Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı


Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını vermiş Utopia, hümanizm anlayışını ve Rönesans ruhunu yansıtan başlıca eserlerden biridir. Öncelikle More ve arkadaşı Peter Giles’ı “Utopia” hakkında bilgilendiren hayalî karakter Raphael Hythloday bir denizcidir. Bu maceracı adam, Amerigo Vespucci’ye serüvenlerinde eşlik etmiştir ve çok iyi derecede Latince ve Antik Yunanca bilmektedir. Bu “Rönesans adamının” gittiğini iddia ettiği ve bir dost meclisinde anlattığı Utopia isimli ada-devletin sistemi ise Rönesans düşünürlerinin ileri sürdüğü hayat amacına göre şekillenmiştir: İnsan ruhu, acı çekerek sağlığa ve refaha kavuşmaz. Ancak sağlıklı ve hayattan zevk alan bir bedenin ruhu refaha ulaşabilir. Yine de bu görüşün Utopia’da Hedonist bir biçimde uygulandığı yanılgısına düşmemek gerekir. Utopia’nın görüşü, eğer tanımlamamız gerekirse, bir bakıma Epikürcülük’tür (Surtz, 1949).


Utopia’daki toplumsal cinsiyet rolleri, yazıldığı dönem itibarıyla gayet ilericidir (Miller, 2019). Adadaki başlıca uğraşlar olan tarım ve zanaat alanında kadınlar da erkekler kadar çalışır. More, eserinde bunu desteklemek için bir halkın yarısının hayatını çalışmadan geçiremeyeceğini söyler ve o zamanın toplumlarının refah içinde olmama sebeplerinden biri olarak bu savını öne sürer. Yine de kadın ve erkeklerin üstlendiği işler arasında farklılıklar vardır. More, kadınların daha güçsüz oldukları için yün ve keten işlerinde çalıştığını, fiziksel anlamda zorlu görevlerin ise erkekler tarafından yerine getirildiğini söyler. Utopialılar, mümkün olduğunca kendileri savaşmazlar ancak savaşmaları gerektiğinde erkekler savaşa gider. Bu görev yalnızca erkeklere zorunlu kılınmış olsa da kadınlar da diledikleri takdirde kocalarının yanında savaşa katılabilir ve silah tutabilir. Savaşa katılan kadınların toplum içindeki saygınlıkları artar. Dolayısıyla kadınlar için zorunlu bir katılım olmasa da savaşa katılmaları konusunda teşvik edildiklerini söyleyebiliriz.


Her ne kadar toplumsal boyutta bir cinsiyet eşitliğinden söz edebilsek de aile içinde erkeğin hâkimiyeti söz konusudur. Bir aile genellikle yakın akrabalardan oluşur ve ailenin lideri, evdeki en yaşlı erkektir. Ölürse veya bunarsa, yerine yaş bakımından ondan sonra gelen erkek geçer. Aile içinde kadınlar kocalarına, çocuklar ana babalarına, gençler yaşlılara hizmet eder. Çocuklara bakma görevini kadınlar üstlenmiştir. Hastalık veya ölüm gibi istisnalar dışında anneler çocuklarını emzirir. Annenin ölümü veya hastalığı durumunda, çocuğa bir sütnine bulunur ve çocuk beş yaşına kadar sütninesiyle birlikte yaşar. Utopia toplumu hakkında üstünde durulması gereken bir konu da yemek yeme adetleridir. Akşam ve öğle yemeği, mahalledeki diğer ailelerle birlikte aşevinde yenir. Bu aşevinde görülecek işleri mahallenin kadınları sırayla üstlenirler. Aileler dilerse yemeklerini evlerinde de yiyebilirler ancak aşevinde hazırlanmış bir sofra varken kimsenin bu zahmete girmeyeceğini söyler More. Bu yemeklerde yaşlılar ve gençler bir arada oturtulur; sohbet esnasında birbirleriyle iletişime geçebilmeleri sağlanır. Bu sayede nesiller arası deneyim ve bilgi aktarımı daha rahat gerçekleşmektedir. Bir Utopia ailesindeki çocuklar yetişkinlerin aksine birbirleriyle eşittir, kız veya oğlan çocuğu arasında toplumsal cinsiyet rolü olarak bir fark yoktur.


Utopia toplumu, evliliğe çok büyük bir önem yüklemektedir. Kadınlar on sekiz, erkekler yirmi iki yaşından önce evlenemezler. Evlilik öncesi cinsel ilişki yasaktır ve bu suçu işlerken yakalananlar evlenmekten menedilirler. Ancak kral tarafından bağışlanırlarsa evlenmelerine izin verilir. Ayrıca Utopia’da evlenmeden önce kadın ve erkeğin bir yaşlı gözetiminde birbirlerini çıplak görmelerineizin verilmektedir (More, 1516).[1] Bu sayede mutsuz evliliklerin önüne geçilmeye çalışılmaktadır çünkü Utopia’da bazı koşullar haricinde boşanmaya izin verilmez. Evlilikler ancak eşlerden birinin ölümüyle biter. Boşanmaya izin verilen istisnalar şunlardır: Aldatma ve eşler arasında dayanılamayacak ölçüde huzursuzluk. Ayrıca eğer iki eş de başka biriyle evli olmaları halinde daha mutlu olacaklarını düşünüyorlarsa boşanmaya izin verilir. İlk iki koşulda, suçlu olan eşe bir daha evlenememe cezası verilir. Buna ek olarak aldatan eşin elinden özgürlüğü alınır ve köle durumuna düşer. More, bazen aldatılan eşin yine de partnerinden vazgeçemediğini belirtmiştir. Bu tür durumlarda, eşlerin her ikisi de köle statüsüne düşürülürler ancak böyle durumlarda kral çoğu zaman insafa gelir ve ikisini de azat eder. Üçüncü koşul ise yöneticilerin onayı sonucunda gerçekleşir ancak burada da çiftin önüne zorluklar çıkarılmaktadır. Bunun sebebi, insanın birinden kolayca ayrılabileceğini bilmesi durumunda onu tam anlamıyla sevemeyeceği ve onunla mutlu olamayacağı fikridir. Bu üçüncü koşulda More, yöneticilerin eşlerinin de fikirlerinin alındığını ve karar vermede etkili olduklarını söyler. Buradan yönetici sınıfın tamamen erkeklerden oluştuğu, kadınların yönetimdeki eksikliğinin ise aile ilişkilerini içeren konularda fikirleri alınarak giderilmeye çalışıldığı çıkarımına ulaşılır. Utopia’da çiftler arasındaki sorunlara erkek egemen bir gözden bakılmamakta, kadınların da görüşleri alınmaktadır. Utopia’da çok eşlilik yasaktır ve dönemin şartları gereği[2] eşcinsellikten hiçbir şekilde söz edilmemektedir.


Thomas More’u idama götüren sürecin, Utopia’da yer verdiği ıslahatçı düşünceleri sonucunda başladığını söylemek yanlış olmaz. Ne var ki dönemin Lord Chancellor’ı (Adalet Bakanı ve Lordlar Kamarası Başkanı) olan More’un fikirleri esasında eşi Prenses Catherine’den boşanıp Anne Boleyn ile evlenmek isteyen VIII. Henry’nin düşündüğü kadar “ilerici” değildir. Dönemin Papa’sından boşanmak için izin alamayan VIII. Henry Anglikan Kilisesini Roma Katolik Kilisesinden ayırır ve bu hareketinin halk tarafından kabul görmesini sağlamak için de halk arasında çok sevilen Thomas More’un desteğini ister. Yazarın Utopia’da yer verdiği boşanma ile ilgili fikirlerinden yola çıkarak ona destek vereceğini düşünen kral, daha genç biriyle evlenmek için suçsuz eşini boşamanın yanlış olduğunu düşünen More’un desteğini alamaz. Tehdit edilirse yazarın fikrinin değişeceğini düşünen kral, More’u Londra Kalesi’ne hapsettirir ancak bir Katolik olan More, fikirlerinden ve inancından ödün vermez ve bunun sonucunda 1535 yılında idam edilir. Hem Roma Katolik Kilisesi hem de Anglikan Kilisesi günümüzde Sir Thomas More’un mirasına sahip çıkmaktadır. Katolik Kilisesi 1886 yılında, Anglikan Kilisesi ise 1980 yılında More’a şehitlik unvanı vermiştir. Ayrıca 2000 yılında dönemin Papa’sı II. İoannes Paulus, Thomas More’u devlet büyükleri ve politikacıların koruyucu azizi olarak ilan etmiştir.


Geçmişe Bakış: Sosyalizmin bestseller’ı


Amerika’da sosyalist düşüncenin önemli figürlerinden biri olan Edward Bellamy’nin 1888’de yayımladığı Geçmişe Bakış, yazarının savunduğu Ütopyacı sosyalizm düşüncesinin bir propagandası olarak yazılmıştır (Haber, 2002; Schurter, 1933). 1887 yılında girdiği hipnozdan 2000’de uyanan Julian West karakterinin ağzından anlatılan kitap, yazıldığı dönemin kapitalist düzenini yansıtan çarpıcı bir araba metaforuyla başlar. Atlar yerine insan kitleleri tarafından çekilen ve sürücüsü açlık olan bir arabadan bahseden Bellamy, bu arabadaki yolcuların ise zengin üst sınıftan olduğunu söyler. Araba, yolda giderken engellerle karşılaşmaktadır. Yolun bu zorlu aşamalarında ise arabayı çeken insanlar o kargaşada can vermekte ve yukarıda oturan bazı insanlar ise sarsıntıdan dolayı yolcu koltuklarından düşmektedirler. Bellamy; düşen bu insanların yerinin aşağıdan gelenler tarafından hemen doldurulduğundan, bu yeni gelen insanların ise çekme halatlarının izi ellerinden silinmeden yukarıdakilere ayak uydurduğundan bahseder. Kitabın başkarakteri Julian West ise kendi deyimine göre arabanın üstündeki şanslı kesimdendir. 1887 yılının Boston’ında hipnoz yardımıyla uyutulan ve bu sırada evi yanan West, sağlam kalan sığınağının bir kazı sonucu bulunduğu 2000 yılında uyanır ve onu bulan Dr. Leete, Dr. Leete’nin eşi ve kızları Edith ile birlikte yaşamaya başlar.


1887’de ABD’de başlayan sosyalizm dalgası, 2000 yılına kadar tüm dünyaya yayılmıştır ve her ülkede endüstrinin ve kaynakların millileştirildiği bir sistem hâkimdir. Bu sistemin bir parçası olan ve sistemin sürmesini sağlayan halk kitleleri ise “endüstri ordusu” olarak anılmaktadır. 2000 yılındaki bu endüstri ordusunu, 1887 yılındaki çalışan kesimin aksine hem erkekler hem kadınlar oluşturur. Ancak Dr. Leete’nin aktardığına göre fiziksel olarak erkeklerden daha güçsüz oldukları için kadınların iş yükü daha azdır. 2000 yılında insanlar 21 yaşına gelene kadar endüstri ordusuna katkıda bulunacakları meslek eğitimini alırlar. Ayrıca Dr. Leete’nin belirttiği üzere bu eğitimin sosyal ve kültürel yönü de West’in geldiği dönemin, yani 19. yüzyılın beyefendi eğitimine benzemektedir. 21 yaşından itibaren 24 yıl boyunca çalışan yurttaşlar, 45 yaşlarındayken hayatın en parlak dönemi olarak görülen emeklilik yaşamlarına başlarlar. 45 yaşından sonra da çalışan tek kişi, bir erkek olan endüstri ordusu başkanıdır ve o da 50 yaşına kadar çalışır. Ayrıca kadınlar hamilelik döneminde ve sonrasında izne sahiptirler. Edith Leete, kadınların 2000 yılında mutlu olabilmelerini sağlayan şeyin üretime katılabilmeleri ve kendi hayatlarını kazanabilmeleri olduğunu belirtir. Her ne kadar farklı cinsiyetlerin toplumsal açıdan denk olduğu bir sistem oturtulmuş olsa da Dr. Leete bunun kadın ve erkekler arasında tabiattan gelen farklılıkların kabul edilerek başarıldığını söyler. Ona göre 19. yüzyıl aydınlarının birincil hatası iki cinsiyeti eşit görmeleridir. Dr. Leete, 19. yüzyılda kadınlarla erkekler arasındaki cinsel çekimin cinsiyetler arasındaki farkların görülmesini engellediğinden; 2000 yılının toplumsal düzeninde ise bu farklılıkların açıkça ortaya koyulduğundan söz eder. Her ne kadar kadınlar ve erkekler toplum içinde denk olsalar da endüstri ordusunun idaresinde bu denklikten söz edilemez. Orduda kadınların ve erkeklerin lideri ayrıdır ve kadınların lideri, erkeklerin kabinesinin bir üyesidir. Ayrıca kadınların hukuk sistemi de erkeklerin hukuk sisteminden ayrılmıştır. West’in tanımlamasına göre kadınlar, “imparatorluk içinde bir imparatorluk” gibidir.


2000 yılında, aile yapısı ve ailenin toplumda karşıladığı görev ise önemli bir ölçüde değişmiştir. West’in anlatımına göre; 1887 yılında kadınlar evlenene kadar üretime katkıda bulunmakta, evlendikten sonra ise üretimden çekilerek çocuklarına bakmakta ve evdeki işleri görmekte idiler. 19. yüzyıl evlilikleri kadının geleceğini güvenceye alıyordu ve toplum içinde statüsünün yükselmesini sağlıyordu. Bu yüzden aleni bir biçimde kadının menfaatine olan evlilik bağına yönelik bir isteği kadının dile getirmesi küçük düşürücü sayılıyordu. Dolayısıyla romantik ilişkilerde aktif olma görevi erkeklere düşüyor ve bu durum her iki tarafın da üstüne bir yük olarak biniyordu. Erkekler zorunda olmadıkları halde ilişkileri başlatıyor, aşkına karşılık bulamayan kadınlar ise sevdiği erkeğe açılamayıp içine kapanıyordu. Dr. Leete ise 20. yüzyıl ilişkilerindeki en büyük farkın artık hem kadınların hem de erkeklerin bir ilişkiyi başlatabilmesi olduğunu söyler. Ayrıca hem kadınların hem de erkeklerin endüstriye katkıda bulunması, evliliği bir hayat sigortası olmaktan çıkarmıştır ve 2000 toplumunda yalnızca aşk evlilikleri yapılmaktadır. Ne var ki Dr. Leete ve eşi arasında geçen bir diyalogdan toplumda daha yüksek bir statüye sahip olan entelektüel insanların (bilim insanı, sanatçı, yönetici vb.) karşı cinsin gözünde bir eş adayı olarak şanslarının daha yüksek olduğu anlaşılır. Bunun yanı sıra, 2000 yılında kadınların ev işi yapma zorunluluğu yoktur; çamaşırlar ortak çamaşırhanelerde yıkanır, yemekler halk mutfaklarında pişirilir ve insanlar ihtiyacı ölçüsünde bir ev seçtiği için evin düzeli tutulmasına yönelik fazladan bir çabaya ihtiyaç duyulmaz. Bu da kadınların ev ortamından çıkarak kamusal ortama dâhil olabilmelerini sağlamıştır. Buna rağmen 19. yüzyıl toplumuna paralel olarak evin günlük alışverişini yapmak kadınların sorumluluğudur. Aynı zamanda ülkede üretilen bütün ürünlerin bulunduğu marketlerin logosunda bereketi simgeleyen bir kadın figürü bulunmaktadır. Buradan yola çıkarak 2000 yılında da kadınların toplumda kutsal sayılan bir annelik görevi taşıdığı söylenebilir. Ayrıca her ne kadar bir zorunluluk olmasa da 19. yüzyılda olduğu gibi 20. yüzyıl çiftinden de çocuk sahibi olmaları beklenir. Ancak 2000 yılında çiftler kendi verasetini devam ettirmek için değil, endüstri ordusuna bir üye kazandırmak için çocuk sahibi olmaktadır. Çünkü yeni doğan bir bebek, toplumun üretimi sayesinde büyüyecektir ve yetişkin olduğunda da toplum için üretecektir. Aynı zamanda her iki cinsiyetin de kamusal alanda ve üretimde görünür olması sayesinde Dr. Leete’nin tanımıyla, “ebeveynler artık çocuğu erkek olsun diye dua etmemektedir.” Yine Dr. Leete 20. yüzyıldaki eğitimin dayandığı temellerden birini şu şekilde tanımlar: “Henüz dünyaya gelmemiş olanların da entelektüel ve zarif ebeveynlere sahip olma hakkı vardır.” Bu sayede bir çocuk, ailesinden aldığı görgüyle topluma uyumlu bir birey olabilecektir. Bunların yanı sıra, kadınlar ordusundaki yüksek rütbeli subaylarda evli ve çocuklu olma şartı aranmaktadır. Ancak aynı şartların erkekler ordusunun yöneticilerinde de arandığından bahsedilmemektedir. Dr. Leete’in anlattığına göre, kadınlar arasında eş cinsellik, aile kurmayı engellediğinden dolayı hoş görülmemektedir. Bellamy, romanda erkekler arasındaki eş cinsel ilişkilerden hiçbir şekilde söz etmez.


Yazar romanda birbiriyle bağlantılı iki aşk hikâyesine yer vermiştir. Bunlardan biri 1887’de Julian West ve Edith Bartlett arasında, diğeri de 2000’de yine Julian West ve Edith Bartlett’in torununun kızı olan Edith Leete arasında geçmektedir. 19. yüzyılın aşkı, toplumsal beklentileri karşılamak üzere yapılan bir formalite niteliğindedir. Ailesi West gibi zengin olan Edith Bartlett; evlenmeden önce hiçbir şekilde üretime katkıda bulunmadığı gibi evlendikten sonra da çalışmayacak, sadece çocuklarına bakacak, hatta ev işlerini de tuttuğu hizmetçilere yaptıracaktır. Julian West ise kendi gibi arabanın üstündekilerden biriyle evlenerek toplumdaki saygınlığını artıracaktır. Saygınlığı sağlama kaygısı kitabın sonlarına doğru yer alan bir bölümde daha karşımıza çıkar: 2000 yılında uyuyan ancak rüyasında 1887’ye döndüğünü gören West, nişanlısı ve ailesinin de bulunduğu bir ortamdan o dönemki ekonomik ve sosyal işleyişi eleştirince nişanlısının babası tarafından “onların seviyesine yakışmayacak” eleştirilerde bulunduğu için kovulur. Öte yandan Edith Bartlett, nişanlısı Julian West’in öldüğünü düşünüp birkaç yıl sonra bir mantık evliliği yapmıştır. Bayan Leete ise onun bu evlilikten doğan torunudur. Dolayısıyla Julian West’in 2000 yılındaki sevgilisi Edith Leete, 19. yüzyıldaki nişanlısı Edith Bartlett’in torununun kızıdır. West’in Leete ile olan ilişkisinde ise 19. ve 20. yüzyıl romantik ilişkileri arasındaki farklar göze çarpar. Bir papazın vaazını dinledikten sonra 20. yüzyıl insanının 19. yüzyılın ahlak anlayışına dair görüşünden dolayı karamsarlığa kapılan West, Edith Leete’nin de kendisi hakkında benzer fikirlere sahip olduğunu düşünür. Ancak Leete, West’e derin bir tutkuyla bağlı olduğunu ve onu yanlış düşüncelere sevk etmemek için 19. yüzyıl kadınlarının yaptığı gibi ilişkilerinde çekingen bir tavır aldığını söyler. Bunun üzerine birbirlerine aşklarını itiraf eden West ve Leete’nin durumunda kitapta daha önce bahsedilen 20. yüzyılın menfaatsiz ve aşk odaklı ilişkisi görülür.


ABD’deki sosyalist düşüncede Marx ve Engels de dâhil olmak üzere birçok Avrupalı teorisyenden daha büyük bir etki bırakmış olan Edward Bellamy, esasında bir düşünür değil; yazar ve şairdir (Levi, 1945). İlk iki yılında 250.000 kopya satan ve o zamanın istatistiklerine göre ABD’de en çok satılan üçüncü kitap olan Geçmişe Bakış (Nordstrom, 2007), ABD’de bir millileştirme ve milliyetçilik düşüncesinin[3] doğmasını sağlamıştır (Franklin, 1938) ve kitabın ününü takiben ülke çapında en az 162 Milliyetçi Kulüp (Nationalist Club/Bellamyite Club) kurulmuştur. Bu fikir kulüplerinin kuruluş bildirgesinde de kitapta olduğu gibi bütün ulusun, erkek ve kadın, üretim çarkına dâhil olması yer almaktadır (Franklin, 1938). Bunların yanında yine kitapta görebileceğimiz zorunlu eğitim, sınıflardan arındırılmış bir toplum, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi değerlerden yola çıkılarak Bellamy’nin çağına göre büyük bir inkılapçı olduğu söylenebilir. Aynı zamanda, kitapta yer alan fikirlere göre Bellamy’nin kapitalizmin ve globalizmin yükselişiyle birlikte toplumsal hayatta yer alan bireycilik düşüncesine karşı olduğu ve kolektivizmi savunduğundan bahsetmek mümkündür. Bu da 2000 toplumunda aileye ve kenetlenmiş bir topluma önem verilen, hatta biraz da tutuculuğa kaçan bir ahlak anlayışını açıklamamıza yardımcı olur. Özetleyecek olursak Edward Bellamy tarafından yazılan Geçmişe Bakış; içerdiği kapitalizm eleştirisi, sınıfsal eşitlik ve dönemine göre devrim niteliği taşıyan toplumsal cinsiyet rolleri ögeleri bakımından yazıldığı zamanın düşünürlerini etkileyen ve yeni bir siyasi görüşün (Nationalism) doğmasını sağlayan bir kitaptır.


Çifte ödüllü kült eser: Mülksüzler


Ursula K. LeGuin tarafından yazılan ve 1974’te yayımlanan Mülksüzler, yazarın “Hain Döngüsü” isimli alternatif tarih evreninde yazdığı eserlerinden biridir. Her ne kadar Hain Döngüsü’nde onlarca medeniyet olsa da Mülksüzler’de yalnızca dört tanesinden bahsedilir: Anarres, Urras, Dünya – ki “Arz” diye anılır – ve en gelişmişleri olan Hain. Ancak kitabın olay örgüsü Tau Ceti güneş sisteminde yer alan ikili gezegenler Anarres ve Urras’ta geçmektedir. Urras gezegeninde üç ülke vardır. Bunlar; göstermelik bir muhalefetin bulunduğu kapitalist bir sistemle yönetilen A-İo, sol partiler tarafından despotizmle yönetilen Thu ve ilk ikisine göre gelişmemiş olan, “sık sık devrimlerin yaşandığı” Benbili’dir. Anarres medeniyeti ise 160 yıl önce Urras’tan göç eden “Odocu” anarşistler tarafından kurulmuştur ve bir sendikalar birliği (Üretim Denetleme Kurulu) tarafından yönetilmektedir.


Urras’a göre canlılık için oldukça zorlayıcı koşullara sahip olan Anarres’te toplum, “Odoculuk”u benimsemiştir. Mülkiyetin reddi ve paylaşımcılığa dayanan bu ideoloji, Urras’ta Laia Asieo Odo isimli bir kadın tarafından kurulmuştur. Urras’a göre oldukça kurak ve bereketsiz olan Anarres’te hayatta kalmak için gerekli olan kolektivizmi barındırması, Anarres toplumu tarafından Odoculuk’un benimsenmesini kolaylaştırmıştır. Odoculuk’un barındırdığı bir başka değer olan özgürlükçülük, toplumun günlük yapısını ve ahlak değerlerini temelden şekillendirmiştir. Anarres’te hiçbir şekilde toplumsal cinsiyet rolleri yoktur. Hem kamusal alanda hem de bireyler arası ilişkilerde kadınlar ve erkekler eşittir. Herhangi bir mesleği hem erkek hem kadın icra edebilir. Erkeklerin fiziksel olarak kadınlardan daha güçlü olmasından kaynaklanan güç avantajı ise üretimin makineleşmesi sonrası önemsiz bir detaya dönüşmüştür. Anarresliler ergenlikten itibaren cinselliği, heteroseksüel veya homoseksüel, karşılıklı rıza oldukça özgürce ve yargılanmadan deneyimlemektedir. Odoculuk’taki karşılıklı paylaşım düşüncesi, insanların hayatları boyunca çok sayıda cinsel partneri olmasına olanak sağlamaktadır ve böyle bir yaşayış Anarresliler tarafından da benimsenmektedir. Ne var ki tek eşliliği seçen Anarresliler de olur ve böyle bir yaşam tarzı ne engellenir ne de teşvik edilir. Ayrıca bu tek eşlilik durumu “evlilik” gibi sadakat yemini etmeyi gerektiren ve özgürlüğü kısıtlayan bir kurum değil, karşılıklı istekten gelen bir işlevdir. Kitabın başkarakteri Shevek, Anarres’te yaşayan bir “eşli”dir. Shevek’in gençlik yıllarından eşi Takver’le tanıştığı zamana kadar verilen sekanslardan, Anarres’te “eşlilik” kavramının taşıdığı anlama dair çıkarımlar yapılabilir. İlk olarak 17-18 yaşlarındayken flörtleştiği bir kadın, Shevek’in cinsel ilişki teklifini "eşli” olduğundan dolayı geri çevirir. “Eşlilik”teki paylaşmanın, deneyimlerini başkalarıyla değil eş ile paylaşmak olduğunu söyler. Bundan birkaç yıl sonra ise yine flörtleştiği bir kadınla ilişkiye giren Shevek, bu deneyiminde “cinselliğin özünü tattığını” düşünür. Ardından Shevek ve Takver, flört döneminin ardından birbirlerine eş olurlar. Shevek gerek Takver’le birlikte yaşadıkları gerekse ayrı kaldıkları dönemlerde Takver’le olan ilişkisini farklı açılardan değerlendirir. Eşliğin barındırdığı paylaşım yönünün, daha önce ona söylendiği gibi; hayatı ve deneyimleri paylaşmak olduğu sonucuna varır.


Anarres’te yaşam, kamusal alanlarda geçer. Gizlilik, yalnızca banyodayken ve cinsel ilişki sırasında bir ihtiyaç ve zorunluluktur. Hatta öyle ki partneri olmayan birinin önünde öpüşmek ve birbirine dokunmak, aç bir insanın önünde yemek yemek kadar ayıp sayılır. İnsanlar, hayatlarının ilk birkaç yılını ebeveynlerinin biri veya ikisiyle geçirdikten sonra yatakhanelerde kalmaya başlarlar. Özel odalar, belirli bir süre için ayırtılarak cinsel ilişkiye girmek veya bir partnerle yaşamak için kullanılabilir. Çocuklukta özel odada kalmak ise yatakhanedeki diğer çocukları rahatsız ettiği anlamına geldiği için kötü bir anlama sahiptir. Tek eşliliğe başlayan çiftler veya küçük çocuğu olan vatandaşlar ise daimî olarak bir özel odaya taşınabilir. Yine de insanların yatakhanelerde kalması teşvik edilmektedir ve yatakhanelerde her türlü imkân sağlanmaktadır çünkü Anarres’te herkese özel bir yaşam alanı sağlamaya yetecek kadar kaynak yoktur. Ebeveyn-çocuk ilişkisi ise şefkat ve yaşam deneyimi aktarımından çok annenin bebeğini emzirmesi gibi doğal ihtiyaçları karşılamaya yöneliktir. Odoculuk’taki toplumsal kardeşlik anlayışı; bir Odocunun diğer tüm Odocuları kardeşi gibi görmesini öğütler ve bu sayede her bir çocuğa toplumda şefkat gösterilip deneyimler aktarılabilir. Ayrıca bunun dışındaki çocuk-ebeveyn ilişkisi mülkiyetçiliğe gireceğinden Odoculuk’a ters düşer. Dolayısıyla bir çocuğun ebeveynsiz, tek ebeveynle veya çift ebeveynle büyümesi arasında bir fark yoktur. Anarres’te aile ve toplum arasında bir ayrım bulunmamaktadır.


Anarres’le iletişime geçen tek Urras ülkesi olan A-İo ise para ve mülkiyetin var olduğu bir kapitalist sisteme sahiptir. Hatta İolu bir karakter olan Atro’nun ailesinden kalan dönümlerce arazisi ve on dört köyü olması, ülkede feodalizm izlerinin de görüldüğüne işaret eder. A-İo toplumunda, kamusal alanda erkekler kadınlardan üstündür. Örneğin kadınlar üniversiteye kabul edilmezler çünkü kadın beyninin soyut düşünceyi işleyemediğine inanılır. İolulara göre kadınlar, rahimleriyle düşünürler ve eğitimde gelebilecekleri en üst seviye bir kızlar okulunda öğretmen olmaktır. Yine de bir İolu olan Pae, iyi yetiştirilmiş bir kadın teknisyenin laboratuvarda erkeklere faydalı olabileceğini söyler. Ayrıca A-İo’da yaşayan Arz’ın Tau Ceti büyükelçisi, ülkenin sistemiyle ters düşen bir şekilde, bir kadındır. Alt sosyoekonomik sınıfa mensup İolu kadınlar, toplumun izin verdiği ölçüde meslek sahibi olurken burjuvazi sınıfının kadınları çalışmazlar. Kişisel ilişkilerdeki cinsiyetler arası üstünlük konusundaysa kesin bir yargıya varamayız. Toplum içinde erkeklere oranla aşağı bir konumda görülen kadınların bazıları, özellikle burjuvaziler, kişisel ilişkilerde erkeklerden daha baskındır. Örneğin; dışarı çıkıldığında nerede ne yenileceğini, hangi eğlenceye veya gösteriye gidileceğini kadın seçebilir. Ancak yönlendirmeleriyle erkeğe bunların kendi fikirleri olduğunu hissettirmez ve erkek, süreci yönettiği yanılgısına kapılır. Ayrıca kadınlar, aslında erkeklerden aşağı gibi görünerek onları yönettiklerini söylediklerinde ise erkekler kadın beyninin bunu başarmayacağını söyleyerek karşı çıkarlar ve kadınlarla dalga geçerler. Bu sayede toplumsal illüzyon ve iki cinsiyetin de sahip olmaktan mutlu olduğu toplumsal statüler devam eder. Ne var ki tıpkı Anarres’teki gibi cinsiyetler arasında üstünlük bulunmayan ilişkilere de rastlanmaktadır. Örneğin Demaere ve Sewa Oiie, birbirlerine eşit derecede saygı gösteren mutlu bir çift tablosu çizer. Bunun yanında örnekten de anlaşılacağı üzere A-İo’da kadınlar, evlendiklerinde kocalarının soyadını alırlar.[4] Öte yandan Urras’ın gelişmemiş ülkesi Benbili’de gerçekleşen iç savaş sonrası devrik diktatör, kendi kültürlerinde idamla eşdeğer görülen bir hüküm olan hadım edilmeyle cezalandırılmıştır.


Yayımlandığı tarihte çok ses getiren ve kısa sürede kült bir esere dönüşen Mülksüzler; olay örgüsünün geçtiği mekân bakımından ütopya özelliği taşıyan bir kitap değildir. Mülksüzler’e ütopya özelliği kazandıran asıl öge, Shevek’in Anarres ve Urras arasında yaptığı yolculuğun taşıdığı “ütopya arayışı” niteliğidir. İlk safhada bir ütopya olduğu düşünülen Anarres medeniyeti, esasen Odoculuk ideolojisini koruyabilmek için diğer medeniyetlerle iletişime geçmemekte; dolayısıyla bir fizikçi olan Shevek’e bilim yapabileceği ideal bir ortam sunmamaktadır. Öte yandan Shevek, özgürce bilim yapmak için gittiği A-İo’da kişilerin toplum beklentileri dolayısıyla özgür olmadıklarını ve yönetim erki tarafından kontrol edildiklerinin farkına varmadan hayatlarını sürdürdüklerini görür. Dolayısıyla Mülksüzler’deki ütopyanın Shevek’in Urras’a giderken barındırdığı umutta ve birbirleriyle bütünleşmiş Anarres ve Urras medeniyetleri düşüncesinde olduğu söylenebilir. Bunların yanında, Anarres toplumunun toplumsal cinsiyet rolleri ve ilişkiler bakımından bir ütopya olmadığı hakkında iki örnek verebiliriz: Bunların birincisi, Atro tarafından ileri sürülen Odoculuk’un Anarres için bir şart olduğu ve bundan dolayı sorgulanamadığı fikridir. Diğer örnek ise Anarres’te insan doğası nedeniyle gerçekleştirildiği söylenen birtakım davranışların (erkek çocuklarının oyun oynarken kızları dışlaması veya annenin bebeğe karşı mülkiyetçi duygular geliştirmesi) Odoculuk ile uyumlu olmamasıdır. Shevek’in özgür bir ütopya sandığı A-İo medeniyeti ise, barındırdığı sosyoekonomik, siyasi ve cinsiyetler arası hiyerarşi nedeniyle bir ütopya sayılamaz.


KAYNAKÇA


Bellamy, E. (2011). Geçmişe Bakış: 2000’den 1887’ye. (F. Yaraş, Çev.). İstanbul: Say Yayınları. (Orijinal eserin yayın tarihi, 1888).


Franklin, J. H. (1938). Edward Bellamy and the Nationalist Movement [Edward Bellamy ve Milliyetçi Düşünce]. The New England Quarterly, 11(4), 739-772. https://www.jstor.org/stable/360644


Levi, A. L. (1945). Edward Bellamy: Utopian [Edward Bellamy: Bir Ütopyacı]. Ethics, 55(2), 131-144. https://www.jstor.org/stable/2989026


Le Guin, U. K. (2020). Mülksüzler. (L. Mollamustafaoğlu, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Orijinal yayın tarihi, 1974).


Miller, R. (2019). The Utopia for All—with Exceptions: Gender Roles in Thomas More's Utopia and Early Modern England [Herkes için Ütopya – Bazı İstisnalarla: Thomas More’un Ütopya’sında ve Erken Modern Dönem İngiltere’sinde Cinsiyet Rolleri]. Armstrong Undergraduate Journal of History, 9(2). doi: 10.20429/aujh.2019.090210


More, T. (2005). Utopia [Ütopya]. Project Gutenberg. http://www.gutenberg.org/ebooks/2130


More, T. (2020). Utopia. (S. Eyüboğlu, V. Günyol ve M. Urgan, Çev.). İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları. (Orijinal eserin yayın tarihi, 1516).


Haber, S. (2002). The Nightmare and the Dream: Edward Bellamy and the Travails of Socialist Though [Kâbus ve Rüya: Edward Bellamy ve Sosyalist Düşüncenin Sancıları]. Journal of American Studies, 36(3), 417-440. doi: 0.1017/S0021875802006898


Nordstrom, J. (2007). Looking Backward's Utopian Sequels: "Fictional Dialogues" in Gilded-Age America [Geçmişe Bakış’ın Ütopyacı Neticesi: ABD’nin Altın Çağında “Kurmaca Diyaloglar”]. Utopian Studies, 18(2), 193-221. https://www.jstor.org/stable/20719864


Schurter, R. L. (1933). The Literary Work of Edward Bellamy [Edward Bellamy’nin Yazınsal Eserleri], American Literature, 5(3), 229-234. https://www.jstor.org/stable/2919637


Surtz, E. (1949). Epicurus in Utopia [Ütopyalarda Epikür]. ELH, 16(2), 89-103. doi:10.2307/2871512



[1] Bu kısım, Utopia’nın Türkçe çevirisinde yer almamaktadır ancak orijinal dildeki basımlarında mevcuttur.


[2] On ikinci yüzyıldan itibaren Birleşik Krallık’ta eşcinsel ilişkiler cezalandırılmaya başlanmıştır. Nitekim, 1533’te İngiliz Parlamentosu’nun çıkardığı Buggery Yasası ile de erkekler arasında eşcinsel birliktelik kanunen yasaklanmıştır.


[3] Bellamy’ye atfedilen milliyetçilik düşüncesi; Avrupa siyasi geleneğindeki milliyetçilik ideolojisi değil, Geçmişe Bakış eserinde de görülen üretimin ve sermayenin millileştirilmesine dayanan bir ideolojidir.


[4] Kitapta iki çeşit kullanıma rastlanmaktadır: 1. Ad+Kocanın Soyadı, 2. Ad+Kocanın Soyadı+Soyad


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Fritz Lang’ın "Metropolis"inde Distopik Unsurlar

İnsanların gelecek tasavvuru, bilim kurgu türü altında edebiyatta ve sinemada kendine yer bulmuştur. Bilim kurgu sineması geçmişten günümüze hem konu hem de film teknikleri açısından büyük değişimler

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon