KÜMÜLATİF

Sümerliler tapınaklarını yedi katlı inşa ederlerdi. Bunu bir cuma günü Hasan’dan öğrendim. “Gerçekten herkesin okuması gereken bir medeniyet.” dedi. Hasan, doktora başvurusu reddedildiğinden beri böyleydi. Her gün yeni şeylerle gelirdi. İşe yarar bilgiler değillerdi elbette ama işe yaramaz da değillerdi çoğunlukla. Hasan’ın ilgi alanı yalnızca antik medeniyetler değildi. Açıkçası Hasan’ın belli bir ilgi alanı var mıydı, emin değildim. Hakkında konuştuğu konular sıklıkla değişirdi: edebiyat ve sinemada distopyalar, tanınmış bilim insanlarının hayatları, evliliğin sosyolojik ve teolojik temelleri, kâğıt uçak yapma teknikleri ve liste daha uzardı. Geçen hafta Göktürklerdi, şimdi de Sümerliler. İlk başlarda sıkılsam da alışmıştım. Eğlenceli hâle getirmek için bir sonraki gün ne anlatacağı üstüne kendi kendime bahse giriyordum. Gerçekten de yavaş yavaş eklenen bu küçük bilgiler zamanla büyük bir dağarcığa dönüşmüştü. Benim için hava hoştu bu yüzden. Hasan’a gelince, onun bütün bunları genel kültürünü geliştirmek için öğrendiğini hiç düşünmüyordum. Onun istediği yalnızca bir şeyleri öğrenmekti, ne olursa. Bir laboratuvar asistanı için beklenmedik bir hırs. Bende bu türden bir istek yoktu. Kimya bölümünü bitirdikten sonra üniversitede kaldım. Üç yıldır birinci ve ikinci sınıf derslerinin laboratuvarında asistanlık yapıyordum. Yazları da kendi çalışmalarım için kullanıyordum laboratuvarı. Uzun karbon zincirlerini araştırıyordum, polimerler gelecekte her yerde yararlanacağımız maddeler olacaktı. Ya da onlar yüzünden geleceğimiz olmayacaktı. Birlikte okuduğum arkadaşlarımın çoğu şirketlerde iş buldu. Bazıları da Avrupa’ya, Amerika’ya yüksek lisans yapmaya gitti. Ben de gitmek isterdim ama iki sorun vardı. İlk olarak, yurt dışında okuyacak kadar param yoktu. Gerçi iki yıl öncesine kadar vardı ama kur arttı, elimdeki birikimi (ve de hayallerimi) eritti. İkinci sorun da şu ki; evliydim. Yağmur’la ikinci sınıfın ortasında tanıştım. Kimya mühendisliği okurken üstüne kimya çift ana dalı yapmaya başlamıştı o sıralar. Bunu söylediğinde gereksiz hırsları olan biri olarak görmüştüm onu ama birlikte vakit geçirdikçe sevdim. O da sevmiş. Son sınıfın ilk döneminde Avrupa’ya gittiğinde okulda yapayalnız kaldım. Değildim oysaki. Döndüğünde, kaybetme korkusu ile Yağmur’a evlilik teklif ettim. Erken olduğunu söylemesinden kaygılanıyordum. Kabul etti. Böylece akademik yaşamıma bir darbe indirmiş oldum. Okulun son döneminde arkadaşlarım iş ararken ben nikah için akrabalarımı arıyordum. Mezun olurken elimdeki tek garanti iş seçeneği üniversitede kalmaktı. Yağmur benden bir yıl sonra mezun oldu. Büyük yabancı bir şirkette çalışmaya başladı. İki maaşla kirada idare ediyorduk. Polimer çalışmamla doktora başvurusunda bulunmam konusunda ısrarlıydı Yağmur; ama ya reddedilirse, diyordum hep. Ben de mi Hasan gibi olacaktım?

“Yani,” dedi Hasan yemekhaneden çıkarken, “bütün Orta Doğu kültürünün temelini bu adamlar atmış. Mesela mezarlara su dökme geleneği onlardan kalma”. Daha fazla dayanamayıp konuyu değiştirdim. “Şu bölümlerin öğrenci sayısının her yıl artması senin de sinirini bozmuyor mu?”. Eskiden haftanın dört günü üçer grup girerdi kimya laboratuvarlarına her dönem, şimdi haftanın beş günü dörder grup olmuştu. “Yakında lab partnerlerini ikili yerine üçerli yapmamız gerekecek.” dedim. Hasan bu dediklerimi başını sallayarak onayladı ve Sümer anlatıcılığına geri döndü. Günlerden cuma olduğu için yemekten sonra bir saatlik ekstra boşluğumuz vardı, cuma namazı boşluğu. Müslümanlar yüzünden evime iki saat geç giderdim cumaları: bir saat namaz gecikmesi, ekstra bir saat de cuma trafiği. Bu boşluğu genelde kütüphanede geçirirdim. Hasan burada konuşamazdı. Biraz müzik dinleyip koltukların birinde uyudum. On beş dakika kala telefonun titreşimi ile kendimi uyandırıp laboratuvara döndüm. Günün üçüncü grubu yerleşmeye başlamıştı. Bundan sonraki iki saati, bir çocuğa virgülden sonraki üçüncü basamağın pek de önemli olmadığını ve isterse yuvarlayabileceğini anlatmakla geçirdim. Grup dağıldıktan sonra laboratuvar hocasının yanına uğradım. Daha dördüncü grup vardı ama doktor işim var, deyip izin isteyecektim. “Şu çocuklar,” dedi hoca ben oradayken, “yalnızca ezberlemeyi biliyorlar. Hiçbir şeyin mantığını kavramaya gayret etmiyorlar. Yeni gelenler hele, neredeyse acınacak hâldeler. Öyle değil mi?”.


Trafik ilerlemediği için eve üç durak kala otobüsten indim. Yürürken Hasan’ın eskiden anlattığı şeylerden biri aklıma geldi. Newton, Cambridge’de matematik profesörü olduğunda yaklaşık benim yaşlarımdaydı. Otuz yıl burada kalmış ve bilim tarihinin en önemli figürlerinden biri hâline gelmesini sağlayacak çalışmalar yapmıştı. Bense daha doktoraya başvurmamış bir laboranttım ve böyle giderse otuz yıl boyunca aynı deneyleri anlatacaktım. Bu türden bir hayat Newton’unkinden daha zordu bence ama asistanları takdir eden var mıydı ki? Yolda markete uğradım, eve sabun lazımdı. Hindistan cevizli olanı aldım. Yağmur en çok bunun kokusunu severdi. Eve giden yolun kaldırımı iki insanın yan yana geçebileceği kadar geniş değildi. Yola yakın tarafta yürüyenin bir bacağı kaldırımdan taşardı. Elimde bir şişe sabunla yürürken karşıdan bir kadının geldiğini gördüm. Siyah uzun saçlı, hafif esmer, zayıf, orta boylu; siyah deri pantolonlu bu kadının üstünde de koyu saman renginde bir gömlek vardı. Yaklaşırken bilerek kaldırımın yol tarafını ona bıraktım. Kadın, başı öne eğik yanımdan geçerken bir adımını yola atmak zorunda kalmadı. Nasıl olduysa dar kaldırıma sığdık. Kadının ardında bıraktığı parfüm kokusunu çok beğenmiştim. O da benimkini beğendi. Bu kadını bundan üç yıl sonra bir kez daha görecektim. Doktora için Amerika’ya gitmemden bir gün önce, bir mezarlığın önündeki kaldırımda yanımdan geçecekti. Bu sefer parfümü başka olduğu için tanımayacaktım ama beğenecektim yine. Bir daha hiç karşılaşmayacaktık.


Eve girmeden önce posta kutusuna baktım. Ücretsiz meme kanseri taraması reklamı. Buruşturup cebime koydum. Kapı kilitliydi, Yağmur dönmemişti henüz. Aldığım sabunu banyodaki dolaba koyduktan sonra gün boyu havasız kalmış salonun pencerelerini açtım. Koltuğa uzandım. Aklıma üçüncü gruptaki çocuk geldi. Çocuk virgülden sonraki üçüncü basamağın da hesaba katılması gerektiğini ısrarla savunuyordu. Belki de çağımızın bilim çevrelerinin önemli figürlerinden biri olurdu ilerde. Kendimi Sümerli bir profesör olarak düşleyerek uykuya daldım. Kapının sesini duydum ama kalkmadım. Gözlerimi açtığımda hava kararmıştı. Üzerime ince bir pike örtülmüştü. Yağmur diğer koltukta oturmuş, elinde kumanda, televizyondaki kanallarda yavaşça geziniyordu. Işıkları açmamıştı. Koltukta doğrulunca bana baktı.


“Doktor ne dedi?” diye sordum.


“Pazartesi kemoterapiye başlıyoruz. Doktor şimdilik endişelenecek bir şeyin olmadığını söylüyor.”


Gülümsedi, zorla. Ben kendimi zorladıysam da gülümseyemedim. Sümerler tapınaklarını yedi katlı inşa etmişlerdi. Karbon hep kovalent bağ yapardı. Newton hayatı boyunca hiç evlenmemişti. Ve benim karım ölüyordu.


28 Eylül’ü 29’a bağlayan gece, 2019.

23 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Öne Çıkanlar
Son Yüklenenler
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Instagram Social Icon