Bitmemiş

Bulunduğu zeminin ayaklarının altından kaydığını; sağa sola, öne arkaya yaylanırcasına hareket ettiğini hissediyordu. Tuttuğu plastikten yayılan ter kokusu, teninin yumuşak kahvemsi kokusuyla beraber ciğerlerine dolarken aklında yalnızca bir soru vardı: Hisleri duyularının bir yanılsaması mıydı?

Kayıp Zamanın İzinde’de olduğu gibi, çaya batırılan bir madlenin adeta zamanda yolculuğa çıkarması gibi yüksek sıcaklıklarda, kalabalık bir metrobüste, iki vagonun tam ortasında seyahat eden D. bir anda bilinmez bir evrene doğru yolculuğa çıktı. Bu seyahati esnasında zaman doğrusal değildi. D.’nin zihni harekete geçti ve onu yaşların en güzeli, en temizi ve en safı olan altı yaşına götürdü.

D. gittiği bu zaman diliminde önce gölgesinden ürktü. Sağ ayakkabısının iç tarafından çamurlu su akıyordu. Güneş batmaya yakın olduğundan, belki de battığından, gölgesi oldukça zayıf ve uzundu. Gölgesinin farkına varması için gölge kavramanın farkında olmalıydı. Henüz altı yaşında olduğundan belki gölge kavramanın ne olduğunun farkında değildi. Bu kavramın ismini düzgün telaffuz edememesinin hatta hiç bilmemesinin dahi normal karşılandığı, insanların birbirlerine toleranslarının bol olduğu bir medeniyetin içine doğmuştu.

Suyun doğrusal bir hat şeklinde ve üst üste binerek aktığı bu yarım çember biçimindeki boruyu takip ederek kaynağa ulaşmaktı niyeti. D. cesur bir çocuktu. Ayağını çamurlu, sanki dünyadaki tüm canlıların yalnızca bedenlerinin değil ruhlarının da yıkandığı ve tüm bu pisliklerin tek bir kaynakta toplanıp küçük bir boru ile sonsuza kadar süren bir yolculuğa çıkmış gibi kirli olan bu suya değdirir değdirmez ayak parmak uçlarından başlayan gergin sinirsel iletim, zihnine ulaştığında D. çoktan birkaç sene öncesine doğru yol almaktaydı.

Ruhunun derinliklerinden gelen bir açlık hissediyordu. Midesi, sanki dünyadaki tüm kaynaklar bitercesine yemek yiyen, çevresine zarar vermekten başka bir işe yaramayan zengin etobur kapitalistlerin midelerinin dolu olduğu ölçüde boştu. Gözleri ışığa karşı çok hassastı, ışıklı ortamlarda içten bir şekilde ağlayarak adeta ölmek isterdi. Ne yazık ki henüz uzandığı beşikten kalkmasına yardımcı olabilecek kaslara sahip değildi. Gözlerini açar açmaz güçlü beyaz bir ışığa maruz kaldığından tüm binayı ayaklandıracak kadar güçlü bir bağlık koparmıştı bile. Uzun süredir annesinin veya abisinin öpücüğü ile uyanan D., bu akşam da yarı uyanık bir biçimde uyandırılmayı bekliyordu. Sağa doğru hafifçe kıpırdanmasıyla beşiğinin düğmesine değdi ve hemen üzerindeki atlar dönmeye başladı. Gözlerini kapadığında bilincinin bir elekten akan su gibi akışkan bir biçimde bir oraya bir buraya hareket ettiğini hissetti.

Gözlerini açtığında bir yaz akşamında atlıkarıncanın üzerindeydi. Evlerinin hemen altındaki arkadaşı S.’nin babası S. amcadan sandalet almışlardı. Sandaleti parktaki kumla temas eder etmez ayağını kaşındırmaya başlamıştı bile. Şimdi atlıkarıncanın üzerindeydi ve ayakları yere değmiyordu. Hep bu şekilde dönmeyi, ayaklarının yere basmamasını diledi. Atlıkarıncanın hızlanmasıyla bilinçaltının derinliklerine doğru seyahate çıktı.


Yemyeşil arazisinin üzerinde kendisinin otuz senelik yaşamında özenle ve sanki ilmek ilmek dokurcasına yaptığı ağaç evinin gölgesini göremedi. Saat öğleni henüz geçmiş olmalıydı. Gençken hayalini kurduğu sallanır koltuğunda biraz içi geçmiş olmalıydı. Torununun gülüşü uykusundan uyandığı anda karşısındaydı. Torunu, kendisinin çocukluğu gibi, atlıkarıncalara bayılıyordu. Torununa siyah, safkan bir İngiliz atının neredeyse kendisi boyutundaki büyük bir maketini almıştı. D., bunca yıllık hayat tecrübesine sığdıramadığı ata binme tutkusunun ezikliğini içinden atamıyordu. Tek tesellisi ata binmeyi beceremese dahi Schubert’in bir atın dörtnala koşuşunu betimlediği o meşhur pasajı piyanoda icra ederek bu hissiyatı hayal etmekle yetiniyordu. " Uzun yıllardır kendisine sormak dahi istemediği, sanki cevabı varoluşuna içkin bir soruymuş gibi gelen o soru; bir pazar öğleden sonrası, pencerenin bekçilik yaptığı, dört bir yanı onlarca yıllık hepsi de özenle ciltlenmiş kitaplarla dolu odada, tam kırk altı sene sonra torununun bir elinde o kitabı bir elinde de minyatür beyaz atını görmesiyle zihninde belirmek üzereydi. Kitabın en arka sayfasını açtı çünkü kitapla ilgili notlarını buraya yazardı. İnsanların sabırsız olduğunu, imaja daha çok önem verdiklerinden de önce kitabın yalnızca kapağına sonrasında ilk sayfasına dikkatle baktıklarını ve göz ucuyla sayfaları karıştırdıktan sonra, ama asla son sayfayı önemsemezler, ilgilerini çekmediyse bir köşeye attıklarını bilirdi. Aldığı şu not dikkatini çekti: “İki insanın aşklarının önündeki en büyük engel nedir? Bence ……….”

Gözlerine inanamadı, aldığı notun ikinci cümlesi zaman içerisinde yıpranmış ve okunamaz hale gelmişti. Zihnini zorlamasına hiç gerek kalmadan koltuğuna yaslandı ve kendini meşhur senfoninin “andante con moto”suna bıraktı.

Kreşendo ile yükseldiği uzay zaman boşluğundan koptuğu dünyaya, barakasının üst katındaki yatağına geri döndü ve hikayesine bir sonraki gün devam etmek üzere kalemini masaya bıraktı. Gözlerini birkaç dakika kapadı, olabilecek her şeye karşı hazırlıklı olmalıydı. Dünyanın önüne ne güzellikler sunacağından habersizdi. Bu akşam için tek isteği sevgilisinin dudaklarına bir öpücük kondurmasından ibaretti…

46 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

KÜMÜLATİF

Sümerliler tapınaklarını yedi katlı inşa ederlerdi. Bunu bir cuma günü Hasan’dan öğrendim. “Gerçekten herkesin okuması gereken bir medeniyet.” dedi. Hasan, doktora başvurusu reddedildiğinden beri böyl

Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon