanırken net olmadığının altını çizmek istiyorum.

  4. Örneğin Salvatore Adamo bizim Her Yerde Kar Var olarak bildiğimiz Tombe la Neige adlı şarkıyı hem Fransızca hem de Türkçe versiyonuyla seslendirir. Şarkıya Türkçe sözleri yazan da aranjman türünün ilk örneğini veren Fecri Ebcioğlu’dur. Rivayete göre şarkının Türkçesi Adamo’ya zorla söylettirilir ve sonrasında listelerin üst sıralarından inmemiştir.

  5. Vikipedi aranjman severler için “Türkçe Aranjmanlar Listesi” hazırlamış, meraklıları buradan bakıp “aa bu şarkının da mı yabancısı varmış” diyebilir.

Kaynakça

  • Dilmener, N. (2006). Bak Bir Varmış Bir Yokmuş: Hafif Türk Pop Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınevi.

  • Gürbilek, N. (2012). Orijinal Türk Ruhu. Kötü Çocuk Türk. İstanbul: İletişim Yayınları.

  • Meriç, M. (2006). Pop Dedik: Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği. İstanbul: İletişim Yayınevi.

  • Moretti, F. (2013). Conjectures on World Literature. Distant Reading. London: Verso.

  • Tanpınar, A.H. (2012). On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyat Tarihi. İstanbul: Dergah Yayınları.

  • Vartan Paşa. (1991). Akabi Hikyayesi: İlk Türkçe Roman yay. haz. Andreas Tietze. İstanbul: Eren Yayıncılık.

136 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Gümüş Beyazı Sırtında Beni Taşır Mısın?

Karakterler Laura: 30 yaşlarında Alman bir ka­dındır. Yönetmen yardımcısıdır. Gorilla: 15 yaşında Kongo’dan Al-manya’ya getirilmiş erkek bir goril­dir. Yönetmen ve baştaki ofis çalışanları Doktor: Ayn

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon