Armağan Ekici ile Söyleşi

Söyleşiyi gerçekleştiren: Pan Dergi ekibi


Farklı edebi türlere yönelik bir birikime ve ilgiye sahip olduğunuzu görüyoruz. Şiire, özellikle aruz vezniyle yazılmış şiirlere merak duyuyorsunuz. Çevirilerinizle ise çeşitli yazarlardan romanlar ve öyküleri Türkçeye kazandırmışsınız. Fakat siz bir hikâyeci ya da şair kimliğiyle değil, bir deneme yazarı olarak karşımıza çıkıyorsunuz. Bu türü tercih etmenizin özel bir sebebi var mı?


Yazı yazmaya girişmek tehlikeli bir şey, çünkü bizden önce yazılmış çok şey var. Benim içime gerçekten sinmesi için yeni bir şeyler söylediğimi düşünmem gerekiyordu. Yeni bir şeyler söyleyebileceğim en uygun mecra da deneme olarak göründü bana. Bir-iki nedeni daha var: benim zevkim, hikâye ve romandan çok denemeye yönelik, ben zaten deneme okumayı daha çok seviyorum. Sevdiğim hikâyeler ve romanlar da, bir hikâye anlatmaktan daha çok, biraz daha kurgu formatıyla oynayanlar. Onların oyun ve düşünce tarafıyla daha çok ilgileniyorum. Şiir ise zaten benim gözümde o kadar yüce, o kadar zor, büyülü bir şey ki cüret bile etmedim. Tabii şiirin teknik taraflarını öğrenip denemeye başlamak başka. Behçet Necatigil’ler, Oktay Rifat’lar varken, onlar bu kelimelerle bu büyüleri yaratmışken şiire girişmek aklımın ucundan bile geçmedi. Zaten ona girişmek istiyorsanız, belki, onlar gibi, on dört-on beş yaşında kötü kötü şiirler yazmanız, on-yirmi yıl o kötü şiirleri yazmaya devam edip sonra kendi sesinizi bulmanız gerekiyor. Ben o trene hiç binmedim. Fakat bir şiiri gerçekten iyi okumaya çalışmayı seviyorum. Okumayı seviyorum ama yazmak, o devler varken bize düşecek bir şey değil.


Denemelerinizde ele aldığınız eserleri belirli bir zamana ait eserler olarak değil de kendilerinden çok önceye dayanan geleneğin bir parçası, onlara eklemlenmiş işler olarak görüyor ve onların birbirleri arasındaki iletişime odaklanıyorsunuz. Sizce bu tarz okumaların ele alınan metne kattıkları ve okuyucu için anlamı nedir?


Bence edebiyatın en önemli yönlerinden biri empati. Bizi başkalarının zihninin içinden dünyaya bakmaya yönlendirmesi, başkalarının gözüyle kendimizi ve dışarıyı tekrar görmeyi öğretmesi. Okudukça, görüyoruz ki biz kendi içimize hapsolmuş durumdayız, dünyayı bir tek bunun içinden görebiliyoruz. Buna kaptırıp gidersek, kendi ömrümüzü, ülkemizi, dilimizi, zamanımızı önemli olan tek şey olarak görebiliyoruz, fakat aslında insan zihni çok daha az değişiyor. Bizim temeldeki içgüdülerimiz, tepkilerimiz, duygularımız, bakıyoruz ki, bugüne kalan en eski metinlerde bahsedilenlerle aynı. Onlar da bizim gibi sinirlenmişler, hatalara düşmüşler. Kendi yüzümüzü bin yıllar boyunca görme tarafı var. Bir de çok daha yakın zamanlara ait bir örnek olarak, görüyoruz ki, meğer geçen yüzyılda Yunanistan’da da bizimkine benzer olaylar, tartışmalar yaşanmış. Onları görerek de hem kendimizi hem çevremizi daha iyi anlayabiliyoruz. Bence okuyucuya faydaları bunlar. Dünyanın bizden ibaret olmadığını görmek, başkalarını görüp hem bundan mutluluk duymak, “benim gibi insanlar var’’ diyebilmek, hem de “benim çektiğimi başkaları da çekmiş” diyerek cesaret almak var. Tabii bu umutsuzluğa da dönüşebilir, “bu hep böyle sürecek” diyenler olabilir. Tarihe bakıp bazı şeylerin düzelmeyeceğini görmek de var. Metne faydasından bahsedecek olursak, mesela ben on beş yaşında bir çocukken Sabahattin Eyüboğlu çevirisini okuyorum, çok güzel bir çeviri olduğunu düşünüyorum ve bu bende yoğun bir mutluluk uyandırıyor. Onu yazanlar da, her ne kadar ölüp gitmiş olsalar da, zamanında o mutluluğu uyandırma umuduyla da yazmışlar. Biz de o insanlara biraz da o borcumuzu ödüyoruz. Dönüp onları okuyarak dilimizi, kültürümüzü oluşturmuş insanlara teşekkür etmiş oluyoruz.


Lacivert Taşından Tabletler’de yer alan “Yavanlığın Yaygınlığı" isimli denemenizde tartıştığınız Adorno'nun kültür endüstrisi kavramının; üzerine yazdığınız, ilgilendiğiniz birçok isim ve eser için çok önemli bir yerde durduğunu düşünüyoruz. Yavan ve kolay tüketim için üretilmiş eserlere karşı emek vermeyi, onunla belirli bir vakit geçirmeyi gerektiren işlere yoğunlaşıyor ve bunlar üzerine yazıyorsunuz. Kültür endüstrisi gibi oldukça sistemli ve yaygınlaşmış bir yapıya karşı bu tarz bir ilgiyi nasıl savunabilir ve canlı tutabiliriz?


Doğru hatırlıyorsam o yazı 2003’ten bir yazı. Aradan geçen on yedi yılda Instagramlar, Twitterlar aldı yürüdü. Bir işe uzun vakit ayırmak iyice zorlaştı. Bütün bu endüstri bizi zaten hep bir-iki cümleyle tüketilen ürünlere yöneltmeye başladı. Bizim buna karşı kendimizi korumamız gerekiyor gerçekten de. Diyelim bir kitabı, şiiri okuyor veya filmi izliyoruz. Kendimize şunu sormalıyız: “Ben bu eseri ne kadar önüme getirildiği için tüketiyorum? Ne kadar kendim bulup sevdiğim için ilgileniyorum?” Bu soruyu sormaya devam etmeliyiz, kendi arayıp bulduğumuz şeyler daha ilginçse onların peşine düşmeliyiz. Örneğin, Netflix’te en son yayınlanan dizinin değil de, falanca bir yazarın bahsettiği, hiç duymadığımız, 16. yy’da yaşamış bir İspanyol şairin peşine düşmeliyiz. Kültür endüstrisi bir yandan da bize yardımcı oluyor. Çünkü bütün bu bilgilere ulaşmanın kolaylığı sayesinde, böyle tuhaf, unutulmuş şeylere ulaşmak daha kolay aslında. Belki zamanımızı onları aramakla geçirmek gerekiyor. Bir de, bu mizaçta yalnız değiliz. Özellikle dünya edebiyatı konusunda çoksatar mekanizmalarının dışında kalmış, ama iyi dünya edebiyatını çevirmeye, tanıtmaya çalışan dergiler, yayınevleri var. Bunlar genelde üniversitelere bağlı, ya da ufak bağımsız yayınevleri oluyor. Örneğin, Dalkey Archive Press ya da Yale’de The Margellos World Republic of Letters var. Amerika’da Contra Mundum diye bağımsız bir yayınevi var, bulup Ferit Edgü basıyorlar. Onlardan haberdar olup, onların da yaptıklarına göz atmalı, yayımladıkları kitapları takip etmeliyiz. Örneğin, UBUWEB diye bir web sitesi var. Ne kadar unutulmuş, uçuk kaçık, avangart ses ve görüntü varsa topluyor, bunların deposunu yaratıyor. Neler oluyor diye oraya gidip bakmalıyız.


Yayınevlerinin de aslında daha çok kült edebiyat diyebileceğimiz eserler ve bunların çevirisiyle ilgilenenleri var ama gerçekten büyük ve ezici bir çoğunluğa karşı azınlıktalar, çünkü popüler edebiyat dediğimiz, popüler kültür dediğimiz şeyin etkisi altındalar. Sosyal medyanın da bunda çok büyük bir etkisi var diye düşünüyorum.


Tabii, tabii. Yani bunlar kolay kolay, Penguin Press’in Twitter hesabında karşınıza çıkmaz. Kitapçıya girdiğinizde de karşınıza çıkmaz. Amazon’a girdiğinizde ilk reklamı yapılan o değildir; onu bilmek lazım. Para kazanma amacıyla dağıtılanın başka bir mantıkla çalıştığının –ki onların da hepsi kötü değil, bazıları iyi. Onun farkında olmak lazım.


Tabii, aramak lazım ilk başta. Sıradaki sorumuz çevirilerinizle alakalı. Daha sonra bu arayıp bulmayla ilgili bir sorumuz daha var, ona tekrar döneceğim. Şimdilik çevirilerinize dönecek olursak, Gizem ve Düş Gücü Masalları’nın ön sözünde, Poe’nun öyküleri hakkında sizin deyiminizle birkaç işaret vermeden önce, “Öyküleri ifşa etmeyi, hele Poe gibi bir ustayla okurunun arasına girmeyi hiç istemem,” diyorsunuz. Bildiğiniz üzere yazar veya orijinal eserde “erek okur”, yani çevireceğimiz dildeki okur arasındaki ilişkide çevirmenin rolü, aslında Çeviribilim alanında üzerinde epey tartışılagelmiş konulardan biri. Özcü, essentialist yaklaşım dediğimiz bu yaklaşım, çevirmenin ideal rolünün kendi sesini bastırmak ve metne müdahale etmeden bu bağı korumaya çalışmak olduğunu düşünüyor. Öte yandan buna karşı çıkan, çevirmenin metne müdahalesinin bazı yerlerde, özellikle kültür ağırlıklı metinlerde gerçekten gerekli olduğunu, hatta kaçınılmaz olduğunu söyleyen bir kesim de var ve bu konudaki diğer yaklaşımlar bu iki uç arasında ilerliyor. Ortada da fikirler var, öyle söyleyebiliriz. Ben de size aslında bununla alakalı bir şey sormak istiyorum. Bu doğrultuda, bir çevirmen olarak sizce okurla yazar ilişkisinde çevirmenin rolü nedir ve bir çevirmen ne kadar görünür olmalıdır?


Şimdi, ilke olarak benim de inancım, sonuçta başka birinin metnini kendi dilimize aktardığımız. Yani o metne saygı göstermek zorundayız. O metinden biz ne anlıyorsak onu olabildiğince nötral, bozmadan, başka bir dile aktarmak zorundayız. Yazara, söylemeyeceği bir şey söyletmememiz gerekiyor, ilke bu. Özcülük ve yerelleştirme konusunda ben mümkün olduğunca özcüye yaklaşmak taraftarıyım. Ama burada şöyle bir problem var: bu temelde, kökünde paradoksal ve zor bir iş. Çünkü 17. yüzyılın İspanya’sındaki konuşmaları siz 21. yüzyılın Türkiye’sine getiriyorsunuz. Yani, zaten, ister istemez tuhaf bir şey yapıyorsunuz. İster istemez, yazarın hiçbir kelimesini değiştirmemek bir yana, her kelimesini değiştiriyorsunuz. Bu, Joyce âleminde yapılan şakalardan biridir. Bir ara Joyce’un torunu çok savunuyordu Joyce çevirilerinin çok sadık olmasını. Bir çeviriye bir şartla izin vermişti: tek bir kelimeyi bile değiştirmeyeceksiniz. Biz buna çok gülüyoruz, çünkü biliyoruz ki çevirmenler bütün kelimeleri değiştiriyorlar, böyle bir şey var. Ne yaparsak yapalım bir kültürden bir kültüre, bir zamandan bir zamana aldığımız için, bir gözbağcılık, bir illüzyon oluyor orada. Yani ben, 21. yüzyılın Türkçesiyle 19. yüzyılın Oxford’unu anlatmaya çalışıyorum. Ve bunu yaparken ister istemez, “bunun Türkçedeki en yakın karşılığı neydi” diye düşünürken bile, kendi dilimle karar veriyorum. Ve o kararı veren zihin ister istemez görünür oluyor. Yani en görünmez olmaya çalıştığınız zaman bile, o görünmez olmaya çalışırken verdiğiniz kararlar aracılığıyla görünür oluyorsunuz. Bu, bizim mesleğin paradoksu. Ama mesela, öbür uçtaki Can Yücel çevirisi... “To be or not to be”yi şöyle çeviriyor: “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?” Bu da artık çeviri değil, bu artık dille ve dillerin arasındaki karşılıklılıklarla,17. yüzyıl Londra’sını alıp 20. yüzyıl İstanbul’una getirmenin komikliğiyle eğlenmek, bunu oyuna çevirmek. Bu da geçerli, ama artık biz, Can Yücel’in o metinden ne anladığını okuyoruz, o artık bildiğimiz çevirinin ötesinde bir şeye gidiyor. Onun da yeri var ama çevirmenin asıl görevi bence o değil. Bir de görünürlük konusunda şu var bence, aslında her çevirmenin görünür olmaya çalıştığı yer şu: diyelim ki tamamen nötral olmaya çalışıyorsunuz, hatta bu skalada öbür uca gidelim; bazı Tevrat, Kuran çevirilerinde artık çevirmeye bile cesaret edemezler, haşa, bir tek her kelimenin altına onun olası anlamlarını yazarlar. Yani artık grameri bile çevirmezler. Diyelim ki bu kadar görünmez olmak isteyen çevirmen, olası anlamları seçerken bile bir seçim yapıyor. Belki başka biri diyecek ki: “Hayır, bu beş anlamdan ikisi yanlış, onun yerine şunları eklemen lazım.” Yani orada bile, o seçimde bile bir görünürlük var. İşte o da bizim zanaatımız. Yani doğru kelimeyi seçtik mi, doğru tınıyı verdik mi, doğru nüansı verdik mi, kelimeleri doğru sıraladık mı? İşte bu seçimleri yaparken biz kendimizi gösteriyoruz, ki burada da artık göstermeye çalışmamız lazım, bu seçimlerimizle göstermeye çalışmamız lazım.


Yaptığınız seçimleri her okur fark etmiyor diye düşünüyorum. Biz hocalarımızla bu konuyu tartışırken çeviri eleştirilerinde genellikle “hata avcılığı” yapıldığından bahsediyoruz. Siz de bunun zaten farkındasınızdır. Mesela Georges Perec’in “Kayboluş” çevirisiyle alakalı çok fazla eleştiri ve yine çok fazla hata avcılığı olmuştu. Bununla alakalı da siz bir yazı yazmıştınız. Biz şöyle düşünüyoruz: Bir çevirmen genellikle hata yaptığı zaman görünür oluyor. Öte yandan iyi bir çevirmenin gerçekten çevirinin hakkını verdiğini söyleyen eleştiri sayısı ise çok az. Yani aslında çevirmen bir bakıma görünmez oluyor iyi bir çeviri yaptığı zaman; çünkü zaten çeviri iyiyse, o kitap sanki Türkçe yazılmış gibi hissediyoruz.


Benim moralimi bozan bir şey daha var. Ben genel olarak yayınevlerinde, gerçekten çeviri nedir, mevcut bir Türkçe metni alıp Türkçe yeniden yazmak nedir, bu farkın bile çok anlaşılmadığını, ya da buna önem verilmediğini düşünüyorum. İşte belki bu da biraz Nasrettin Hoca gibi, “minareden düşen adamı getirin” demiş ya, bunu da ancak oturup çeviren başka birisi anlıyor. Ya da Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde bunlar ustadan ustaya mektuplardır, der. Saatçiler ancak o saati açan birinin içine bakıp görebileceği bir iz bırakıyor. İşte o, bir ustanın öbür ustaya bir mektubu oluyor. Belki bunu kabulleneceğiz: Bu işi cidden oturup yapan, her kelimenin sırasını düşünen, bir metni iki kişi birbirinden bağımsız çevirince ortaya ne çıkar bilen, ama buna karşılık bir Türkçe metni alıp başka kelimelerle yazınca ortaya ne çıkar, bunu da bilen bir azınlık anlayacak. Bizler de o azınlığa hitap etmeyi kabul edeceğiz. Benim şu anda gördüğüm o.


Evet, öyle görünüyor gerçekten. Çevirilerinizle alakalı bir sorumuz daha var, cevabını çok merak ettiğimiz. James Joyce, Edgar Allan Poe, Lewis Carroll ve Raymond Queneau gibi kendine has bir üslubu olan veya eserlerinde sık sık kelime oyunlarına, parodilere, kaynak kültüre özgü göndermelere, ögelere başvuran yazarlardan çeviriler yapıyorsunuz. Özellikle Caroll ve Joyce çevirilerinizde bunu görüyoruz. Carroll’ın yaptığı matematiksel söz oyunlarını yakalamak ve bahsettiğimiz diğer unsurlar çevirmeni gerçekten zorlayan, belirli bir ölçüde de yaratıcılık gerektiren şeyler. Biz de bu tarz eserleri seçmenizin özel bir sebebi var mı diye merak ettik. Bu eserlerin sizi kendisine çeken, yine sizin deyiminizle birer “şifresi” olabilir mi?


Bu şifrenin bir kısmı böyle oyunları sevmek, yani böyle oyun yapıldığını görünce mutlu olmak. Bir kısmı da çeviri edimindeki “ben yabancı dilde bir oyunu gördüm, bu hoşuma gitti, onu kendi dilimde nasıl tekrar oynarım” sorusunu düşünmeye başlamak; onun belli başına bir problem olması, onu çözmenin bizi mutlu etmesi, gülümsetmesi. Queneau’da asıl baz Fransızca; İtalyan’ın konuştuğu Fransızca, İngiliz’in konuştuğu Fransızca, galiba Fransız’ın konuştuğu İngilizce gibi unsurlar var. Bunun Türkçede karşılığı nedir? Mesela Fransızca-İtalyanca nerdeyse birbirini anlayabilen iki komşu dil. Ben orada “Bu Türkçe-Azerice olsun” diyerek uydurma bir Azerice kullanmıştım. Buna başka bir çözüm de getirilebilir, bunun tek bir cevabı yok. Ama işte bu soruyu görüp, bununla oynamak… Bunların hepsinin kökünde şu var: bu tür oyunlar artık tek bir kelimeyi çevirmek değil, tek bir cümleyi, bir anlamı çevirmek değil, bir oyunu çevirmeye geliyor. “Ben bu oyunu nasıl tekrarlarım?” Onu sevmek, yani oyunu çevirmeyi ve oyunu oynamayı sevmek, onun yarattığı “olmuyor, nasıl yapacağız” hissiyle uğraşmayı sevmek… Yaratıcılık kısmıysa, biraz benzer analojiyi kurup, “benim de Türkçede böyle bir oyun yapmam lazım” dedikten sonra, zihnimde bildiğim o tür olası şeyler arasındaki yolu bulmak. Lewis Carroll’da “Twinkle Twinkle Little Star” parodisini birebir çevirebilirsiniz ve “doğru çeviri” olmuş olur, ama oradaki oyun o değil, oradaki oyun Türkçede o şarkının “Daha Dün Annemizin” olması. Bence orada “Daha Dün Annemizin”in parodisini yapınca aynı komiklik sağlanıyor. Sonra “Daha Dün Annemizin”e komik bir şeyler düşünmeye başlamak… Başladığınız metinden bambaşka bir şey söylüyorsunuz artık.


Sıradaki sorumuz da çevirilerinize değiniyor. “Odysseia’nın Erkekleri ve Kadınları” adlı yazınızda Emily Wilson’ın çevirisinden ve “erkeklik hikâyeleri”nin modern yorumlamalarından bahsediyorsunuz. Size göre özellikle içinde bulunduğumuz dönemin edebiyat dizgesi çerçevesinde bu “erkeklik hikâyeleri”nin yeniden yorumlanması neyi ifade ediyor? Bir çevirmen olarak orijinal metni süregelmiş bakış açısından farklı bir şekilde yorumlayabilmek önemli midir sizce?


Şimdi ben kendi ömrümde gördüğüm bir şeyi söyleyeyim. Belki bundan daha önce, özellikle 50’lerde 60’larda, basın dünyası, gazeteler, kitaplar, şiirler daha çok erkekliğin hâkim olduğu dünyalardı. Yani bir antoloji açtığınızda belki yüz şairden yüzü de erkekti, ya da belki bir iki kadın şair, yazar vardı. İşte, Cumhuriyet tarihinde geriye gittikçe görebiliyoruz: yüz, yüz elli yıl önceye gidince bir iki isim söyleyebiliyoruz: Suat Derviş, Halide Edip diyebiliyoruz. Altmışlara gittiğimizde bu bir-iki isim on beş-yirmiye çıkıyor, ama bir antoloji yaptığınızda yine %70’i erkek %30’u kadın oluyor. Bugünlerde yayın dünyasına bakarsanız, hem yazar hem editör hem çevirmen olarak kadınlar o hak ettikleri yeri geri almış gözüküyorlar. Gerçekten de bugün en azından yazan, çeviren, çalışan kesim açısından denge söz konusu, hatta belki de daha çok kadın var. Hem hangi kitapların çevrileceği, hem nelerin yazılacağı, nelerin konuşulacağı, hem de yazılan dilin, dildeki cinsiyetçiliğin artık nasıl süpürülmeye başlanacağı konusunda değişimleri görüyoruz gerçekten de. Mesela geçenlerde Oktay Rifat’ın söyleşilerini okuyordum. 1950’lerde o zamanın yaygın bir gazetesiyle şiir ve tiyatro üzerine konuşmuşlar; yani normal, zararsız bir röportaj, ama röportajda gazeteci pat diye Oktay Rifat’a “30’luk kadın mı iyidir, 40’lık kadın mı?” gibi bir soru soruyor. “Kadın 30 yaşından sonra pek bir işe yaramaz” imasıyla, Türkiye’nin yaşayan en büyük şairlerinden birine, edebiyat sohbetinde pat diye sorabiliyor bunu. Demek ki o zaman cinsiyetçilik bu konuların o kadar içindeymiş. Şimdi bunu düşünemiyoruz bile, böyle bir şey yapılacağını. Birisi böyle bir salaklık yapsa ortalığın sallanacağını biliyoruz. Bu gerçek, bütün edebiyata damgasını vuruyor. Odysseia’yı Emily Wilson, yani nihayet bir kadın çevirmen, İngilizceye çeviriyor. Artık bu da absürt çünkü biliyoruz ki kadınlar Türkçeye elli yıl önce çeviriyordu bu eseri. Orada da belki İngiliz akademisinin özellikle klasiklerdeki erkek egemen dünyası daha yeni yeni kırılmaya başlanmış. Emily Wilson da bence gerçekten bazı şeyleri bir kadın gözüyle daha başka anlatmış ve söylemiş. Ama oradaki en büyük unsuru “Emily Wilson kadındır ve kadın gibi çevirmiştir” diye görmemek lazım. Bu, unsurlardan yalnızca biri. 21. yüzyılın akıcı İngilizce şiir diline çok güzel çevirmiş, asıl onu görmek lazım. Gerçi Odysseia böyle bir şeye izin veriyor. Yani bu bin yıldır bu kadar çevrilmiş, yorumlanmış, zaten kökeninde muğlak bir eser. Başından beri, sözden yazıya geçmesinden beri muğlak, ve artık yorumlana yorumlana suyu çıkmış bir eseri birisi bambaşka yorumlayabilir. Hatta Margaret Atwood’un ufak bir romanı var Penelopiad diye; her şeyi Penelope’nin gözünden anlatıyor. Artık hırpalanmaya müsait bir metin bu. Ama diyelim ki siz bir çevirmensiniz, bugün Fransa’da bir sağcı, kaçık, cinsiyetçi bir yazarın kitabını çeviriyorsunuz. Çevirmen olarak göreviniz ya bunu çevirmeyi tamamen reddetmek ya da sağcı, kaçık, cinsiyetçi yazarın ne dediğini birebir aktarmak. Fark şurada: biz bugün bir metni ilk defa mı Türkçeye aktarıyoruz, yoksa Odysseia gibi artık kültürün parçası olmuş bir metnin yeni çeşitlemelerini mi yapıyoruz? Bu, ne kadar serbestliğimizin olduğunu çok değiştiriyor bence. Ya da yine Can Yücel-William Shakespeare örneğini verebiliriz: Yani Hamlet’i uçuk kaçık bir çeviriyle okuyabilirsiniz, çünkü Hamlet’in düzgün bir çevirisini de okuyabilirsiniz, ama Tom Stoppard’ın bugün yazdığı oyunu öyle çevirirseniz o çeviri olmaz.


Aslında her çevirmen kendi anladığı şekilde eseri de bir şekilde kendinden bir şeyler katarak çevirdiği için böyle oluyor diyebilir miyiz?


Ondan kaçamıyorsunuz, o işin paradoksu. Kaçmaya çalışsanız bile, kendiniz seçim yapıyorsunuz. Ama bence hâlâ yazarın ne dediğini anlayıp onu aktarmaya çalışmak önemli, araya girmekten kaçınmak önemli.


Tekrar çeviriler de bence önemli, ben en azından öyle düşünüyorum. Antoine Berman da çeviri eleştirisi alanında çalışma yapan akademisyenlerden biri. Yapıcı çeviri eleştirisini konu alan bir kitabı var, orada şöyle bahsediyor bu durumdan: Bir eserin tekrar tekrar çevrilmesi hem eleştiri açısından daha geniş bir alan sağlıyor hem de esere farklı açılardan yaklaşabiliyoruz. Bu da aslında olumlu bir şey.


Olumlu yönü olduğuna katılıyorum, hatta bazen gerekiyor, çünkü dil değişiyor. Mesela Don Quijote aynı, ama konuşulan dil elli yılda bir değişiyor. Belki onu bugünün diline tekrar aktarmak gerekiyor, ya da araştırmalar yenileniyor, yeni şeyler öğreniyoruz. İşte bazı çok tuhaf, kılçıklı metinlerde birisi diyor ki “ben bu metni çok başka görüyorum, bambaşka şeyler görüyorum,” onu göstermek istiyor. Bunların hepsi metni zenginleştiren şeyler. Ama özellikle bizim bu klasik çeviri furyasında, şu anda, Türkiye’de bir klasik kitabın altmış tane, yüz tane başka “çeviri”si var. Tabii oturup hepsini inceleyemem, ama nereye baksam, mesela, Murat Belge 1966’da çevirmiş, ben sonradan çıkan çevirilerin Murat Belge metninden üretildiğini görüyorum bir çevirmen olarak. Yani o tekrar çeviride de şunları hatırlamak gerekiyor: bir metni yayına hazırlamak, düzeltmek, hoşuma gittiği şekilde söylemek, Osmanlıca kelimeleri Türkçe yapmak, Türkçe kelimeleri Osmanlıca yapmak, bunlar çeviri değil. Bunlar edisyon, paraphrase âleminin işlemleri. Bunların gerçekten faydalı olması da zor. Çeviri olsun tabii, her türlü tekrar çeviri faydalı, ama bizde bir “yayına hazırlayıp, çeviri diye pazarlama” problemi var.


Çevirilerinizin ardından denemelerinize dönelim. Lacivert Taşından Tabletler’in ardında büyük bir merak, araştırmaya ve öğrenmeye duyulan büyük bir isteğin olduğunu düşünüyoruz. Çeviri, edebiyat, matematik ve müzik ilgi duyduğunuz ve denemelerinizde yer verdiğiniz alanlardan bazıları. Biz şu ana dek sorularımızı daha çok çeviri ve edebiyat üzerine yoğunlaştırdık ancak müziğe özel bir ilginiz olduğu da açık. Bu ilginin kaynağı nedir? Müziğin hayatınızın önemli bir parçası olduğunu söyleyebilir miyiz?


Doğru, çok seviyorum, çocukluktan beri. Belki iyice çocuk yaştan beri, dinleyici olarak, galiba o tek kanallı televizyon dönemlerinde bandoların marş çalmasını büyük bir ilgiyle seyrettiğimi gören annemin bana klasik müzik kasetleri vermesi ile başlayarak, sonra enstrüman çalmayı öğrenerek… Gitar çalıyorum, bayağı uğraşıyorum yıllardır. Klasik gitar, ama diğer halleriyle de. Müzik teorisini seviyorum. Müziğin tarihi, müzikoloji, hem müziğin yorumlanması, hem de armoni vb. nasıl gelişti, onları öğrenmeyi seviyorum. Bayağı büyük yer tutuyor hayatımda. Hatta belki mümkün olsa, hiçbir sınırlama olmasa, müzikoloji okumayı tercih ederdim işletme okumaktansa, ama işte hayat böyle. Elden geldiğince devam ediyorum çalmaya, okumaya, dinlemeye.


Klasik müzikle daha çok ilgileniyorsunuz anladığım kadarıyla.


Bugünlerde daha çok klasik, caz, ancak lise zamanlarımda bizim kuşağın müzik anlayışı The Beatles, Pink Floyd, Supertramp gibi grupları dinlemekti. Lise ve üniversite daha çok onlarla geçti, hâlâ da devam ediyorum.


O zaman sıradaki sorumuza geçebiliriz diye düşünüyorum. Denemelerinizin araştırmacı yönünüzü vurguladığından bahsetmişken bunun üzerine bir soru daha sormak istiyorum. Birçok farklı konuda, belki de sizin deyiminizle sadece meraklılarının bulabileceği bilgileri derleyerek ve kendi düşüncelerinizi de bunlara ekleyerek denemelerinizi okura sunuyorsunuz. Yine de denemelerinizde aslında her detayı vermekten çekindiğinizi, bazı şeyleri eksik bırakarak okuru araştırmaya ve öğrenmeye, biraz da merak etmeye yönelttiğinizi düşünüyoruz. Yanılıyor muyuz?


Tam olarak böyle, bu bir tercih, hatta belki de yanlış bir tercih. Geçenlerde Alberto Manguel’in “Resimleri Okumak” kitabını çevirdik. Orada fark ettim ki mesela Manguel bunu yapmıyor. Eğer bahsettiği kişi Picasso gibi herkesin bildiği bir isim değilse söylüyor: “Amerikalı fotoğrafçı”, “şu yıllar arasında yaşamış.” Bir isim verdiğinde, bu orta derece tanınmış bir isim bile olsa, onu tanıtıyor, en azından hangi ülkeden geldiğini, hangi yıllarda yaşadığını, kim olduğunu belirtiyor. Bu da bir dil, bu da belki okura yardımcı olan bir şey. Benim tercih ettiğim yöntem ise biraz da oyun gibi: Haydi bunu beraber bulalım, her şeyi de ben söylemeyeyim. Bir de bu çağda bir ismi bilmiyorsanız ve bu sizi rahatsız ediyorsa, telefondan Google’a yazıyorsunuz çıkıyor, Wikipedia da var. Bunların getirdiği kolaylıktan dolayı da belki şımararak, belki de okuyucuyu bu yöntemle rahatsız ederek, kızdırarak, isimlerin bir buluta dönüşmesi tehlikesini de göze alarak bu yöntemi kullanıyorum. Ama bir oyun tarafı var: haydi bunu beraber bulalım, beraber aşalım. Hatta benim de bilmediğim şeyler bulunsun bu yollarla. Belki birisi okusun ve “sen bunu yazdın ama böyle bir şey olduğunu biliyor muydun?” diye bana e-mail atsın. Bir de şu var: deneme yazarken ben “bu bir ders kitabı değil, hep beraber düşünüyoruz, beraber öğreniyoruz, kurcalıyoruz” fikrindeyim, benim ideal yazarım aslında, ya da en azından ideal okur, önünde utanmamak istediğim okur, benim bildiğim her şeyi bilip biraz daha fazlasını bilen bir okur. Ben onu düşünerek, dehşete kapılarak, “aman yanlış bir şey söylemeyeyim, aman doğru olsun, bilmediğim şeyi söylemeyeyim” diyerek kendime ket vuruyorum, işte o okuru düşündüğünüz zaman, bazı temel bilgileri de vermemek gerekiyor, vermemek belki yanlış olsa da. Belki de sakatlıyor metni ama böyle.


Ben aslında yanlış olduğunu düşünmüyorum, aksine işe yarıyor bence, okurda bir merak uyandırıyor. Son sorumuz Notos’un 68. sayısında çıkan “Flann O’Brien’ın Şehir Mektupları” yazınızla ilgili. Flann O’Brien’ın Miles takma adıyla çıkan köşe yazılarının Ahmet Rasim’in köşe yazılarıyla gerek nüktedan üslupları gerek okuyucuyla kurdukları iletişim gibi birçok yönden benzerlikler barındırdığından bahsediyorsunuz bu yazıda. Daha önce de zaten söylemiştik, yazılarınızda birçok şey arasında bağlantı kurduğunuz gibi geçmiş ve bugün arasında da bağlantı kurarak ilerliyorsunuz. Biz de şunu merak ettik: İstanbul ve Dublin’in haritada görünen uzaklığını ortadan kaldıran bu gazete yazılarından hareketle, farklı kültürlerdeki yazarların belki de birbirlerinden habersiz bir şekilde kurdukları edebiyat köprüleri hakkında ne düşünüyorsunuz?


Bu güzel bir konu, beni de şaşırtan bir konu. Ben de İrlanda edebiyatına merak sardığımda gayet İrlanda’ya has olduğu düşünülen bazı deyişlerin, düşünce tarzlarının, hikâyelerin, tarihi olayların, siyasi tartışmaların bize bu kadar benzeyeceğini bilmiyordum, ben de şaşırarak gördüm. Bayağı aynı şeyleri yaşamışız, aynı sloganlarla konuşmuşuz, aynı dertlerden geçmişiz. Burada iki faktör var. Birincisi dış faktörler: Flann O’Brien’ın yazdığı yıllar galiba 1930’lar ile 60’lar arası, Ahmet Rasim’in ise 1915, 1. Dünya Savaşı zamanları. Aslında ayrı kuşaklar ama yine de ortaklıklar var: Dünya savaşları, o savaşların çıkması, o sıradaki hastalıklar, yine o zamanın gripleri, pandemileri, İrlanda’nın 1922’de bağımsız bir cumhuriyet olarak kurulması, kendi dilini, devlet aygıtını kurmaya başlaması, Türkiye’nin de 1923’te bağımsız bir cumhuriyet olarak kurulması, kendi dilini, devlet aygıtını kurmaya başlaması, kendi mitolojisini geriye dönük olarak yeniden üretmeye başlaması… Böyle şeyler, demek ki, insanlar edebiyat meraklısı olunca, üzerlerinde benzer etkiler yaratmış ve eserlerine sirayet etmişler. Ayrıca hâkim devletler, İngiltere, Fransa, Almanya, bunlar bütün Avrupa’ya hatta bütün dünyaya hâkim olma iddiasıyla emperyalist güçler kurmuşlar. Osmanlı da aslında bunlardan biri, ama Osmanlı’nın hâkimiyet iddiası biraz daha erken geriye çekilmeye başlamış. Bir de, işte, bunun çevresinde kalan Yunanistan, Romanya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, İrlanda, bunlar da bu hâkim devletlerin kavgalarının içinde kendi kimliklerini kurmuşlar. Bugünlerde Aslan Asker Şvayk’ı okuyorum. O da Birinci Dünya Savaşı üzerine bir satir, savaşla dalga geçiyor bütün kitapta, hatta kitaptaki savaş bitemeden yazarın kendisi öldüğü için bitiyor. Ama biz biliyoruz ki bütün bunlar, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu uğruna böyle vatanseverce savaşan bu insanlar, bu imparatorluğun yıkılıp Çek Cumhuriyeti’nin kurulmasına doğru savaşıyorlar, her satırda bu bilgiyle okuyoruz kitabı. Bizde de mesela Nazım Hikmet’ten Memleketimden İnsan Manzaraları’nı okurken her satırda, bütün bunlar oluyor ama bu imparatorluk yıkılacak, Kurtuluş Savaşı olacak, cumhuriyet kurulacak, cumhuriyetle birlikte yeni bir devlet aygıtı doğacak, bu hikâyeyi hissediyoruz okurken. Demek ki biz periferilerde benzer şeyler yaşamışız, benzer kavgalar vermişiz, benzer bedeller ödemişiz. Özellikle dil meselesi, yeni bir dil yaratmak, yeni bir toplum yaratmak… Bunları bire bir Yunanistan yaşamış, Romanya yaşamış, Macaristan yaşamış, İrlanda yaşamış, demek ki çok ortağız. Bu dış dünya. İç dünyada da, bir mizaç var: ağzı laf yapan, dili seven, komik ama bir yandan da biraz kinik, yani her büyük hikâyeye kolay kolay inanmayan, her şeyle dalga geçmeyi seven bir insan türü var. Bu kalemler de gazete yazılarında bütün bu olaylarla tatlı tatlı dalga geçmişler. Flann ile Ahmet Rasim’i buluşturan bence en önemli şey bence bu, bunu görmek de ilginç. Demek ki bu dış dünyada benzer şeyler olurken çok farklı âlemlerde insanlar benzer tepkiler vermişler bunlara. Bir yandan da, tabii, o kadar dikkatli bakınca mizaçları bir miktar farklı: ikisinde de alkolizm var bu adamların, ama Flann tek başına sessizce içen birisi, Ahmet Rasim ise şarkılar, rakı sofraları eşliğinde içen, neşeli bir adam. Yani Flann’in melankolisiyle Ahmet Rasim’in neşesi onları ayıran bir şey bir yandan da, ama evet benzer olaylarla benzer dillerle dalga geçiyorlar.


Bizim söyleşi ekibi olarak hazırladığımız sorular bu kadardı. Bu güzel söyleşi için size çok teşekkür ederiz.


Ben teşekkür ederim.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

KÜMÜLATİF

Sümerliler tapınaklarını yedi katlı inşa ederlerdi. Bunu bir cuma günü Hasan’dan öğrendim. “Gerçekten herkesin okuması gereken bir medeniyet.” dedi. Hasan, doktora başvurusu reddedildiğinden beri böyl

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon