Röportaj: Neslihan Önderoğlu

Öncelikle çok teşekkür ederiz tekrar. Yazarlığa üniversitede yazdığınız şiirlerle başladığınızı görüyoruz fakat biz sizi öykülerinizle tanıdık daha çok. Şiirden öyküye geçişinizin arkasındaki motivasyonunuz nedir, bu süreçten biraz bahsedebilir misiniz? Sonunda belli bir döneme giriyorsunuz...

 

Aslında şiiri üniversiteden sonra bıraktım diyebilirim. Yani, şiirden öyküye geçiş denemez çünkü arada koskocaman, neredeyse yirmi yıl kadar bir süre var. O yirmi yıllık dönemde, ben de herkes gibi karnımı doyurmak için (güler) çalışmak durumunda kaldım. Önce bir dış denetim firmasına girdim. Bağımsız denetim firmasında çalıştım. Ondan sonra Sabancı Holding’e geçtim. Orada çalıştım uzun seneler. Yani hep denetim mesleğinde çalıştım. En son da Marsa’dan, Sabancı grubunda iç denetim müdürü olarak emekli oldum. Dolayısıyla çok yoğun ve seyahatli bir iş yaşantım oldu. Bu arada iki tane çocuk, evlilik... Yani dolayısıyla şiir böyle bir hayata çok uyum sağlayamıyor. Şiir kendiliğinden gitti. O zamanki şiirlerimi sakladığım bir dosya hâlâ var ve arkadaşlar onları yayınlatmam gerektiğini söylüyorlar ama bana çok geçmişte kalmış ve üzerinde emek harcanmamış şeyler olarak görünüyorlar. Onun için öyle bir şey düşünmüyorum. Ha, o aradaki o kadar yıl ne oldu? Çalışırken, annelik yaparken ve evcilik oynarken? Ben sürekli bir okur olmaya devam ettim. Yani benim çok önem verdiğim bir şey, yazmaktan daha çok. Hâlâ da beni en çok heyecanlandıran şey bir okur, iyi bir okur olabilmek. İyi bir kitap okuduğum zaman mı mesela daha çok heyecanlanıyorum, yoksa kendim oturup da içime sinen bir metin kaleme aldığımda mı daha çok heyecanlanıyorum diye sorarsan, bu sorunun cevabı hâlâ iyi bir kitap okuduğumda. O seneler boyunca, çocuklarımın bebeklik döneminde, çok uykusuz dönemlerimde bile asla okumayı bırakmadım. Yani, öyle bir kitap kurdu durumu var. Bu arada ikinci bir özelliğim daha var. O da şu kitabımda biraz daha çok ortaya çıktı. Ben aynı zamanda sinefilim, yani, Boğaziçi Üniversitesi yıllarından, sinema kulübünden süregelen bir sinema tutkum var. O şeyi hiç bırakmadım. Her gün düzenli olarak kitap okuyup, hiç değilse bir film seyretme alışkanlığını uykusuz kalma pahasına da olsa, o yoğun yıllarda hiç bırakmadım. Daha sonra da zaten genç bir yaşta emekli oldum çünkü Boğaziçi’nde okurken rehberlik yapıyordum aynı zamanda. Orada sigortalamışlar bizi sağ olsunlar. Ben kırk yaşımda emekli oldum ve o arada da bir boşanma süreci oldu. Ne zaman ki bir kadın olarak tek başıma kaldım -boşanınca ister istemez çocukların sorumluluğu da paylaşılıyor- kendime ait bir “space” oldu, bir alan...

 

Kendine ait bir oda...

 

Evet, aynen öyle. Yani o zaman yazmaya başladım ve ilk şeyler, aslında edebiyat ve sinemanın buluştuğu yer olarak bana senaryo gibi gözüktü. İşte bir süre senaryo atölyelerine gittim, bir-iki dizinin ekibinde yer aldım fakat daha sonra, eğer uzun metraj veya sinema filmi senaryosu olmazsa dizi sektöründe çalışmak bana anlamsız geldi. Yani hakikaten doyurucu bir şey değil çünkü senaryo atölyelerinde ilk öğretilen şey nedir biliyor musunuz? Yazdığınız her şeyi ama her şeyi -televizyon için, dizilerden bahsediyorum- dokuz ve on yaş zekâ seviyesine göre yazacaksınız. Zaten genel izleyici kitlesini düşünürseniz öyle yapmaları da mantıklı çünkü doksan dakika gibi bir şey. Yani siz şimdi dokuz-on yaş zekâ seviyesine göre yazılan metinden ne yazar olarak ne izleyici olarak hiçbir şey alamazsınız. Ben bunu okul söyleşilerinde de çok dile getiriyorum, liselere de çok gidiyorum. Bunların dışında gençlik edebiyatında da yazıyorum. Çocuklara bunu söyleyince beyinlerinden vurulmuşa dönüyorlar. Hakikaten dokuz-on yaş zekâ seviyesine göre... Bunu annelerinize, babalarınıza da lütfen söyleyin diyorum. Sahneler ağır ağır, niye? Kadın mutfağa gidecek, çay dolduracak, içeri gelecek ya, bir şey kaçırmasın diye. Konuşmalar ağdalı ağdalı, uzuyor. Sahneler falan... Yani uzatmayayım, oranın bana göre olmadığına karar verdim ve ondan sonra kendi kendime öykü yazmaya başladım. Öyküleri kitaplaştırma sürecinde ben şanslıydım, hani öyle dosyamı elime alıp yayınevlerini dolaşmadım. Alakarga’ya yolladım ilk. Yeni bir yayıneviydi ve öykücüleri destekliyordu. Kabul edildi dosya, basıldı ve hemen arkasından da Haldun Taner öykü ödülünü aldı. Çok büyük bir sürprizdi benim için. Yani şey gibi, milli piyangonun bana çıkması gibi bir şey. (Güler.) Ödül nedir? Şöyle görüyorum ödülleri, her jüri farklı değerlendirme kıstaslarına sahip, yani başka başka jüriler başka başka insanlara ödüller verebilir. Dolayısıyla orada bir sübjektivite söz konusu ama yazar adına, ödül sizi biraz görünür kılıyor. Hani, “Haldun Taner öykü ödülünü kim aldı? Şu aldı” deyince o zaman biraz daha adınız bilinmeye başlıyor. Tek iyi yanı bu ödül almanın. Çok uzattım. (Güler.)

 

Peki siz hangi eserinizin daha görünür olmasını isterdiniz?

 

Yani bu şimdi şöyle bir soru, çocuklarından hangisini seversin gibi bir şey. Çünkü gerçekten hepsi çok büyük bir emeğin ürünü, ama öykücülük anlamında bakacaksak ilk üç kitabım zaten öykü kitabıydı ve ben her kitap çıktığında bir öncekinin altında ezilmemesine özellikle çok dikkat ettim, çünkü bazen öyle örnekler oluyor ki... Mesela çok güzel bir öykü kitabı çıkıyor ama gerisi gelmiyor, ya da ikinci kitap onun altında kalıyor. Tek sıkımlık bir kurşun gibi. Özellikle iki ve üçüncü kitapların çok önemli olduğunu düşündüm ve biraz o çizgiyi yukarı doğru çıkarmaya gayret ettim. Bu açıdan bakarsak Filler ve Balıklar benim kendi değerlendirmeme göre en iyi öykü kitabım. Yani evet, ilki ödül aldı, ikincisi, üçüncüsü var... Yani hepsi şey gibi, bir sürecin basamakları gibi. Üçünü de öyle görüyorum. Üçünü de seviyorum tabii. (Güler)

 

Sinemadan bahsetmişken, ondan uzaklaşmadan bir şey sormak istiyorum. Biz de okurken fark ettik onu, hani bu kitabı çıkardığınızda anlaşılıyor zaten sinefil olduğunuz. Ama mesela öykülerinizi de okurken şey düşünüyordum: “Bu çok güzel bir senaryo olabilir.” Aynı kısa film gibi çünkü çok küçük detaylar var ve insanın gerçekten gözünde canlanıyor. Sadece betimleme değil, küçük detaylar ve vurucu bir son. Böyle bir planınız veya yazılmış senaryolarınız var mı?

 

Şöyle Demetçiğim, öyküleri okuyan herkes hemen hemen aynı yorumu yapıyor. Acayip bir görsellik var. Bunu senaryo deneyimine borçluyum. Yani senaryoyla başlamış olmam... Ben görerek yazan biriyim, yani gerçekten yazarken o dünyaya girip o mekânı, atmosferi gözümde canlandırmam gerekiyor yazabilmek için. O ruha girmek için... Evet, kısa film için, özellikle İçeri Girmez Miydiniz?’de bir öykü var, atla ilgili. Şimdi adını hatırlayamadım. Onu okudun mu?

 

O kitabı ben okumadım, bir arkadaşım okudu. Ben Filler ve Balıklar’ı okumuştum.

 

“Bozkır Sıkıntısı”. Mesela o bir kısa film olacaktı, ama proje bozuldu. Asıl Ay Dolandı’yı Fikirtepe için yazdım. Fikirtepe artık yok, biliyorsun. Yani öyle bir yer yok... Orada bir sürü insanın evleri müteahhitler tarafından alındı ve orası şu an lüks rezidanslarla dolu bir yere dönüştü. Adı bile yok yani, artık “Fikirtepe” diye bir yer yok. Ben de Fikirtepe’nin son sakinlerinden, evi yıkılmak üzere olan bir genç kızın, Saliha’nın, gözünden birazcık kentsel dönüşümün sancılarına da girerek bir kayıplar romanı yazmaya çalıştım Ay Dolandı’da. Yazarken de hakikaten senaryolaşabileceğini düşünerek yazdım, hazır Fikirtepe daha dümdüz edilmeden. Hakikaten de Sevin Okyay, Hürriyet’te bununla ilgili bir yazı yazdı ve kitabın filmi mutlaka çekilmeli, çekilsin dedi. Ama biliyorsun, uzun metrajlı filmler için baya büyük bütçe gerekiyor. Yani bir yönetmenin onu bulup keşfedip “Aa, bak! Ben bunu bir değerlendireyim. Senaryolaştırıp filme çekeyim.” demesi lazım. Aynı şekilde Derviş Zaim sınıf arkadaşım Boğaziçi’nden, ona gönderdim. Derviş de okudu kitabı ve hatta bunun bütçesi şu kadar olur falan dedi ama Derviş’in tarzı bir film değil. Derviş’in sineması farklı bir sinema ama çok iyi bir film olabileceği konusunda o da hemfikir oldu. Ama onun dışında ciddi bir girişim olmadı öykülerden ya da romanlardan film çekilmesiyle ilgili. Çünkü yönetmenlere ulaşması lazım, bir şekilde keşfedilmesi lazım.

 

Öykülerinizde bazen birinci kişili anlatımı bazen üçüncü kişili anlatımı görüyoruz. Bunların dışında anlatıcının doğrudan karşısındaki kişiye hitap ettiği öyküleriniz de var. Bu seçimlerinizin nedeni nedir?

 

Öykü yazmayı ben -her yerde de söylüyorum, bazen de tepki alıyorum- bir matematik olarak görüyorum. Kesinlikle baştan hesap edilerek başlanması gereken bir şey çünkü öyle bir öykü vardır ki bir örnek verelim burada. İkinci kitapta sanırım bir öykü var. Sakat bir çocuğa bakan Anadolu’dan getirilmiş bir kız: “Kestane Ağacı”. Mesela “Kestane Ağacı” öyküsünde kullandığım dil genelde kısa, kesik cümlelerle oluşturulmuş bir dil. Bunu farkında olarak, bile isteye yaptım çünkü oradaki ortam/mekân, kapalı ve boğucu bir mekân. Evde hiç kapılar açılmıyor, camlar açılmıyor. Bir kıstırılmışlık, sıkıştırılmıştık duygusu var. Onu en iyi yansıtacak olan dili seçmek zorundasınız.  Öyle bir durumda nefes alamamak gibi kesik kesik bir dil tercih ettim. Aynı şekilde hangi anlatıcın ağzından o öykünün [anlatılacağını da tercih ettim] … Şimdi elinde bir hikâye var, onu şekillendirmek istiyorsun. Önce mekânı seçiyorsun, dili seçiyorsun, karakterleri seçiyorsun ve en son işte kurguyu yaparken hangi anlatıcının ağzından anlatacağına öyle bir karar vermek zorundasın ki en etkili şekilde iletebilesin. Dolayısıyla anlatıcının, birinci tekil şahsın ağzından yazmak daha kolaydır aslında. Ama “sen” diye anlatmak, hatta “sen” diye kendine seslenerek kendini sorgulayarak anlatmak ya da dış anlatıcı gözüyle anlatmak gibi farklı biçimleri de denemek lazım. Yani hangisi metne uyuyorsa, hangisi anlatmak istediğin şeye uyuyorsa aslında onu seçmek lazım.

 

Peki şeyi merak ettim o zaman. Öyküye başladığınızda o kafanızda bitmiş oluyor mu? Yoksa birazcık yazıp aradan bazen yıllar geçtikten sonra bitirdiğiniz de oluyor mu?

 

Her ikisi de oluyor. Bir solukta yazdığım öykü de var. Başlayıp da bitiremediğim; çok aylar, hatta yıllar sonra dönüp tamamlamaya çalıştığım öyküler de var. Ama şöyle bir şey var benim çalışma yöntemimde, ben nadasa bırakmak diyorum. Bir kerede yazmış olsam bile o öyküyü “Bu oldu, kitaba girmeye hazır.” diye düşünmem. Mutlaka bir klasörde tutarım ve dönüp tekrar tekrar üzerinden geçerim. Çünkü şimdi bile kitaplarımdan bir tanesini elime alıp okusam yine yüz tane yanlış bulurum, yüz tane değişiklik yapmak isterim. Çünkü canlı bir şey, yaşayan bir şey öykü ve siz de yaşıyorsunuz, değişiyorsunuz. Beş sene önce o öyküyü yazan Neslihan ile şu andaki ben aynı kişi değilim ve dolayısıyla yazmaktan pişman olduğum cümleler var, onları değiştirebilirim. Ya da “Bak, ben bu öyküde birinci tekil anlatıcıyı kullanmışım ama şöyle daha iyi olurmuş.” diye düşündüklerim hâlâ var. Çünkü bu devinen, hareketli, bitmeyen bir şey.

 

Okurken şeyi fark ettik. Bazı kişilere ithaf ettiğiniz öyküler var. Sizi bu öyküleri yazmaya iten neden nedir?

 

Aslında ithafın çok da fazla bir önemi yok. Değer verdiğim ya da o öyküyle bağlantılı olduğuna inandığım insanlara ithaf etmişimdir genelde. Kitaplarda daha çok ithaf var ama öykülerde bir iki tanesinde belki. Oturup da şu insana öykü yazayım ya da şuna ithaf edeyim diye öykü yazamazsın. Ancak yazdığın bir şey sana belli bir insanı çağrıştırırsa ya da onunla herhangi bir irtibatı varsa o zaman ithaf edebilirsin. Mesela “Üç Çeyrekte Füg Gölü” öyküsü bana bir anı olarak anlatılmıştı. Orada ithaf ettiğim kişiyi tanımıyorum çünkü ölmüştü. Çok renkli bir karakterdi, bir ressam akademili. Ona ithaf etme gereği duydum çünkü onun hayatından bir kesit her ne kadar ben tanımamış olsam da. Oradan çıkmış bir öykü. O fikirden çıkmış bir öykü. Tabii ki birebir aynı değil ama sonuçta onun başından geçmiş bir olayı bana anlattıklarında ortaya çıkmıştı.

 

Benim biraz daha spesifik bir sorum var Yeryüzü Yorgunları’yla ilgili. Romanınızda aslında iki insan arasında oldukça bireysel olan bir ilişki söz konusu. Aynı zamanda roman boyunca insanlığın büyük bölümünün kutsal saydığı kitaplardan alıntılar yapıyorsunuz. Böyle bir anlatı seçerek neyi amaçladınız?

 

Aslında romana başlarken aklımda kutsal kitaplardan alıntı yapmak yoktu, biraz kendiliğinden gelişti. Şöyle ki; Yeryüzü Yorgunları bir erkek ve kadın yani bütün erkek ve kadınların temsili. Birincisi, orada bir var olma mücadelesi, yeniden doğuş var. Çünkü doğada bilmedikleri bir yerde şehir insanları olarak yapayalnızlar. Yeniden doğmak, yeniden var olmak durumundalar. O bana kutsal metinleri çağrıştırdı. İkinci olarak da kutsal metinleri okuduğumuzda özellikle “Genesis” (Yaratılış) bölümünden başlanıldığında kadim zamanlardan beri erkekle kadın arasındaki insanlık hâllerinin, insanlık meselesinin çok da fazla değişmediğini görüyoruz. Buna gönderme yapmak istedim. Yani hep aynı problemler, aynı sıkıntılar… Üçüncüsü de metinlerde dipnot yok, neyin nereden alındığını şu an ben bile hatırlamıyorum. Özellikle dipnot kullanmadım çünkü dipnot, romanda çok kullanıldığında okuru koparan ve uzaklaştıran bir şey. Ek olarak italikle yazmamın nedeni de ağır, ağdalı ve hazmedilmesi zor hikayelerde okuru yabancılaştırmaktı. Bu yüzden onları epik öğeler gibi düşündüm ve o yüzden kullandım. Fakat kitaba yönelik eleştiriler onların metne yakıştığı hatta zaman zaman metinin bir parçası gibi olduğu yönündeydi. Onun için “İyi yapmışım.” diye düşünüyorum.

 

Üç tane derleme öykü kitabı hazırladınız, editörlük süreci nasıl bir deneyimdi sizin için?

 

Bence bir ülkenin edebiyatı, yazarların tek tek yazdıklarının toplamından başka bir şey.  Nasıl ki iki kişilik bir ilişkide, bu ister kadın-erkek ilişkisi ister arkadaşlık ilişkisi olsun, bir süre sonra “sen ve ben” toplamından farklı bir “biz” çıkar ya ortaya; bir kimliktir o artık. İki kişilik bir arkadaşlık ilişkisi düşünün. İki kişinin farklı farklı kimlikleri var, bir de “biz” diye bir ilişki var ortada ve o, iki kişinin toplamından daha farklı bir şey. Bir ülkenin edebiyatı da böyle bir şey. Yazarların tek tek yaptıklarının toplamından çok daha farklı bir şey. Bu anlamda kolektif çalışmaların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Örneğin o dönemdeki öykücüleri bir araya getiren derlemeler benim için kıymetli çünkü ortak üretim hem birbirini tanıma hem de birbirinin edebiyatını anlama fırsatı veriyor. Ayrıca ortaklaşa üretiyor, bir süreci paylaşıyorsunuz. Diğer bir getirisi de okur için. Diyelim ki sizi hiç tanımayan bir okur, kayıplar, intiharlar veya kış hakkında bir öykü seçkisini aldı. Orada günümüz öykü yazarlarından birer tane öykü okuyor ve sizin öykünüzü okuyup çok beğendiği için sizi merak ediyor, kitabınızı okuma gereği duyuyor. Yani öykü seçkileri böyle bir kapı da açıyor. Onun için bu tür seçkilere çok inanıyorum. Sadece kendim de yapmadım; Murathan Mungan’ın iki tane seçkisine de gönderdim, değişik seçkilere de konuk oldum. Özetle, derlemelerin değerli bir çalışma olduğunu düşünüyorum.

 

Eserlerinizde aile içi ilişkilerin sık sık karşımıza çıktığını görüyoruz. Bunun sebebi nedir?

 

Klasik bir tanım ama bence aile toplumun en küçük temsili. Dolayısıyla “Faşizm ailede başlar.” lafına da katılırım. Aslında kişiliğimizin büyük ölçüde şekillendiği, bizi biz yapan bir yer aile. Dolayısıyla bizim cennetimiz olabilir ama çoğunlukla cehennemimiz oluyor. Herhâlde bundan dolayı aile benim için çok önemli. Aile içi ilişkiler, bir evin içinde yaşananlar, otoriter baba figürleri, ezilmiş anne figürleri ya da tam tersi… Erkek çocuğa verilen değer, tacize uğramış kız çocuğu…Tüm bu hikayelerin zaten aile içinde yaşandığını biliyoruz. O yüzden aile benim için önemli. Fertler arasındaki kadın-erkek, anne-baba ebeveyn-çocuk ilişkisi hakikaten önemli.

 

ON8 Blog’da öyküler yazdınız. Edebiyatın üretim ve dağıtım aracı olarak interneti ve bundan hareketle güncel edebiyatı nasıl buluyorsunuz?

 

Kaçınılmaz bir şey. Ben yaşım gereği basılı metin okumaktan hoşlanan bir insanım. Elbette ki e-kitabın, Kindle’ın hayatımızda giderek artan etkisini; erişim kolaylığını, taşıma kolaylığını, satın alma kolaylığını da yadsıyacak değilim. Her ne kadar ben kitabı bir nesne olarak güzel bulup dokunmaktan, koklamaktan hoşlansam da gelecek nesillerde böyle gitmeyecek gibi görünüyor. Onun için internet ortamında özellikle ON8 gibi gençliğe yönelik bloglar kıymetli. Okul söyleşilerinde de öğrencilere şunu söylerim: Mutlaka bu tür bir bloğu takip edin ve bir tane edebiyat dergisi belirleyin. O sizin derginiz olsun. Onu alın, takip edin. Ülkenizde, dünyada neler olup bittiğini öğrenin. Çünkü edebiyat insanın ruhunu besleyen bir şey.  Bunu, “Eğitimde Edebiyat” semineri vardı, orada da söyledim. Biz gerçekten toplum olarak aç ruhlarız, bir kaynaktan beslenmemiz gerekiyor ve bu kaynak sanat. Sanatın içinde de tabii benim rol aldığım yer olarak da benim için önemli olan edebiyat. Başkası için bu sinema veya tiyatro olabilir. Sanat, durup nefes almamızı sağlayan ve ruhumuzu besleyen bir yer. Eğer ruhumuzu beslemezsek aç kalırız ve o etrafınızda gördüğümüz kara cahillerden oluruz. Mesela ben günlük hayatta karşılaşıyorum onlarla. İyi birer doktor veya mühendis olmuşlar lakin tam bir kara cahiller, hiçbir şey bilmiyorlar. Roma filminden bahsediyorsun, aval aval yüzüne bakıyorlar ya da “Latife Tekin uzun bir aradan sonra iki kitap birden çıkardı.” diyorsun bunu bilmiyor. Benim için onun doktor veya mühendis olmasının çok fazla bir önemi yok. Ben onunla bir komünikasyon kuramıyorum. Yani bir yerde tıkanıyorsun çünkü ruhu zengin değil, ruhu fakir. Emekli olana kadar o insanlarla çalıştım. İşkoliklerin, plaza insanlarının emekli olduklarında ne yapacaklarını; nasıl vakit geçireceklerini gerçekten merak ediyorum. Bütün dünyan, kapısından şaşalı bir şekilde girdiğin plazan bitti. Git, dediler sana emekli oldun ya da atıldın işinden. Ne oluyor?  Ne yapacaksın sen? Hadi bakalım, kaldın evde kendinle baş başa! Mutlaka ruhunu doyurman lazım. Bu insanın sonradan edinebileceği bir şey değil çünkü biliyorsunuz bütün alışkanlıklar tekrarlanmakla yerleşir. Kitap okumak emekli olduktan sonra yapılacak bir şey değil bana kalırsa.  Yapılsa bile çok zor bir şey. Eğer öyle bir alışkanlığın yoksa o da seni sıkar. Liselere ve ortaokullara söyleşiye gidiyorum. Hız çağında teknolojik cihazlarla yaşamaya o kadar alışmışlar ki kitap okumaktan sıkıldıklarını belirtiyorlar. Ben de diyorum ki “Ben sana tutup da Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ını oku demiyorum. Yaşına göre ve ilgini çekecek bir şeyler mutlaka ama mutlaka bulursun. Onunla başla ve kendine günde beş sayfalık bir hedef koy. Bu beş sayfayı her ne olursa olsun oku ama. Yarın sınavın da olsa, düğüne de gitsen, annen baban kavga etmiş olsa da o beş sayfayı oku. Bir süre sonra o beş sayfadan on sayfaya on beş sayfaya çıkacak ve elinden bırakamayacağın bir hâle gelecek. Kardeşim ve benim için bu böyle oldu çünkü. Kitap okumayı yarış hâline getirirdik. İstersen şu an ilgilendiğin şey çizgi roman olsun. Saftirik diye bir kitap serisi var, bütün öğretmenler öğrencilerine o kitapları okumamalarını öğütlüyor. Bence okusunlar. Ben kızıma okuması konusunda izin verdim. İkinci sınıfta Saftirik’in Maceraları’nı okuyordu, altıncı sınıfta Kuyucaklı Yusuf’u okudu. Bu böyle gelişir. Yedinci sınıftaki çocuğa ite kaka bir şeyler okutursan sıkılıyor, kitaptan nefret ediyor. Bu sebeple okulların müfredata alıp zorla okuttukları kitapların öğrenciler ile birlikte seçilmesinden yanayım. Şu anki durumda edebiyat zümreleri bu kitapları seçiyor ve okumayı şart koşuyor. Kendi çocuklarımdan biliyorum, öğrenciler o kitapları nefret ederek okuyorlar. Çünkü her yaşın ilgisini çekecek farklı bir şey var. Bu sebeple edebiyatı biraz daha edebiyatı hayata sokmak için galiba en çok iş öğretmenlere ve ailelere düşüyor. Yani çok konuştum.

 

Yok estağfurullah bizim de bununla ilgili bir sorumuz vardı. Bazı yazarlara teklif olarak “Köprü Kitaplar serisi için yazar mısın?” deniliyor ve yazıyorlar.

 

Evet benim de var bir tane.

 

Evet biliyorum ama sizde birkaç tane daha var, çocuk gelişimi öyküleriniz de var gençler için. Sizde nasıl bir yeri var onu sormak istemiştim. Böyle bir amaç güdüyorsunuz o zaman.

 

Aslında şöyle başladı. “Yazar mısın?” dendi, benim o zaman hiç roman deneyimim yok. “Yok ya ben roman yazamam.” dedim. Fakat sonra -Köprü Kitaplar’dan bahsediyoruz o bir proje çünkü- aklıma geldi Mevsim Normalleri kitabından iki tane birbiriyle bağlantılı öykü var. Ben bu iki öyküyü birleştirip işte kafamda bir şey yarattım: Ayvalık’ta geçsin, işte kahramanı şu olsun falan. Oradan bana Sesini Bırak diye bir roman çıktı ve çok da keyif aldım yazarken. Çocuklar da çok sevdiler hatta yetişkin okuma grupları falan da arada okuyorlar. Çünkü okumasını daha rahat seçen insanlar da var ve onlar da hoşlanıyorlar. Sonra Günışığı Kitaplığı bence Türkiye’de gerçekten çocuk ve gençlik edebiyatında çok çok önemli bir isim. Yani çok ciddi çalışıyorlar, son derece profesyoneller ve benim hayranlık duyduğum bir yer. Onlarla sonra madem öykücüsün bir öykü kitabı yazalım diye bu sefer de çocuk öyküleri kitabı çıktı: Mutsuz Palyaçolar Örgütü. Arkasından ON8 serisi için Ay Dolandı geldi, Tuhaf Şeyler Oluyor Bay Tarantino geldi ama ON8’de olanlar biliyorsunuz aynı zamanda yetişkinlerin de okuyabileceği kitaplar. Şimdi de mayıs ayında bir başka öykü dosyası teslim edeceğim Günışığı’na. Ya ben çocukların okumasını çok istiyorum ve çocuk edebiyatını da onun için sürdüreceğim, hiç başta böyle bir niyetim olmamasına rağmen. Çok iyi iletişim kuruyoruz. Pırıl pırıl gençler görüyorum. Yani bazen okullarda öyle şeyler soruluyor ki hani hakikaten insanın gözleri doluyor. Hani işte okuyan okuyor yani, ilgilenen ilgileniyor ve bu gerçekten umut veriyor. Bir de onlar benim gelecekteki okurlarım aynı zamanda. Yani biz daha erken yaşta tanışmış oluyoruz.

 

Bu son sorumuz galiba. Milliyet Sanat’ta edebiyat ile ilgili yazılar yazıyorsunuz. Bir gün bunları derlemek gibi bir planınız var mı?

 

Vallahi hiç düşünmedim. Şöyle söyleyeyim, bunu yazar mısınız bilmiyorum da, zaten biliyorsunuz şiir ve deneme hiç satmıyor. Yani yayınevleri de açık açık söylüyor, basmak istemiyorlar. Öykü, eh... Roman yaz, diyorlar, roman. Yani roman çok satıyor. Dolayısıyla o denemeleri bastırma cesareti bulur muyum bilmiyorum. Belki internette falan yayınlarım neden olmasın yani, sonuçta onlar da belli bir emeğin ürünü. Ama kitaplaştırır mıyım çok emin değilim yani.

 

Son olarak üzerinde çalıştığınız bir şey var mı diye soracaktım ama onun cevabını aldım, mayıs ayında.

 

Evet, yani işte bir mayıs ayında teslim edeceğim çocuk öyküleri de Mutsuz Palyaçolar Örgütü gibi aynı yaş grubuna hitap edecek. Öyle bir şey derliyoruz. Seneye de ON8 Blog’da yazdığım “Cin Atı” köşesindeki öyküm var kırk küsur tane. Onlardan seçip yine ON8 serisinden bir öykü seçkisi planlıyoruz. Can Yayınları içinde herhâlde şu anda üzerinde çalıştığım bir başka öykü dosyası var ama o 2020’den önce teslim edemeyeceğim bir proje. Böyle işte sürekli yazmaya çalışıyorum. Şeyi biliyorsunuz zaten, Sarnıç Öykü’nün hikayesini.

 

Evet onu soracaktım ben de. Bir süre gidiyor ama bitişiyle ilgili ben bir şey göremedim.

 

Yani şey var, “Bütün edebiyat dergileri er geç ölüme mahkumdur.” diye bir laf var (gülüşmeler). Gerçekten öyle çünkü çok büyük bir mücadeleydi. Çok iyi bir dergi çıkardığımızı düşünüyorum. Okurda da yerini buldu. İşte çok ciddi bir emek, önce aylık olarak çıkarmaya kalktık biz. Baktık ki olmuyor, yani dağıtılıp toplatılıncaya kadar zaten bir ay geçiyor. Ulaşmıyor, dağıtım sorunları var. Reklam almak çok çok zor. Sonra biz iki aylığa döndük. İki ayda bir çıkarmaya başladık. Böyle güzel gidiyordu. Çünkü Sarnıç şey bir dergiydi; yani okurun aldığında içinde ne olacağını bildiği bir dergi. Belli köşeleri olan; yani işte öyküler, çeviri öyküler, kitap eleştirileri ve denemeler olan yani hepsinin yeri olan bir şeydi. Ekip çok iyiydi. Fakat biz de sizin gibi güzel bir mizanpaja dönelim istedik. Güzel sanatlardan iki tane öğrenci arkadaşımız bize dergi formatını değiştirdiler. Yani tamamen renkli ve kayıt kalitesi yüksek, hoş görselleri olan bir dergi ulaştırmak istedik okura. Daha ikinci sayıda battık. Matbaada kaldı yani o sayı yayınlanamadı. İkinci sayı derken 26. sayı aslında. Renkli olarak ikinci sayımızdı. Çok üzen bir olaydır beni. Gerçekten, büyük emek… Ama sonra, bizden sonra kimler geldi kimler geçti, şimdi de kapanan bir sürü dergi var. Yani galiba derginin zaten böyle bir ömrü var. Onu dolduruyor ve bir gün bitiyor yani, yapacak bir şey yok.

 

Neden eski hâline devam etmediniz?

 

Eski hâline dönmeyi de… Yani, düşünsene bir değişiklik yapmışsın okurlar sevmiş onu. Bir de onu anons etmişsin, renkliye geçirilişi, daha Avrupai bir şey olacak falan diye. İki sayı çıkarıp ondan sonra “Kusura bakmayın biz beceremedik, geçmişe döndük.” demek… Yani böyle.

 

Yeryüzü Yorgunları’nda ben bir şeyi merak ediyorum. Cihan’ın anlattığıyla biliyoruz biz Sedat karakterini fakat ben şey hissettim okurken bu Sedat’ı… kavrayamadığım noktalar oldu çünkü benim anlayabileceğim şeyde değil ama bazı noktalarda da yakın hissettim o bunalımlar olsun o Cihan’ın bulunduğu yere yabancılaşması olayını…

 

Bir kadın olarak.

 

Bir kadın olarak evet, hissettiğimi düşünüyorum.

 

İyi, sevindim.

 

Ama Sedat karakterine ne çok kızabiliyoruz ne de çok benimseyebiliyoruz. Sadece ben mi bunu hissettim, ya da böyle tepkiler aldınız mı onu merak ettim.

 

Yok aldım. Şöyle, Sedat kötü bir insan mı sence?

 

Bence değil. Öyle olduğu için öyle.

 

Evet, yani işte tam senin söylediğin gibi. Bazen ve yüzde doksan etrafımızda, daha doğrusu benim etrafımda, öyle çiftler var ki ya bakıyorsun kadın çok iyi adam da çok iyi bir insan. Ama onlar bir araya gelmemeli (gülüşmeler). Anladın mı? Onlar çocuk yapmamalı ve bu örnek o kadar fazla ki. Yani birazcık o kitaba da yansıdı. Yani Sedat kötü bir insan değil, biraz mükemmeliyetçi, biraz yüksek standartları olan… Mesela onun bacağı sakat olan bir kızla birlikte olmak istemeyen, işte daha yüksek hedefleri olan falan birisi. Ama kötü bir insan diyemeyiz, yani o da kendine göre en iyisini istiyor.

 

Daha önce dediğiniz gibi sen ben olarak bireyin ayrı olup biz olduğunda farklı bir oluşum oluşturması gibi.

 

Bravo, aynen öyle orada biz çıkmıyor işte anladın mı çıkmıyor. Yani bu kadar zorlamanın gereği yok. Yani çıkmıyorsa çıkmıyor. Yani her ilişki için de söylüyorum hani evlilik olması şart değil, kadın erkek ilişkisi için de hepsi için söylüyorum. Olamıyorsa olamıyor yani zorlayıp da onu götürmenin hiçbir manası yok çünkü her iki tarafı da törpüleyen bir şey.

 

Teşekkür ederiz.

 

Ben teşekkür ederim.

 

Please reload

Bizi Takip Edin

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.06.2020

19.12.2018

19.12.2018

Please reload

Son Yüklenenler
Öne Çıkanlar

Üç Dönemin Üç Ütopyasında Aile ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

19.06.2020

Öncü bir Aziz: Thomas More ve Utopia’sı

Sir Thomas More tarafından 1516’da yayımlanmış ve ilk ütopya eseri olarak kabul edilen, hatta bu türe de adını...

1/10
Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon